• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Duygular üzerine düşünmek, yazmak

“Zamanın Duyguları şimdideki duyguların yanında tohum halindeki duyguları da sezdiriyor. Yeşermemiş duygular bunlar belki de, hissetmiyor olabiliriz ama varlar.” 

BEHÇET ÇELİK

@e-posta

DENEME

4 Haziran 2026

PAYLAŞ

Duyguların siyasal ya da toplumsal meselelerde tartışılması, kimi zaman doğrudan bir eksen olarak alınması, kimi zaman bir dolayım olarak sorunsallaştırılması çok yeni bir yaklaşım değil, ama büsbütün kanıksanmış bir tutum olduğu da söylenemez. Çok daha “ciddi” meseleler yerine duygu gibi ele avuca gelmesi zor, kişiden kişiye, andan ana değişen bir şeyden yola çıkarak toplumu, siyaseti ya da zamanın ruhunu anlamlandırmaya çalışmak öncelikli bir tercih gibi görünmeyebilir – “Onca yoksulluk varken” denebilir mesela. Oysa yoksullukla ilgili konuların da duygular üzerinden yeni ve farklı bir bakışla değerlendirilmesi mümkün. Beri yandan toplumsal bilimlerde on yıllardır duygular konusunda giderek daha fazla çalışma yayımlanıyor. Aksu Bora ile Gökçe Zeybek Kabakcı, birlikte derledikleri Zamanın Duyguları’nın[1] “Giriş”inde bu artan ilgiyi şöyle ifade ediyorlar:

Sosyal bilimler son on, on beş yılda duyguları yeniden keşfetti. Akademide egemen sosyal bilim yaklaşımları uzun zamandır duyguları psikolojinin alanına teslim etmiş, kendisini daha ‘ele gelir’ şeylerle, yapılarla ve kurumlarla uğraşmaya vermişti. Duyguların psikolojinin alanından çıkıp sosyolojiye, antropolojiye, ekonomiye… yayılması bu disiplinlerin her birinde dikkate değer açılımlar yarattı. (s. 8)

Duygular sosyal bilimlerin yanı sıra siyaset bahsinde de eskisinden daha çok ve daha sık tartışılmakta. Duygu ile siyaset kavramlarının bir arada ele alındığı çalışmaların izlediği seyri, hangi disiplinlerdeki hangi değişim ve gelişmelerle bu çalışmaların ivmelendiğini Nagehan Tokdoğan Yeni Osmanlıcık/ Hınç, Nostalji, Narsizm’in[2] giriş bölümünde şöyle özetlemişti.

Gerek duygu ve akıl arasında kurulan karşıtlık, gerekse duyguların öznel ve biyolojik olduğu yönlü varsayımlar[ın] terk edilmeye başlan[ması] eğilimin[in] arka planında, belirli siyasal, ekonomik ve kültürel dönüşümlere paralel olarak çeşitli disiplinlerde ortaya çıkan yeni yaklaşımlar ve çalışmalar yatıyor: Psikanalizde özneler ve öznellik meselesine odaklanan teoriler, postyapısalcı feminist teori, bedene ve maddeselliğe eğilen teoriler, queer çalışmalarının ortaya çıkışı ve melankoli, travma gibi meselelere yönelik sosyolojik ilginin artması, modern sosyal bilim tarihinde uzunca bir süre bireysel, psikolojik ve içsel fenomenler olarak görülen duygulara bakışı da değiştiriyor. Ayrıca genel olarak sosyal bilimlere damgasını vuran ve dil, anlam ve söylemi odağa alan çalışmaların gelişip serpildiği kültürel dönüşle birlikte, siyaset bilimi alanı analiz kategorilerini genişletme eğilimine giriyor. (…) Bu denli özneler arası işleyen süreçlerin anlaşılmasında artık duygular, kaçınılmaz bir biçimde kendisini bir analiz kategorisi olarak dayatıyor. Toplumsal hareketleri ve kolektif davranışları karakterize eden belirleyici bir unsur olarak kavranmaya başlanan duyguların, toplumsal yapı ve aktör arasındaki bağı oluşturduğu ya da dönüştürdüğü, dolayısıyla toplumsal etkileşimlerin merkezinde yer aldığı yönlü iddialar literatürde giderek güç kazanmaya başlıyor. (s. 28-29)

Zamanın Duyguları, derleyenlerin ifadesiyle dünyaya “duygu perspektifinden bakan”, “dünyayı bu zaviyeden anlamaya çalışan” yazılardan oluşuyor. Kitap sadece bir duygular spektrumu sunmuyor bize, yazıların türü, çalışma yöntemi bahsinde de çeşitlilik içeriyor.

Akademik bir araştırma anlatan da var, kendi tecrübesini gözden geçiren de, edebiyat üzerinden ilerleyen de. Duygu mu yoksa tutum mu olduğunu tartıştıklarımız da var – bu ikisini birbirinden ayırmanın güçlüğünü görmemizi sağlayan. (s. 9)

Zamanın Duyguları
Derleyenler: Aksu Bora, Gökçe Zeybek Kabakcı
Katkılar: Emin Alper, Akça Ataç, Kübra Bozkurt, Kurtuluş Cengiz, Bircan Değirmenci, Hande Gür, Zerrin Kurtoğlu, Vivet Kanetti, Nilay Örnek, Burak Bilgehan Özpek, Haktan Ural, Sezen Ünlüönen, Sibel Yardımcı, Bediz Yılmaz ve Sezai Ozan Zeybek
İletişim Yayınları
Nisan 2026
272 s.

Dikkat çekici bir de ortaklık var yazıların çoğunda. Bunu belki de bir tür “zaman damgası” olarak görmeliyiz: Sosyal medyanın duygular, duyguların yayılması ve ifade biçimleri üzerindeki etkisi. Birçok yazıda konu bir yerde sosyal medyaya bağlanıyor. Mesela Emin Alper’in haset duygusunu tartıştığı yazısı sosyal medyada yaşanmış bir olayın hatırlatılmasıyla başlıyor. Alper, yakın bir duyguyla, hınçla, ressentiment’la fark ve benzerlikleriyle tartıştığı; eşitsizliğin hâkim olduğu toplumlarda yaygınlaştığına da dikkat çektiği hasedin sosyal medya çağında aldığı hal ve görünümleri de değerlendiriyor. Eskiden kötücül “hislerin aleni bir biçimde bağıra çağıra ortaya konmasının” hoş karşılanmadığını, ama sosyal medya dünyasında bunun kökten değiştiğini vurguluyor. Keza Burak Bilgehan Özpek de tiksinti hakkındaki yazısında, kaçak göçmen meselesinin “Türkiye sosyal medyasının karanlık dehlizlerinde” nasıl köpürtüldüğüne odaklanıyor. Sibel Yardımcı da toplumsal cinsiyet korkusunu ele aldığı yazısına bir Twitter (X) paylaşımını örnek vererek başlıyor. Haktan Ural ile Kübra Bozkurt’un, kadın düşmanlığının kadınlara ilişkin algı ve tutumların duygu-yoğun bir düzlemde ifadesini ima ettiğini vurguladıkları yazıları doğrudan sosyal medya odaklı; yazılarında sosyal medyada örgütlenen nafaka karşıtlığı örneği üzerinden meseleyi değerlendiriyorlar. Aksu Bora da, hevesi zamanımızın bir duygusu olarak değerlendirdiği yazısında, ip işleriyle ilgilen hevesli insanlar arasındaki yatay bağlantıların oluşmasında YouTube ve Instagram gibi çevrimiçi platformların nasıl iş gördüğü konusuna da değiniyor. En özet haliyle “Çehov’daki kayıtsızlık sorunsalı” üzerine düşünen, ama Çehov’da ya da yapıtlarında kalmayıp günümüze, Gazze soykırımı konusundaki ve geçmişten bu yana sömürgeci zihniyetin dayandığı kayıtsızlığa ilişkin kritik noktalara dikkat çeken Vivet Kanetti, 2023’te Twitter’da yaptığı bir paylaşımın gördüğü ilgisizlikten söz ederken şu noktanın altını çiziyor: “Yakın bir gelecekte, sosyal medyada tepkileri çözümlemek müstakil bir analiz koluna dönüşecek muhtemelen…”

Kitapta yer alan bütün yazılardan söz etmek kolay değil, teker teker birkaç cümleyle kısacık özetlemekse yazarların incelikli analizlerini gözden kaçırmak ya da hakkını vermemek sonucu doğuracaktır. Bu nedenle kitaptaki birkaç yazının bende bıraktıkları izlenimlerle ilerlemeye çalışacağım.

Başlık olarak “Zamanın Duyguları” ilk anda başka zamanlarda mevcut olmayıp zamanımızda belirmiş, vücuda gelmiş duygular gibi anlaşılmaya müsait. Tabii ki böyle değil, duygularımız değişiyor, bir anlamda evrim geçiriyor, dönüşüyor, yaygınlık kazanıyor ama sıfırdan ortaya çıkmıyor. Tiksinmek, haset, kayıtsızlık vb duygular asırlardır var, ama görünümleri, yoğunlukları, etkileri, odaklandıkları haller, çağdan çağa dönemden döneme değişiyor. Beri yandan Zamanın Duyguları’nda tartışılan duygular ile zamanımız arasındaki ilişki tek tip, tek yönde ilerlemiyor. Bediz Yılmaz, sebattan söz ederken bu duygudan zamanımız bağlamında söz etmenin anakronik bulunabileceğine dikkat çekiyor. Gerçekten de hız çağında, hedefe en kısa yoldan ulaşmanın baş tacı edildiği bir çağda sebat ne kertede zamanımıza ait bir duygu olarak ele alınabilir sorusu akıllara hemen gelecektir. Ne ki Yılmaz’ın altını çizdiği üzere tam da bu nedenle zamanımızın bir duygusu sebat. Bazı duygularsa doğrudan zamanımızla ilgili, zamanımıza bağlı. “Toplumsal cinsiyet korkusu” mesela. Toplumsal cinsiyet fikri yaygınlık kazanmadan önce böyle bir korkudan söz edilemezdi sanırım; bugünse birçok alanda örneklerine tanık olabildiğimiz bir duygu bu.

Zamanın Duyguları’ndaki yazılar sadece duygularımız, duygularımızın dile gelme biçimleri, duygularımızın nelerden etkilendiği ya da neleri etkilediği hakkında bilgi ve içgörü sunmuyor, nasıl bir zamanda yaşadığımız ve zamanın ruhu, zamanın bizi nasıl dönüştürdüğü gibi meselelere de götürüyor. Bir anlamda kitaptaki yazılar duygular üzerinden zamanımızın, şimdinin bir nevi kazısını yapıyor ve bu kazıdan zamanımızın hangi duygular için bitek hangileri için çorak olduğuna ilişkin bir resim, bir duygular haritası da çıkıyor.

Aksu Bora (solda), Gökçe Zeybek Kabakcı

“Zamanın ruhu” dendiğinde akla ilk anda bu zamanın ruhu, şimdinin ruhu geliyor kaçınılmaz olarak, bununla birlikte zamanın ruhunu duyguları eksen alarak tartmanın, tanımanın sunduğu farklı bir imkân daha olduğunu düşündüm kitabı okurken. Bir-iki cümle önceki metafordan ilerleyeceğim; kazı, bitek-çorak toprak metaforundan. Zamanın Duyguları şimdideki duyguların yanında tohum halindeki duyguları da sezdiriyor. Yeşermemiş duygular bunlar belki de, hissetmiyor olabiliriz ama varlar. Şimdiyi çok zaman olumsuzluklarıyla görme eğilimindeyiz (bu da zamanın bir duygusu sanırım) ama şimdinin içinde ileride yeşerip serpilebilecek olumlu duyguların tohumları da mevcut. Bunlar çok büyük ölçüde “ata tohumlar” aslında; “zamanımızda” piyasayı saran duygular nedeniyle dolaşımda değiller ya da görünürlükleri azalmış durumda, ancak hepten yok oldukları da söylenemez. Tohum metaforunu Bediz Yılmaz’ın yazısından ödünç aldığımı belirteyim. Yılmaz, Lübnan’da yerel ve ata tohumları korumayı, agroekolojik üretimi ve topluluk temelli gıda ağlarını güçlendirmeyi hedefleyen Buzuruna Juzuruna (Köklerimiz, Tohumlarımız) kolektifinin “tohumu yalnızca üretimin girdisi değil; hafızanın, sürekliliğin ve özerkliğin taşıyıcısı olarak” gördüğünden bahsediyor. Dolayısıyla sadece sağlıklı beslenmekle ya da gıda sistemine alternatif oluşturmakla ilgili değil bu kolektifin yaptıkları. Uzun erimli, sebat gerektiren bu çalışmaların çıktıları, sonuçları çeşitli alanlara da uzanıyor. Sebat gibi, şefkat yahut insaf gibi duyguların da ata tohumları büsbütün berhava olmuş değiller, belki bugün rağbet görmüyor ya da engelleniyor, bastırılıyorlar ama geri dönecekler!

Yukarıda andığım yazısında Vivet Kanetti’nin dikkat çektiği ayrıma da kısacık değineceğim. Kanetti, François Zourabichvili’den aktararak kayıtsızlığın bir de üstün biçimi olduğuna dikkat çekiyor. Çehov’taki kayıtsızlığın bu üstün biçimine ilişkin olarak da Ranciére’in şu cümlelerini alıntılıyor.

Politize olmuş diğer yazarlar [Çehov’u] kayıtsızlıkla seve seve suçlarlar. Gerçekte ise hiç de kayıtsız değildir. Çatışan fikirler arasında teraziyi dengede tutuyor da değildir. Fikirleri öylece tartmıyordur, o kadar. Bir bedenin hareketlerine, bir sesin tonuna, bir manzaranın rengine dahil etmek suretiyle bu fikirlere başka bir ağırlık verir. (s. 49)[3]

Bu yaklaşım, yeşerecek “tohum duygular” gibi mevcut biçimlerinden üstün biçimlerine evrilebilecek, dönüşebilecek duyguların mevcudiyetini de hatırlatıyor, ama daha önemlisi duyguların ifade ya da görünüm biçimlerinin farklı olabileceğini, farklı biçimlerde iş görebileceklerini de. Mesela işittiğimizde kulağımıza hiç sevimli gelmeyen kayıtsızlığın bir anlama yöntemi olması, anlamak için mesafe oluşturmaya yaraması gibi. Yine Zourabichvili’nin cümleleriyle: “Çehov’un nazarında (…) yargılamadan görebilme, göreceli olarak sevmeden (görev duygusu da devreye girmeksizin) yardım edebilme yeteneği. Bu üstün kayıtsızlık, yazmanın hem koşulu hem sonucudur.”

Zamanın Duyguları’nı derleyenler haklı olarak kitabın bütün duyguları kapsamasının mümkün olmadığını belirtiyorlar. Bununla birlikte kitaptaki yazılar sadece odaklandıkları duygular hakkında birtakım görüşlerin sergilendiği metinler değiller, duygular üzerine düşünmenin önemini hatırlattıkları gibi, odaklandıklarına uzak ya da yakın başka duygular hakkında da düşünmek konusunda heves ve cesaret aşılıyorlar.

 

 

NOTLAR

[1] Zamanın Duyguları, der: Aksu Bora, Gökçe Zeybek Kabakcı, İletişim Yayınları, 2026, 272 s.

[2] Nagehan Tokdoğan Yeni Osmanlıcık/ Hınç, Nostalji, Narsizm, İletişim Yayınları, Kasım 2018, 286 s.

[3] Kanetti bu alıntıyı şu kitaptan yapıyor: Özgürlük Uzakta/ Çehov’un Öyküleri Üzerine Deneme, çev. Mustafa Çağlar Atmaca, Livera Yayıncılık, 2025, 104 s.

Yazarın Tüm Yazıları
  • aksu bora
  • Gökçe Zeybek Kabakcı
  • Zamanın Duyguları

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 24

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aporia Geçidi / Enkazın Şekli / Gizil Nekropolitika / Hafıza Detektifi / Kabalık Çağı / Kelimeler ve Resimler / Ormanın İçinde, Toprak Düzeyinde / Sıra Başı / Toplu Şiirler / Yapmak

K24

Sonraki Yazı

SANAT

Jest ve rastlantı

“Eviner’in yapıtında 'içten gelen jest' diye bir şeyin kımıltısını hissedebiliyorsak eğer; bunun en çıplak biçimde belirdiği an da, desenler kadar, belki daha çok, bunlara 'eşlik eden' şiirlerdir.”

ORHAN KOÇAK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist