“Tıpkı barfikste büyük dönüşü yapmaya çalışan jimnastikçi gibi her çocuk, er ya da geç kendi payına düşecek kaderi belirleyen talih çarkını kendisi için çevirir. Çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptığımız şey sonradan bizi cezbedecektir. Hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır. On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. Sonradan anlarız: Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.”
Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk
Türkiye’de aile uzun zamandır yalnızca bir ilişki biçimi değil; bir devlet söylemi, bir ahlak çerçevesi, bir yük paylaşım modeli olarak karşımızda duruyor. Son yıllarda “Aile Yılı” ilanlarıyla, aileyi koruma vurgusuyla, doğurganlık çağrılarıyla, “güçlü aile = güçlü toplum” sloganlarıyla bu çerçeve daha da kalın çiziliyor. Ne var ki, bu söylemin gerçek hayattaki karşılığına baktığımızda karşımıza çıkan tablo, söylenenle yaşanan arasındaki uçurumu açıkça gösteriyor. Kadın cinayetleri, aile içi şiddet, çocuk istismarı, yaşlı ve engelli bakımının aile içinde sessizce kadına yüklenmesi, erkekliğin aile içinde hem koruyucu hem de tehditkâr bir konuma yerleştirilmesi… Ailenin “koruyucu” bir yapı olarak idealize edildiği her yerde, aynı ailenin içinde yaşanan şiddetin görünmez kılındığını görüyoruz.
6284 sayılı kanunun tartışmaya açılması, hatta açık açık hedef haline getirilmesi de bu bağlamdan bağımsız değil. Kadını aile içinde korumaya yönelik yasal mekanizmaların “aileyi dağıttığı” iddiası, aslında çok daha köklü bir sorunun işareti: Aile, bireylerin güvenliğini sağlamakla değil, aile bütünlüğünü her koşulda korumakla tanımlanıyor. Kadının, çocuğun, yaşlının, engellinin ya da bakıma muhtaç herhangi birinin ihtiyacı aile ideolojisinin gerisine itiliyor. Böyle bir zeminde aile sevgi ve dayanışmanın değil; yükün, sessizliğin ve çoğu zaman da çaresizliğin adı haline geliyor.
Tam da bu yüzden, Sophie Lewis’in Ailenin İlgası: Bakım ve Özgürleşme için Bir Manifesto adlı kitabı Türkiye’deki aile tartışmalarına dışarıdan bakan teorik bir metin değil; tam tersine, yaşadığımız çelişkilerin tam ortasına düşen bir çağrı olarak okunabilir.
Ailenin İlgası, İngilizce özgün adıyla Abolish the Family: A Manifesto for Care and Liberation, Sophie Lewis’in 2022 yılında Verso Books’tan yayımlanan çalışması. Türkçede Ayrıntı Yayınları tarafından, Bilge Beyza Çiftçi’nin çevirisiyle okurla buluştu. Kitap yayımlandığı andan itibaren başlığının yarattığı provokasyonla tartışma konusu oldu; çoğu zaman içeriği okunmadan, yalnızca “aileyi ilga etmek” ifadesi üzerinden tepkiyle karşılandı.
Lewis’in metni aileyi “yıkmak”tan çok, ailenin üzerine yıkılmış olan bakım, sevgi ve hayatta kalma sorumluluklarını görünür kılmayı amaçlayan bir manifesto. Feminist teori, kuir düşünce, Marksist toplumsal yeniden üretim tartışmaları ve bakım politikaları arasında kurduğu bağlarla, modern çekirdek ailenin neden bu kadar merkezî bir kurum haline geldiğini ve neden bu kadar çok insanı yaraladığını sorguluyor. Bu yönüyle Ailenin İlgası yalnızca aile üzerine yazılmış bir deneme değil, günümüz kapitalizminin bakım krizine dair politik bir metin olarak okunmayı hak ediyor.
Sophie Lewis, Philadelphia’da yaşayan bir yazar, akademisyen ve feminist düşünür. Brooklyn Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nde dersler veren Lewis; Oxford, New School ve Manchester Üniversitesi’nde İngilizce, siyaset, çevre ve coğrafya alanlarında eğitim aldı. Akademik üretimi feminist teori, kuir politika, üreme emeği ve bakım ekonomisi üzerine yoğunlaşıyor. Özellikle taşıyıcı annelik, gebelik emeği ve aile politikaları konusundaki çalışmalarıyla tanınıyor. Önceki kitabının adı "Feminizm Aileye Karşı ".
Ailenin İlgası, adından da anlaşılacağı gibi bir manifesto. Deneme, teori, tarihsel analiz ve kişisel anlatı iç içe geçiyor. Lewis kitabı boyunca şu soruları soruyor: Bakım neden hâlâ aileye ait? Çocuklar, yaşlılar, hastalar, engelliler neden birkaç kişinin omzuna bırakılıyor? Ve neden bu durum “doğal” kabul ediliyor?
Kitap çekirdek ailenin sevgi dolu, koruyucu ve vazgeçilmez bir kurum olduğu fikrini sorguluyor. Lewis’e göre aile, modern kapitalizmde bakımın özelleştirildiği, bakımın ve hayatta kalmanın haneler üzerinden yeniden örgütlendiği temel yapılardan biri. Bu nedenle aileyi eleştirmek bireylerin birbirini sevmesini değil; sevginin bu kadar dar, kırılgan ve adaletsiz bir çerçeveye hapsedilmesini eleştirmek anlamına geliyor.
Yazım biçimi polemikçi ama şefkatli. Lewis okuru azarlamıyor; tam tersine, “Ama ben ailemi seviyorum” itirazını ciddiye alarak ilerliyor. Tür olarak politik deneme ile manifesto arasında duran kitap, aile eleştirisini güncel feminist ve kuir tartışmalar içinde yeniden konumlandırması bakımından türü içinde önemli bir yerde duruyor.
Kitabın ilk bölümü, okurun vereceği en yaygın ve en güçlü itirazla açılıyor: “Ama ben ailemi seviyorum.” Lewis bu cümleyi küçümsemiyor; çünkü ona göre aileye duyulan sevgi, ailenin politik ve toplumsal bir kurum olarak sorgulanmasının önündeki en güçlü bariyerlerden biri. Bu bölümde aile sevgisi ile aile kurumunu savunmak arasındaki fark açılıyor. Aileyi sevmek, ailenin bugünkü haliyle dokunulmaz ve vazgeçilmez olduğunu kabul etmek zorunda olmak anlamına gelmiyor. Hatta Lewis’e göre gerçek sevgi, sevdiğimiz insanların ihtiyaçlarının dar, kırılgan ve çoğu zaman adaletsiz bir hane yapısına sıkıştırılmasına razı olmamayı gerektiriyor.
Bu bölümde aile içi şiddet, bakım yükü ve ebeveynliğin nasıl romantize edildiği açıkça ortaya konuyor. Ailenin sevgiyle özdeşleştirildiği ölçüde, bu yapı içinde yaşanan şiddetin, ihmalkârlığın ve eşitsizliğin görünmez hale geldiği gösteriliyor. Çocukların yalnızca bir ya da iki yetişkine mutlak biçimde bağımlı kılınmasının “doğal” ve “en iyi” seçenek olarak sunulması, ebeveynlerin ise bu ağır sorumluluğu çoğu zaman destek almadan taşımak zorunda bırakılması, bu romantik anlatının bir parçası. Lewis burada aileyi bireylerin kişisel başarısızlıkları ya da kötü niyetleri üzerinden değil, yapısal bir sorun olarak ele alıyor. Sorun bazı ailelerin “kötü” olması değil, bakımın neredeyse bütünüyle aileye devredilmiş olması.
Tam bu noktada Lewis kitabın merkezindeki “ilga” kavramını netleştiriyor. İlga edilen şey sevgi, bağlılık ya da birlikte yaşama arzusu değil. İlga edilmesi gereken, bakımın özelleştirilmesi ve aileye kapatılması. Aile, bu anlamda, ulus-devletin küçük bir modeli olarak okunuyor: İçeride hiyerarşinin, rollerin ve itaate dayalı ilişkilerin kurulduğu; dışarıya karşı ise rekabetçi, kapalı ve savunmacı bir birim. Lewis’e göre aile, refah devletinin geri çekildiği koşullarda bakımın ve hayatta kalmanın yeniden örgütlendiği başlıca alanlardan biri haline gelmiştir.
Kitabın üçüncü bölümü bu durumu tarihsel ve kültürel bir bağlama oturtuyor. Lewis ailenin her zaman kriz içinde olan bir kurum olduğunu, ancak her krizde daha da kutsallaştırıldığını gösteriyor. “Aile elden gidiyor” söylemi yüzyıllardır tekrar eden bir panik; buna rağmen aile politik olarak neredeyse hiç sorgulanmayan bir yapı olarak varlığını sürdürüyor. Edebiyat, sinema ve popüler kültür örnekleri üzerinden aile anlatılarının ne kadar karanlık, çatışmalı ve şiddet yüklü olduğu hatırlatılıyor. Buna rağmen bu anlatıların çoğu, eleştiriyi aileyi aşan bir yere taşıyamıyor; hikâyeler genellikle yine aileye dönüşle, uzlaşmayla ya da kaderci bir kabullenişle sonlanıyor.
“Akrabalığa Karşı Yoldaşlık” başlıklı son bölümse kitabın alternatif ufkunu açıyor. Lewis burada bilinçli olarak hazır modeller ya da kesin çözümler sunmaktan kaçınıyor. Bunun yerine, başka türlü ilişki biçimlerinin mümkün olduğunu hatırlatıyor: Seçilmiş aileler, kolektif bakım ağları, kuşaklararası ve hane sınırlarını aşan birlikte yaşama biçimleri. Bu bölüm ütopyacı ama romantik değil; mutluluğun ya da eşitliğin kolayca kurulabileceğini iddia etmiyor. Yalnızca bakımın ve sevginin bireylerin omzuna yıkılmadığı bir toplumsal örgütlenmenin hayal edilebileceğini söylüyor.
Bu yönüyle Ailenin İlgası küresel bir bakım krizinin kitabı. Yaşlanan nüfuslar, güvencesiz çalışma koşulları, göç, kadın emeğinin görünmezliği ve sosyal devletin tasfiyesi dünyanın pek çok yerinde aileyi tek başına taşıması imkânsız bir yükle karşı karşıya bırakıyor. Lewis’in temel sorusu basit ama sarsıcı: Neden bu yük hâlâ bireylerin ve hanelerin omzunda? Neden bakım kolektif bir sorumluluk olarak değil de özel bir mesele olarak ele alınıyor?
Türkiye’de bu kitap büyük olasılıkla iki uçtan tepkilere maruz kalacak. Bir yanda, aileyi hedef aldığı gerekçesiyle “aile düşmanlığı” suçlaması; diğer yanda ise özellikle genç kuşaklar, kuir okurlar ve feminist çevreler tarafından güçlü bir sahiplenme. Çünkü Ailenin İlgası, birçok insanın sezgisel olarak hissettiği ama adını koymakta zorlandığı deneyimlere dil kazandırıyor.
Lewis’in ana fikri net: Aile bakım için yetersiz bir yapı. Ancak çözüm aileyi yok etmek ya da insanları bağsız bırakmak değil. Çözüm, bakımın, sevginin ve sorumluluğun kolektifleştirilmesi. Kimsenin tek başına her şeyi taşımak zorunda olmadığı, kimsenin yalnız bırakılmadığı bir toplumsal örgütlenme fikri, kitabın temel yönelimi.
Türkiye’de akrabalık ve aile fikri büyük bir türbülans içinde: Bir yandan kuşaklar boyunca süren bağların ağı, “herkes birbirinin üveyi” hissini yaratırken; diğer yandan aile içinde saklanan, söylenemeyen, kapı arkasında yaşanan onca gerilim bu sert ifadelerde kendini ele veriyor. Aile bir yandan kutsal bir sığınak gibi sunulurken, diğer yandan içeride yaşanan ayrışmalar, kırılmalar, kırgınlıklar ve aidiyet hissinin kopuşu da aynı ölçüde yakıcı bir hal alıyor.
2025 yılında aile neden hâlâ bir hapishane? Birçok genç için aile temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı bir alan olarak deneyimleniyor. Aileden kaçma arzusu, özgürlük peşinde koşma isteği edebiyatta, felsefede ve genç kuşakların anlatılarında tekrar eden bir motif haline gelmiş durumda. Aynı zamanda ekonomik koşullar nedeniyle aile evinde kalmak zorunda olanlar için aile hem bir mecburiyet hem de bir mahcubiyet kaynağı: işsizlik, güvencesizlik, barınma krizi, eğitim masrafları… Tüm bunlar bir araya geldiğinde, aile bir yandan yük, diğer yandan zorunlu bir korunma alanı haline geliyor.
Walter Benjamin’in “on beşimizdeyken evden kaçmamış olmak” üzerine söylediği o cümle tam da bu sıkışmayı işaret ediyor. Evden kaçmak yalnızca fiziksel bir eylem değil; bazen zihinsel, duygusal ve politik bir sınır aşma halidir. Türkiye’nin “herkes biraz birbirinin üveyi” hissiyle örülü aile manzarası ile Benjamin’in evden kaçış metaforu arasında şaşırtıcı bir paralellik var. Bir yandan aile bağları ve ritüeller korunmaya çalışılırken, diğer yandan genç bireyler bu bağların içinde kendilerini sınırlandırılmış, kapana kısılmış hissediyor.
Ailenin İlgası tam da bu noktada, bağırmadan, vaaz vermeden konuşan bir kitap. Aileyi yıkmaya değil, aileye yüklenen bakım yükünü dağıtmaya çağırıyor. Başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu hatırlatıyor ve bu ihtimali ciddiye almanın bugünün dünyasında başlı başına politik bir cesaret gerektirdiğini söylüyor.