2025 yılı, başta romanlar olmak üzere kurmaca edebiyat için hayli zengin ve hatırlanacak bir dönemdi. 2025’in hatırlanmaya değer kitaplarından biri de, Kaya Genç’in yeni romanı şüphesiz. Yazarın 2009 yılında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı Macera’dan on altı yıl sonra gelen bu roman, yalnızca uzun bir “kurgusal” suskunluğun ardından yazılmış olmasıyla değil, seçtiği anlatı biçimi ve göze aldığı risklerle de dikkat çekiyor. Zira Şehir, Türkiye’de öz-kurmaca yazmanın hâlâ ne kadar cesaret isteyen bir edebi hamle olduğunu güçlü biçimde hatırlatan metinlerden biri. Sia Kitap tarafından yayımlanan eser, Genç’in hem kendi hayatıyla hem de Türk ve dünya edebiyatının bıraktığı mirasla giriştiği çok katmanlı bir hesaplaşmanın dökümü (ve hatta bu dökümlerin ilki) olarak okunabilir.
Öz-kurmaca, Türk yayıncılığında hâlâ büyük bir temkinle karşılanan bir tür. Yazarı kendine ve çevresine karşı “fazla ifşacı” olmakla, metni ise kişiselliğinden ötürü “edebi olmamakla” suçlayan yerleşik refleksler bu alanı daraltıyor. Oysa Kıta Avrupası’nda ve özellikle Amerika’da büyüme eğilimi sürdüren tür, başkalarının hayatını burnumuzun dibinde yaşadığı bu Tik-Tok çağında büyük bir ticari imkân da vaat ediyor. Buna karşın çağdaş edebiyatımızda, örneklerinin Yiğit Bener’in birkaç anlatısı dışında çok sınırlı göründüğü öz-kurmaca türü, Şehir ile bir atağa kalkmanın sinyallerini veriyor olabilir. Öyle ki, Kaya Genç’in romanı, tam da bu dar alana bilinçli bir şekilde giriyor. Anlatıcıyı (ve büyük ölçüde yazarın kendisini) metnin merkezine yerleştirirken, okuru da bu rahatsız edici ama aynı zamanda merak uyandırıcı yakınlığa ortak olmaya zorluyor. Burada anlatılan, yalnızca bireysel bir yaşam öyküsü değil; genç bir adamın edebiyatla ve yazar olma arzusuyla kurduğu takıntılı, zaman zaman acı verici bir ilişkinin kaydı.
Roman boyunca James Joyce’a duyulan hayranlık açıkça hissediliyor. Ulysses ve özellikle Finnegan’s Wake kitaplarının, yazarın hayatındaki önemli mihenk taşlarından olduğu açık. Buna karşın, değindiğim bu Joyce etkisi, biçimsel tercihlerden dilin ritmine kadar temel düzeylerde kitapta kendini gizliyor. Ne demek bu? Yazar bilinçli olarak, öykündüğünü açıkça vurguladığı yazarı taklit etmiyor. Kendini kenarda, bugünde, bugünün okuru için çalışan bir yazar olarak konumluyor. Hikâyede “ben” yoğunluğu hayli fazlayken, biçimde de özgürleşmenin peşinde koşuyor ve tutarlı düzeyde kendini gösteriyor.
Üstelik o da pek çokları gibi (büyük bir hayranlık beslediği” Ulysses’le birlikte roman sanatının devrinin kapandığını, bir daha hiçbir romanın Joyce’unki gibi büyük riskler almadığını düşünüyordu. (s.310)
Yani Kaya Genç, Joyce’un gölgesinde kalmıyor. Aksine bu hayranlığı, kendi deneyimini derinleştiren bir entelektüel arka plan olarak kullanıyor. Joyce kitapta bir “üstat”tan çok, yazının sınırlarını zorlamaya teşvik eden, iyi edebiyatın ne olduğunu sürekli hatırlatan bir eşlikçi gibi konumlanıyor. Kaya Genç’in Joyce’u taklitten kaçınması, kitap ile benzer dönemde izlediğimiz bir sinema eseri olan Joachim Trier’in Sentimental Value’sundaki o efsanevi sahneyi hatırlattı. Gustav Borg, geçmişi tek cümlede aklamak istercesine konuşuyor: “Bugünün sanatçıları fazlasıyla ‘küçük burjuva’. Çocuğunu futbol antrenmanına götürür ve bir yandan araç sigortalarını kıyaslarken Ulysses’i yazamazsın. Sanatsal özgürlüğe ne oldu? Sanatçıların özgürlüğe ihtiyacı var.”
Acaba Genç’in tavrı, Gustav Borg’un küçük burjuva diyerek taşladığı çağdaş sanatçıların bu ortak paydasını kabul etmekle ve buradan hareketle, “Ulysses yazmaya çalışmamak” dürtüsüyle ilişkili olabilir mi?
Kitapta sıkça tekrarlanan bir referans olmasa da, Oğuz Atay’ın o tedirgin, içe kapanık ve dünyayla uyumsuz erkeklerinin, Şehir’in baş karakteri Evren ile bir biçimde yeniden hayat bulduğunu söyleyebiliriz. Evren, bana kalırsa romanın en az yüzde seksen oranında öz-kurmaca bir yansıması olarak, korkularıyla, başarısızlık hissiyle ve sürekli ertelenen “olma/olgunlaşma” haliyle dikkat çekiyor, toplumun dayattığı erkeklik normlarına uyamayan bir figür olarak, Atay’ın mirasını bugünün dünyasına taşıyor.
Yetişkinlik bu muydu? Romanımı yazmalıydım. Sunumumu hazırlamalıydım. Hazal’la yapacaklarımızı planlamalıydım. Aralık ayında Münih’te Ela’yı ziyaret etmek için trenin mi otobüsün mü daha iyi bir seçenek olduğunu araştırmalıydım. Yapmam gerekenler listesinin altında boğuluyordum. (s.160)
Romanın bir diğer önemli katmanı ise Avrupa deneyimi. Anlatıcının Amsterdam’a gidişi, metinde sadece coğrafi bir değişim değil, zihinsel bir kırılma anı olarak ele alınıyor. Avrupa, çokça metnin düştüğü bir basitlik olarak idealize edilmiş bir medeniyet vaadi şeklinde değil; sürekli karşılaştırma yapılan, mesafe alınan bir ayna gibi aktarılıyor. Türkiye ise Amsterdam’ın düzeni, bireyselliği ve kültürel özgüveniyle kıyaslanıyor. Ancak bu kıyas, basit bir hayranlık ya da aşağılık kompleksi üretmiyor. Aksine, anlatıcının aidiyet duygusunu daha da karmaşık ve çok katmanlı hale getiriyor. Dönemin, Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakereleri süreci ile paralel bir zaman dilimini işaret etmesi, sözünü ettiğim zihinsel kırılmayı daha da güçlendiriyor. Öyle ki Evren, bir parçası olmaya aday olunan bu dünyanın “bildiğimiz dünyadan” çokça farklılaştığını anlıyor ve “Türkiye’nin Avrupası” olan üniversitesinde kurduğu hayallerin somut bir karşılığı olmadığını görüyor. Yeri gelmişken Cevat Çapan’ın berrak Türkçesiyle, Kavafis’in Kaya Genç’in romanıyla aynı adı taşıyan efsanevi şiirini hatırlayalım: Yeni bir ülke bulamazsın/ başka deniz bulamazsın/ bu şehir arkandan gelecektir…
Sonuç olarak Kaya Genç’in yeni romanı, Türkiye’de öz-kurmaca yazmanın bugün bile ne kadar kırılgan ve riskli bir alan olduğunu güçlü biçimde ortaya koyuyor. Öte yandan yazılması ve yayımlanmasıyla başlı başına cesur işe imza atarak, belki de gelecek onlarcasının önünü açıyor. İlk kitaptan sonra on altı yıllık bir beklemenin ardından gelen bu roman, Kaya Genç’in edebiyatla kurduğu sabırlı ve ısrarlı ilişkinin ürünü.