• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Iris Murdoch ve Oldukça Onurlu Bir Yenilgi

“Murdoch orta sınıfın nesnelerle ilişkisine ve 'nesne kültürüne' antropolojik bir dikkatle yaklaşır; insanın nesne karşısındaki tutumuna, eşyada biriken zamansal izlere ve ona yüklenen farklı anlamlara mercek tutar.”

Iris Murdoch. Fotoğraf: Lord Snowdon, 1980. National Portrait Gallery.

NEDİM DERTLİ

@e-posta

İNCELEME

26 Mart 2026

PAYLAŞ

Nisan 2025’te, Seda Ağar’ın çevirisiyle Oldukça Onurlu Bir Yenilgi adıyla Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan, Iris Murdoch’un A Fairly Honourable Defeat (1970) romanı, yayımlandığı dönemden itibaren hem ahlak felsefesi hem de modern İngiliz romanı açısından tartışmalı bir metin olarak anılmıştır. Eser Murdoch’un felsefi üretimiyle edebi üretimi arasındaki diyalektik gerilimleri açığa çıkaran belki de en ayrıksı ve ilginç yaratımıdır. Ne var ki, Türkiye’deki edebiyat ve felsefe çevrelerinin Murdoch külliyatına gösterdiği genel ilgiye karşın, yapıt yazarın görece daha bilinen metinlerine kıyasla şaşırtıcı biçimde sınırlı bir etki uyandırmıştır. Romanın barındırdığı tematik yoğunluk ve belirgin felsefi katmanlar okurda ve eleştiri dünyasında güçlü bir yankı oluşturmamış, bu durum metnin sınırlı bir dikkat alanına hapsolmasına yol açmıştır.

İnsan zihni nasıl da tuhaf. İçinde sağlam bir dayanak, bir kaldıraç yok, insanın kendisini sorumlu, adil bir varlığa dönüştürme yolu yok. İnsan kendi psişesinde kayboluyor. Dünyanın en uzak noktasına kadar uzandıkça uzanıyor zihin; yumuşak, yapış yapış ve sıcak. Gerçek hiçbir şey yok, sert parçalar yok, merkez yok. Tek gerçeklik dolaysız şeyler...[1]

Anlatının çerçevesini kuran başkarakter Julius King’in planları etrafında örülen entrika, manipülasyon ve güç ilişkileri ağı; yerleşik normların ikiyüzlülüğünü, toplumsal cinsiyet rollerinin katılaşmış biçimlerini, modern ahlak anlayışının tökezlemesini, orta sınıfın nesneler dünyasına yönelik histerik tavrını, güç arzusunu, özgürlük ve aşk arayışını keskin ve estetik bir biçimde sahneler. ​Metnin hicvi ve kara-komik tonu insan ilişkilerinin kırılganlığını ve karakterlerin giriştiği “ahlaki oyunların” traji-komikliğini bu yapısal örüntülerle öne çıkarsa da, tematik süreklilik Murdoch’un ahlaki sorgulamayı kurmacaya dahil etme girişimleriyle sık sık kesintiye uğrar. Karakterlerin yaşam deneyimleriyle ve pratikleriyle tam olarak uyuşmayan bu de facto müdahaleler metnin ikna gücünü büyük ölçüde zayıflatır.

Murdoch yarattığı karakterlerin karmaşık iç dünyalarına yoğunlaşmak yerine, yer yer kendi teorik duruşunu kurmacanın çekirdeğine taşıyarak anlatının edebi dokusunu aşındırır ve okurun karakterlerin duygulanımsal gerilimleriyle kuracağı özdeşleşme alanını daraltır. Diğer taraftan, ‘68’in ahlak tartışmalarını romanın atmosferine sızdırarak karakterlerinin gündelik yaşamlarını bir tür etik ve psikolojik laboratuvara dönüştürür. Dolayısıyla bu entelektüel nüfuz, metnin kurgusal bütünlüğünde bir çökelme halini alır. Murdoch’un kimi diyaloglarda felsefi meseleleri roman kişilerinin dramatik gerilimlerini gözetmeksizin, didaktik bir üslupla doğrudan konuşturması anlatının inandırıcılık eksenini zedeler. Bu durum, “ahlaki müdahale” ve “etik indirgeme” nosyonlarıyla romanın yapısal zaaflarını daha da görünür kılar.

Julius King’in manipülatif zekâ oyunları ve kasıtlı deneyleri, Rupert’ın “iyi niyetli” (sonsuz ve karşılıksız sevgi fikrine tutunurken sergilediği gizil kibirle kendisini ahlaki bir merkez olarak konumlandırması) fakat edilgen etik duruşu, Morgan’ın özgürlük arayışı, Hilda (Morgan’ın ablası) ile Simon’ın (Rupert’ın kardeşi) duygusal çözülüşleri ve Peter’ın (Hilda ve Rupert’ın oğlu) asi ve kırılgan yapısı kritik tartışma anlarında kurmacanın dramatik etkisini güçlendiren temel unsurlardır. Ne yazık ki, yazarın bu kritik anlarda anlatıyı yeniden klasik ahlak tartışmasının eksenine çekmesi romanın doğal akışını kesintiye uğratır ve karakterlerin ontolojik derinliklerini zayıflatır. Murdoch figürleri kendi felsefi savını sınayan teorik araçlara dönüştürdüğünde onların psişik ve toplumsal bütünlüğünü ister istemez bozar ve bazı bölümler edebi bir anlatının gerektirdiği “vita activa” olmaktan çıkarak soyut, hatta yapay bir etik denemenin sınırına taşınır.

Seçimi yeterince dikkatlice yaparsan, insanların işbirliği yapamayacakları neredeyse hiçbir aldatmaca yoktur. Bencillik ve korku insanları harekete geçirir ve böylece işe koyulurlar.[2]

Murdoch’un felsefeci zihni, romandaki erdem ve ahlak üzerine kurulu teorik tartışmaların ötesinde, karakterlerin çevreleriyle ve onları kuşatan nesnelerle kurduğu ilişkide somutlaşır. Gündelik yaşamın kaba maddeselliği –bedenler, formlar, ev eşyaları, giysiler, aksesuarlar, yemek ritüelleri ve deneyimleri kristalize eden ilginç ayrıntılar, hatta karakterlerin ruh hallerine eşlik eden hava durumu– bilinçlerle çarpışarak varoluşsal bir direnç üretir. Fiziksel dünyanın yorumlayan bilinçlere gösterdiği aşırı dirence dair yazarın Sartre ve Heidegger’e duyduğu büyük ilgi, Oldukça Onurlu Bir Yenilgi’nin düşünsel düzlemde en güçlü yanını oluşturur.

Stratejik soğukkanlılığı, şüpheci ve mesafeli duruşuyla, tam anlamıyla olmasa da bir Byronic kahramanın modern ve yıpranmış versiyonunu çağrıştıran Julius King, romanın çatısını inşa eden kurucu figürdür. Modern edebiyatın kötülük kodlarını aşındıran bu karakterin zekâsı, James Wood’un tanımladığı “ahlaki zekâ”nın aksine, vicdani alanı dışlayan, hesaplayıcı bir bilinç olarak işler. Julius’u güçlü kılan, kötücüllüğünden ziyade manipülasyonunun gündelik ilişkilerin akışına sızabilmesidir; onun varlığı eserin hem kara-komik tonunu belirler hem de etik tartışmanın motoru işlevini görür. Bu dinamik, yazarın etik söyleme doğrudan müdahalesinin yarattığı çatlağa rağmen yapıtı canlı tutan ve onun sahicilik alanını koruyan en etkili öğedir.

Iris Murdoch, eşi John Bayley ile.

Dilbilimci kimliğiyle Morgan –Wittgenstein sonrasında dilin sınırlarına dair yürütülen tartışmaların kurgusal bir yansımasıdır– sahte imgeler yaratan, kurmacanın en kırılgan ve değişken öznesidir; 1970’ler İngilteresi’nin yükselen birey merkezli ahlak anlayışının yarattığı çıkmazları üzerinde taşır. Anne Rowe’un Murdoch kahramanları için yaptığı, “özgürlük yanılsamasıyla savrulan fakat sürekli kendi arzularına çarpan figür” tanımı, Morgan’ın ontolojik huzursuzluğunu net bir biçimde özetler. Morgan mutlak bir özgürlük arayışıyla bu arayışın doğurduğu tutarsızlıklar arasındaki gerilimleri, toplumsal cinsiyet rolleri açısından kritik bir eşiği temsil eder. Murdoch karakterini ne tam feminist bir özgürleşme çizgisine yerleştirir ne de onu geleneksel kalıplara sıkıştırır. Bu arafta kalma hali karakterin özgürlüğe yönelişini çoğu zaman duygusal bir istikrarsızlığa, hatta yıkıcı bir öz-yıkıma uğratır.

‘70’ler İngiltere’de toplumsal cinsiyet, sınıf ve kuramsal etik tartışmalarının geleneksel yapıyı sarstığı bir dönemdir. Yazar tarihsel bağlamda hem modernizmin bireyi merkeze alan yöneliminden hem de dönemin yükselen feminist söyleminden beslenen, melez bir perspektif sergiler. Morgan gibi bir kadının salt politik bir özne olarak değil, varoluşsal tutarsızlıklarla çizilmesi onu “kaotik kadın” klişesinin bir tekrarı olarak yorumlama riskini beraberinde getirse de, Murdoch’un niyeti berraktır: Morgan’ın özgürlük arzusunu modern bireyin parçalanmışlığıyla senkronize biçimde ele alır; karikatürize bir imaj sunmaz, gerçeğin iç çelişkisindeki huzursuz boşluğu betimler. Nihayetinde Morgan, 1970’ler İngilteresi’nin geçiş döneminin sancılarını yansıtan, ruhunun bencilce yaratıcılığına ve kendi mağduriyetinin edebi estetiğine sığınan –romanın yapısal çatlağını en derin şekilde duyumsatan– merkezî figürdür.

İnsan kötülüğün inceliklerini bilmezse iyiliğin inceliklerini bilebilir mi, diye düşündü. İnsandan beklenenin iyiliğin inceliklerini bilmek değil, iyi olması olduğu sonucuna vardı geçici olarak, ki iyi olmak garip biçimde basit ama çetin bir görevdi genellikle.[3]

Tallis (Morgan’ın kocası) modern dünyanın karmaşası içinde bocalasa da, anlatının “iyi”yi temsil eden karakteridir. Julius, Hilda ve Rupert’ın entelektüel kibrine karşı konumlanan, öz-çıkarlarından arınmış, diğerkâm bir yaşam sürer. Bu tavır yazarın “dikkat” (attention) kavramının kurgusal örneğidir; roman boyunca “iyi” ile “kötü”nün izini ince nüanslarla sürer. Tallis arzularından bağımsız biçimde, sürekli çevresindekilerin acılarına ve ihtiyaçlarına dikkat kesilir. Ancak Tallis’in dikkat pratiği dilsel ifadeden ve toplumsal görünürlükten yoksundur; kurban olmayı kabul eden bir geri çekilme, bu erdemi etkin kılacak söylemi ve öz savunma gücünü onun elinden alır. Julius’taysa kötülük aktif ve stratejik bir bilinçle, yerleşik bir etki üretir. Dili ve sosyal kodları ustaca kullanarak gündelik ilişkilerin akışına sızar. Nitekim Murdoch dikkati salt algılama olarak değil, toplumsal ve dilsel arenada sınanan pratik bir erdem olarak kurgular. “Tallis’in trajedisi” de bu erdemin koşullar tarafından etkisizleştirilmesinde yatar.

Rupert ve Hilda’nın temsil ettiği aydın-orta sınıf konformizmi, entelektüel gösteriş ve tüketim odaklı lüks karşısında, Tallis sosyal hiyerarşinin alt basamağında yer alan, sessiz ve mütevazı bir figürdür. Ekonomik zorluklar, duygusal yükler ve aile içi problemlerle –yaşlı ve otoriter babası Leonard’ın bakımını üstlenmesi, karısı Morgan’la yaşadığı belirsiz ayrılık süreci, Peter’ı himayesine alması– boğuşması onun erdeminin, toplumsal sorumluluğunun kaba yaşamla kurduğu sarsılmaz bağı (practical virtue) gösterir. Murdoch’un onu yücelttiği anlarda bile ahlakın yüksek felsefi iddialarının sınıfsal ve maddi koşulların direnci karşısında nasıl aşındığı vurgulanır. Morgan ve Julius’un varoluşsal krizleri, Tallis’in travmaları ve süreklilik arz eden sorumlulukları karşısında yüzeysel birer drama dönüşür. Diğerlerinin aksine, onun “onurlu yenilgisi” yalnızca kişisel bir trajedi değil, iyiliğin pratik ve kamusal alanda kendini ifade etme çabasının zorluğunu yansıtan sert bir hakikattir.

Romanın girift ilişkiler ağı ve çoklu karakter örgüsü zaman zaman öznelerin düşünsel birer “söylem aracına” dönüştüğü yapısal gerilimi barındırsa da, Simon ile Axel’in eşcinsel birlikteliği –görünürlük mücadelesi– metindeki özgür aşk, dürüstlük ve sadakat meselelerinin duygusal ve rasyonel açıdan en berrak ve cesur şekilde vuku bulduğu düzlemi oluşturur. Dönemin katı ve ketum toplumsal cinsiyetçiliğini zorlayan bu açık ilişki, Murdoch’un “başkasının varlığının gerçekliği” ilkesinin en zorlu sınama alanlarından biridir. Julius’un manipülatif planı, Simon’ın ontolojik kırılganlığıyla Axel’in rasyonel denge arayışı arasındaki hassas bağda yankılanır; eser toplumsal cinsiyet rollerini ve yerleşik kuralları yadsıyarak teorik tartışma ekseninin ötesine geçer.

Kesik Bir Baş’taki (Ayrıntı Yayınları, 2020) kılıç ya da Çan’daki (Ayrıntı Yayınları, 2024) çan gibi tekil ve doğrudan bir alegorik anlama tekabül etmese de, anlatının odağında Rupert-Hilda çiftinin yüzme havuzu yer alır. Havuz buluşmaları karakterlerin birbirleriyle çarpıştığı görkemli bir sahne, akışkan ve kinetik bir gerilim sahasıdır. Yazar, anlatısını güçlendirmek için merkezî ve sabit bir metafor yerine, ‘70’lerin yaşam pratiğini oluşturan sayısız nesneyle örülü, yoğun bir atmosfer yaratır. Döneme ait giysiler, aksesuarlar, ev dekorasyonundaki tercihler, arabalar, aperatif olarak alınan içkiler, özenle hazırlanan yemekler, ilginç hediyeler, vb. romanda sadece birer fon değil, karakterlerin kimliklerini inşa eden sosyo-kültürel ve ideolojik iletişim araçlarıdır. Bu ihtişamlı sahnelerin nesneler silsilesiyle kurgulanması metni soyut sembolizmden uzaklaştırarak, onu realizm perspektifinden maddi dünyanın koşullarını şekillendiren somut bir düzleme taşır.

Acının, ilkin ve doğrudan doğruya eşyalar aracılığıyla etkimiş olması garipti; sanki eşyalar hemen, bütünlüğü içinde göğüsleyemediğim bir yitimin üzücü simgeleri olmuşlardı. Durumumu biliyorlar ve yas tutuyorlardı.[4]

Murdoch orta sınıfın nesnelerle ilişkisine ve “nesne kültürüne” antropolojik bir dikkatle yaklaşır; insanın nesne karşısındaki tutumuna, eşyada biriken zamansal izlere ve ona yüklenen farklı anlamlara mercek tutar. Ev içi yaşam ritüellerinden bahçe dizaynına, kitapların raflara diziliş biçiminden özenle saklanan mektuplara, sigara kutularının, çay fincanlarının uyumundan tezgâhın üzerindeki Fransız vazoya, yatak örtülerinin renginden duvar kâğıtlarının desenleri ve dokusuna kadar her detay, “nesne sosyolojisi” üzerinden karakterlerin yaşam biçimlerini ve sınıfsal konumlarıyla birlikte estetik bakış açılarını ele verir. Mamafih, Tallis’in yoksul ve kaotik ev ortamıyla Rupert ve Hilda’nın steril, orta sınıf konforu arasındaki tezat, derin bir dünya görüşü farkını imler.

Yazarın nesneleri etik ve sınıfsal göstergelere dönüştürmesi –düzenin saflıkla, dağınıklığınsa ruhsal veya sistemsel bir kırılmayla ilişkilendirilmesi– romanı sembolik bir zemine taşır, lakin bu durum zaman zaman sembolizmin mekanikleşmesi riskini de beraberinde getirir. Karakterlerin nesneler dünyası üzerinden bu denli okunabilir kılınması psikolojik derinliği sadeleştiren bir etki yaratsa da, orta sınıfın görünmez güç ilişkilerini eşya düzeni üzerinden ifşa etmesi romanın sosyolojik açıdan en özgün ve çarpıcı yönünü ortaya koyar.

Romanın bazı eleştirmenler tarafından kara komedi olarak sınıflandırılması, metnin çok katmanlı dokusu içinde hem haklı hem de ontolojik açıdan tartışmalıdır. Julius’un Makyavelist planları, Rupert’ın kör idealleri, Morgan’ın kaotik savruluşları ve Tallis’in grotesk sefaleti ilk bakışta absürt ve kara komik bir atmosfer yaratır, ancak bu atmosfer istikrarlı bir süreklilik arz etmez. Metin türler arası bir sarkaç gibi, trajedi, melodram ve felsefi tartışma uçları arasında gidip gelir. Buradaki kara komedi unsuru trajedinin ağırlığını hafifleten bir “kaçış” değil, bilakis felaketin absürtlüğünü yansıtan konveks ve konkav aynalardır; biri gülünç olanı eğip bükerken, diğeri yıkımı çarpıtarak mesafeler. Julius’un kurguladığı oyunun traji-komikliğiyle sonuçlarının yarattığı yıkım arasındaki derin uçurum, Murdoch’un ironiyi dışarıdan bir gözlemci olarak sunduğu ve bu nedenle de mizah duygusunu askıya aldığı izlenimini uyandırır.

Rilke’nin Cezanne hakkında, ‘Sevdiğim şekilde resim yapmıyor ama orada olup biten neyse onu anlatıyor’ demesi gibidir gerçekleşen.[5]

Sanatçı bazı bölümlerde anlatının ritminden ve iç müzikalitesinden uzaklaşarak, alelacele yazılmış diyaloglarla karakterlerini bir gece piyesinin bezgin oyuncularına dönüştürmüş ve onların manevra alanlarını daraltmıştır. Diyalogların tutarsız olduğu bu bölümlerdeki yapaylık anlatının doğal akışında derin bir yabancılaşma etkisi yaratır. Ne var ki, bu yapısal pürüze rağmen roman nihai hedefinden sapmaz; orta sınıfın “onur”, “saygınlık” ve “ahlaki üstünlük” iddialarını zaman zaman tiye alır. Oldukça Onurlu Bir Yenilgi ismindeki oksimorondan da anlaşılacağı üzere, tüm bu kavramları tersyüz ederek onları yeniden tanımlar. Murdoch orta sınıfın korunaklı dünyasında onurun aslında kazanmak ya da kaybetmekle değil, hakikatle yüzleşebilme cesaretiyle ilgili olduğunu sarkastik bir dille sezdirir.

Yaşamda pek çok olgu, öncelikle kendi ait olduğu özgül bilgi alanı içinde kavranır; roman yarım asrı aşan serüveninde sosyalizasyonun, insan ilişkilerindeki kırılganlığın, ahlaki belirsizliğin ve manipülasyonun zamansızlığını, yaratıcısının edebi öngörüsü ve sezgisiyle, edebiyat tarihinin kalbine sessiz bir gülümsemeyle yerleştirmiştir. Yapısal sorunlarına rağmen, metin zengin karakter çeşnisi ve tematik açıdan tartışmaya açık haliyle, insan doğasına dair derin ve çelişkili hakikatleri açığa çıkarma gücünü korur. Oldukça Onurlu Bir Yenilgi toplumsal cinsiyet rollerinden nesne kültürünün ve alışkanlıkların kuşatmasına kadar orta sınıf yaşam biçiminin anatomisini antropolojik bir dikkatle ifşa eder. Murdoch’un evreninde “onurlu yenilgiler” modern öznenin sürekli tekrar ettiği varoluşsal döngülerin ta kendisidir. Dolayısıyla eser sadece yazıldığı dönemin panoraması değil, insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesinin bugüne uzanan en “onurlu” ve sarsıcı itirafıdır.

 

NOTLAR

[1] Iris Murdoch, Oldukça Onurlu Bir Yenilgi, çev. Seda Ağar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2025, s. 115.

[2] a.g.e., s. 449.

[3] Iris Murdoch, Çan, çev. Seda Ağar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2024, s. 115.

[4] Iris Murdoch, Kesik Bir Baş, çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2020 (3. baskı), s. 54.

[5] Iris Murdoch, İyinin Egemenliği, çev. Tuğba Gülal, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2021 (2. baskı), s. 66.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Iris Murdoch
  • Oldukça Onurlu Bir Yenilgi

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Yusuf Atılgan’ın öykülerinde motife dönüşen karakterler:

Korku ve arzu arasında

“Atılgan’ın öykülerinde gelişme yoktur, bütün hikâyeler başladığı yerde biter.  Bunun sebebi de öykülerdeki erkek karakterlerin harekete geçmesini engelleyen korku duygusudur.”

DERİN DOĞA KOKAL

Sonraki Yazı

İNCELEME

Hikâyeden hakikate:

Çocukluğun kırılgan dünyası

Gizem Arman, çocuğun iç dünyasında yaşananların, doğa ve aile ilişkileri ile harmanlanarak sunulduğu üç romanın çocukluk dönemi kırılmalarını nasıl kurduğunu; bu kırılmaların anlatı zeminine nasıl dönüştüğünü ele alıyor.

GİZEM ARMAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist