• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Yusuf Atılgan’ın öykülerinde motife dönüşen karakterler:

Korku ve arzu arasında

“Atılgan’ın öykülerinde gelişme yoktur, bütün hikâyeler başladığı yerde biter.  Bunun sebebi de öykülerdeki erkek karakterlerin harekete geçmesini engelleyen korku duygusudur.”

Yusuf Atılgan / Bütün Öyküleri'nin kapağından ayrıntı.

DERİN DOĞA KOKAL

@e-posta

ELEŞTİRİ

26 Mart 2026

PAYLAŞ

Cumhuriyet dönemiyle birlikte Türk edebiyatında bir kriz anlatısının yaygınlaştığını görmemiz mümkündür. Bu kriz, modernleşmeyle birlikte peydah olan erkeklik ve yabancılaşma gibi kavramları içinde bulundurur. Bu bağlamda, Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatındaki örneklere baktığımızda, bu krizle baş edemeyen pasif erkek motifinin oldukça yaygınlaştığını ve genel olarak edebiyatımızda klişe denebilecek bir olguya dönüştüğünü söyleyebiliriz. Böylece yabancılaşan, ötekileşen ve bir yeraltı adamına dönüşen bu karakterlerin yansıması, Cumhuriyet tarihi nezdinde oldukça saldırgan ve eril bir erkeklik modeline doğru evrilmiştir. Bundan hareketle edebiyatımızın içinde gelişen bu karakterlerin Türkiye’nin siyasi, psikolojik ve sosyolojik tezahürüne nasıl yansıdığını şu şekilde özetleyebiliriz:

Batılı ülkeler Rönesans sayesinde bu değişimi Türkiye’ye nispeten daha yavaş kabul etseler de, Türkiye birkaç yıl gibi kısa bir süre içinde büyük bir imparatorluktan demokratik bir topluma geçerek bu değişimi kabullenmeye çalışmıştır. Bu hızlı ve sert geçişten kaynaklı olarak Türkiye’nin yaşadığı bu değişim, Türk toplumu için beş-altı beden büyük gelmiştir. Bu uyuşmazlık önce erkeklerin kendilerini bastırmasına ve Gregor Samsa gibi zararsız böceklere dönüşmelerine sebep olmuştur. Bir süre bu psikolojiyle yaşayan Türk erkeği bir noktadan sonra ruhsal olarak açlık duymaya başlamış, kadınların toplumda yer etmeye başlamasını ve onlarla eşit haklara sahip olmasını kendine yedirememiş ve kaybettikleri maskülenliği tekrardan kazandıracak Tyler Durden gibi bir lidere ihtiyaç duymaya başlamıştır.[1]

Verdiğim alıntıdan yola çıkarak bu karakterlerin ve bu karakterlerden hareketle Türk halkının yaşadığı krizin tehlikeli ve otoriter bir noktaya gittiği iddia edilebilir. Ancak bu meseleyi detaylandırdığımız zaman, edebiyatımızda bu krizi yaşayan erkek kahramanların pek de saldırgan olmadıkları görülmektedir. Hatta edebiyatımızdaki erkek karakterler çoğunlukla korkak, edilgen, maymun iştahlı ve kısa vadede takıntılıdır. Bütün bu özelliklerin belirgin olarak ortaya çıktığı yazar ise Yusuf Atılgan’dır.

Yusuf Atılgan’ın az sayıda eseri olmasına rağmen, bütün eserlerindeki temel ortaklık, bu özellikleri taşıyan bir erkek kahramanın hikâyesini anlatmasıdır. Taşrada veya kentte yaşaması fark etmeksizin, bu özellikler bütün karakterlerine sirayet etmiş vaziyettedir ve bu durum karakterlerinde bitmeyen bir hüzne ve korkuya sebebiyet vermiştir. Bu iki duygunun hapsolduğu mefhum da döngüselliktir ve bu döngüsellik, özellikle öykülerinde asla kırılmamaktadır. Elbette, romanlarına baktığımızda, Anayurt Oteli’nde intiharla, Aylak Adam’da ideal kadının peşinden koşmasıyla bu döngüsellik fiziki bir hareketle kırılmaya çalışılır. Ancak Atılgan’ın öykülerinde aynı tespiti yapmamız pek mümkün değildir. Nurdan Gürbilek’in de dediği gibi, Atılgan’ın öykülerinde gelişme yoktur, bütün hikâyeler başladığı yerde biter.[2] Bunun sebebi de öykülerdeki erkek karakterlerin harekete geçmesini engelleyen korku duygusudur.

İki öykü arasında korku

“Saatlerin Tıkırtısı” ve “Bodur Minareden Öte” isimli öykülerde bu korkuyu belirgin bir şekilde görebiliriz, ancak karakterlerin ne için ve neden korktukları öykülerde muamma olarak kalır; kökeniyse detaylı bir şekilde çözülemez. Elbette, geçmişleriyle ilgili ufak tefek detaylara vâkıf olsak da, bu korkunun geçmişle ilintili olan izleri Atılgan’ın iki öyküsünde de belirtilmez. Bu duygu bizatihi karakterlerin benliğinde durup beklemekte ve öykünün zamansal çizgisinde bir anda ortaya çıkan bir engel haline gelmektedir.

Örneğin, “Saatlerin Tıkırtısı” öyküsünde saatçiyi merak eden ve onunla tanışmak isteyen kahraman asla saatçinin dükkânına gir(e)mez ve bu duygusunu “Adını öğrenmekten korkuyorum”[3] ifadesiyle dile getirir. Lakin bütün bu meçhullük öykünün sonunda yavaş yavaş berraklık kazanmaya başlar. “Beceremem, yanlış anlatırım diye korkuyorum”[4] cümlesi aslında karakterin neden korktuğu konusundaki bilinmezliği ortadan kaldıran bir yapıya sahiptir. Bu yapı, benzer şekilde vapurda gördüğü kadınla tanışmak isteyen bir adamın hikâyesinin anlatıldığı, “Bodur Minareden Öte” öyküsünde geçen, “İki pazardır bu bakışlardaki pırıltıya her şeyin bozulacağından biteceğinden korkan bir çekingenlik katıldığını biliyorum. İkimiz de korkuyoruz”[5] cümlesiyle birlikte netlik kazanır. Bu netlik, öykülerdeki korkunun geçmişle değil de, gelecekle alakalı olduğunu okuyucuya gösterir.

Her iki öyküdeki korku geleceğe değil, hayal edilen şeyin bozulacağı endişesine yöneliktir. Karakterler idealleştirdikleri kişilere tutkuyla bağlanır, ancak onları gerçekten tanımanın bu bağlılığı zedeleyeceğinden korkarlar; çünkü temas, idealin değerini kaybedeceği anlamına gelir. Bu durum, “Bodur Minareden Öte” öyküsünde şu şekilde dillendirilir: “Onu, evini bilmeyi değil düşünmeyi istiyordum.”[6] Bu cümleyle birlikte karakterlerin harekete geçmemesinin ve belki de gerçekleşmesi muhtemel olan güzelliklerden korkmasının sebebi anlaşılır. Öykülerin isimsiz kahramanları, o kadını ve o saatçiyi sadece düşünmek ister. Bununla mutlu olurlar ve bu sayede hayatın içinde yaşadıkları buhrandan kaçarlar. Bu vesileyle anlarız ki, aslında karakterlerin merak ettiği bu şahıslar onların nezdinde biricik ve özel değildir; yalnızca yaşadıkları sıkıntıdan ve bunalımdan kaçmaları için anlam atfettikleri alelade insanlardır. Bu çerçeveden bakıldığında, korkunun bir diğer kaynağı ise karakterlerin gerçek hayatla karşı karşıya kalma ihtimalidir.

Boş gezenin boş kalfası

Öyküler nezdinde bakıldığında, bu karşılaşmaların özünde sorumluluklardan kaçma çabası yatar. Her iki öyküde de karakterlerin kişilere duyduğu takıntılı bağlılık, aslında gündelik sıkıntılardan uzaklaşmak için buldukları geçici bir meşgaledir. Örneğin, “Bodur Minareden Öte” öyküsünde karakterin işsiz olduğunu ve iş bulmak için ağabeyinin yanına şehre geldiğini biliriz. Ancak öykü boyunca iş bulmak için bir çaba sarf etmez. Hatta evliliği de başarısızlıkla sonuçlanmış ve eşi tarafından terk edilmiştir. Bütün bunların toplamında elimizde kalan sıfat, “başarısız”dır. Kahramanımız hayatta dikiş tutturamamış ve bunun için de çaba sarf etmemiş biridir. Bu yüzden fazlasıyla boş vakti vardır.

Aynı şekilde, “Saatlerin Tıkırtısı” öyküsünde de yazar olduğunu düşündüğümüz kahramanın ne tam olarak işini biliriz ne de evli olup olmadığını. Bundan dolayı ‘boş gezenin boş kalfası’ olarak nitelendirilebilecek bu kahramanlar, tutkuyla bağlanabilecekleri, diğer bir deyişle anlamsız hayatlarına anlam katabilecekleri bir özne bulmaya çalışırlar. Karakterlerin bu özneleri saplantı derecesinde düşünmeleri, tek bir insanın bütün sıkıntıları ve hüznü berhava edebileceğine olan inançlarından kaynaklanır ve bu şahıslar sayesinde az da olsa bir genişleme duygusu hissederler. Bu perspektiften bakıldığında, Nurdan Gürbilek’in tespiti Atılgan’ın dünyasının özeti mahiyetindedir:

Bu öykülerin hepsinde bir başka dünyanın hayali asılı kalmıştır; kahraman sıkıntılı yüzünü o dünyanın aynasında görür. Ama ister büyük şehir olsun bu, ister düş, ister aşk, o dünya yalnızca bir an için bir genişleme vaat eder, ardından darlığın sınırlarını daha da kalın bir çizgi ile yeniden çizer.[7]

Lakin bu noktada, birine duyulan ihtiyaç karakterler için “gerçek sevgi” değildir; aksine, bencil bir tüketimin göstergesidir. Saatçiye ya da kadına yönelen ilgi yalnızca vakit öldürme çabasından ibarettir. Her iki karakter de çevresinde gördüğü ilk özneye anlam yükler, fakat öykülerin sonunda bu kişiler onlar için tamamen önemsizleşir. Mesela “Saatlerin Tıkırtısı” öyküsünde saatçiyle tanışmak istemeyen kahraman, öykünün sonunda bunu sevgisinden dolayı yaptığını ileri sürer; ancak biraz yürüdükten sonra gözüne bir ayakkabı onarıcısının dükkânı takılır ve öykünün başında saatçinin dükkânına yaklaştığı gibi bu dükkâna yaklaşır. O noktadan itibaren saatçi bitmiş, kahraman ‘sözde merakıyla’ seveceği, ancak yalnızca oyalanmak için saplanacağı yeni bir kurban bulmuştur. Benzer şekilde, “Bodur Minareden Öte” öyküsünde de kadın her şeyin bozulmaması için gitmeyi tercih ettiğini ve bunun büyük bir fedakârlık olduğunu düşünür; karakter durumu öğrense de, ufak bir sarsıntıdan sonra bodur minarenin ve diğer yapıların yerli yerinde olduğunu fark eder. O da tıpkı kahraman gibi büyük bir sevgi yaşadığını düşünür, ancak bu duyguyu takıntı haline getirip kadına saplanmaz; yürümeye devam eder.

İki öykü arasında arzu

Bütün bunların ekseninde iki öykünün belirgin şekilde ortaklaştığı nokta karakterleridir. İki öyküde karşımıza çıkan isimsiz kahramanlar hayatla pek de sıkı bağları olmayan insanlardır ve yazar bu içsel duygunun kaynağını taşrada yaşamak ya da kentte yaşamak üzerine kurmaz. İkisi arasında üslup açısından farklar olsa da, özellikle Cumhuriyet’in ve modernitenin çocuğu olan erkeklerin yaşadığı bu içsel korku ve sıkıntı hali fazlasıyla ortaktır. Aynı şekilde, karakterlerin umutsuzluktan kurtulmak için harekete geçmektense edilgen kalarak birilerine tutunma kararı da benzerdir. Örnek vermem gerekirse, “Bodur Minareden Öte” öyküsünde kahramanın yaşadığı her korku ve umutsuzluk hxlinde eşinin ‘kıllarına’ tutunmaya çalışması da, bu karakterlerin yaşayabilmek için, daha doğrusu var olabilmek için bir şahsa muhtaç olduğunu gösterir niteliktedir. Lakin karakterler bel bağladıkları bu şahısların kendilerine biçilen rolden haberleri olmasını istemezler. Bundan korkarlar ve bu korku hali onların içinde bulunduğu kurnaz çöküşü daha da derinleştirir. Kısaca, arzu duyulan nesne, korkunun belirginleşmesini sağlar.

Toparlamak gerekirse, bütün bu benzerlik Atılgan’ın öykülerinde karakterlerin motife dönüştüğünü bizlere kanıtlamaktadır. Ancak bu motif yalnızca onun öyküleriyle sınırlandıracağımız bir olgu değildir. Başta da belirttiğim gibi, edebiyatımızın roman ve öykü fark etmeksizin mihenk taşı olmuş eserlerine baktığımızda beliren yegâne motiflerden biri, korku duyan bu pasif karakterlerin ekseriyetle karşımıza çıkmasıdır. Ve bu durum yalnızca edebiyatımıza hâkim olan bir motif değildir. Son dönem Türk sinemasının örneklerine baktığımızda da filmlerdeki karakterlerin aşağı yukarı bu minvalde olduğunu görürüz. Filmlerinde ağırlıklı olarak korku duyan erkek karakterler üzerine yoğunlaşan yönetmen Nuri Bilge Ceylan da filmlerindeki erkek karakterlerin ‘korkuyu bekleme’ halini şu şekilde açıklar ve yıllar boyunca anlatılagelen o karakterlerin motif olarak özelliğini daha farklı bir nedene bağlar: “Bence erkek zayıf bir yaratık, özellikle de eğitimliyse. Neden korktuğunu tam olarak bilmese de, daima bir şeylerden korkuyor.”[8]

 

 

NOTLAR

[1] Derin Doğa Kokal, “Fight Club ve Türkiye: Erkeklik Krizinin Bedeli,” Görüntü Dergi, 20 Nisan 2024

[2] Nurdan Gürbilek, “Taşra Sıkıntısı,” Yer Değiştiren Gölge içinde, Metis Yayınları, İstanbul, 1995, s. 52.

[3] Yusuf Atılgan, “Saatlerin Tıkırtısı,” Bütün Öyküleri içinde, Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2018, s. 21.

[4] a.g.e., s. 24.

[5] Yusuf Atılgan, “Bodur Minareden Öte,” Bütün Öyküleri içinde, Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2018, s. 82.

[6] a.g.e., s. 88.

[7] Nurdan Gürbilek, “Taşra Sıkıntısı,” Yer Değiştiren Gölge içinde, Metis Yayınları, İstanbul, 1995, s. 49.

[8] Nuri Bilge Ceylan, “Wendy Ide’nin ‘Hüzün Uyandıran Adamı’”, Söyleşiler içinde, haz. Mehmet Eryılmaz, Norgunk Yayıncılık, İstanbul, 2016, s. 117.

Yazarın Tüm Yazıları
  • bodur minareden öte
  • bütün öyküleri
  • Saatlerin Tıkırtısı
  • yusuf atılgan

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Sekizinci Kıta için dört sonsuz soru

Levent Şentürk: “Batur’da mimarlık doğal bir boyut; yüzeyde ise mimarlık ve mimar, retorik bakımdan bir takıntı ve saplantı.”

SELAHATTİN ÖZPALABIYIKLAR

Sonraki Yazı

İNCELEME

Iris Murdoch ve Oldukça Onurlu Bir Yenilgi

“Murdoch orta sınıfın nesnelerle ilişkisine ve 'nesne kültürüne' antropolojik bir dikkatle yaklaşır; insanın nesne karşısındaki tutumuna, eşyada biriken zamansal izlere ve ona yüklenen farklı anlamlara mercek tutar.”

NEDİM DERTLİ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist