Kalemi kendisine batırmak pahasına:
Necati Tosuner’in ardından
“Necati Tosuner'in edebiyatımızdaki yerinden söz ederken üzerinde en başta durulması gereken, dile gösterdiği özen ve kısa, yalın anlatma konusundaki ustalığıdır.”
Necati Tosuner (Fotoğraflar: Kadir İncesu)
Necati Tosuner ağabeyin ardından yazmak kolay değil. Sağlığında kitapları hakkında çok yazdım[1], her seferinde yazdıklarım hakkında ne söyleyeceğini merakla bekledim. Şimdi, onun görüşünü alıp hataları düzeltme imkânından yoksunum, bu da ayrıca işi zorlaştırıyor. Belki sadece şu kadarını söylemekle yetinmeliyim. Edebiyatımızdaki, öykücülüğümüzdeki yeri benzersizdir Necati Tosuner’in. Buna dair sık dile getirdiği bir şey vardır. Ne toplumcuların ne de bireycilerin onu kendilerinden saydığını, yeterince toplumcu ya da yeterince bireyci bulunmadığını söylemiştir. Bundan şikâyetçi değildir ama. Ömrü boyunca kendi yolundan gitmiştir – bir keresinde “Romantik toplumcuyum ben” dediğini hatırlıyorum, bu tabiri benimseyip kendine yakıştıran bir başka edebiyatçı olduğunu zannetmiyorum.
Kendini anlatmakla eleştirilmiştir; bundan da şikâyetçi değildir, çünkü kalemi kendisine batırmak pahasına, bunu göze alarak anlatmıştır kendisini. Daha da çarpıcı olansa şu: Yazmanın bir dert yanmak olduğunu kabul etmekle beraber hemen ardından şunu eklemiştir bir yazısında. Sorun, anlatmak istediğinin ne olduğunda değil, bunu karşısındakine nasıl söylerse gereğince aktarmış olacağındadır. Bu nedenle kerelerce yazmıştır metinlerini, ince ince çalışmış, noktanın virgülün yerini, ifadenin yalınlığını, çarpıcı olmasını önemsemiştir.



Kısacık anlatarak, sözü dolaştırmadan derinlerdeki sızıları, sözcüklere dökmenin olanaksız olacağı düşünülen dertleri dile getirmiştir. Edebiyatımızdaki yerinden söz ederken üzerinde en başta durulması gereken, dile gösterdiği özen ve kısa, yalın anlatma konusundaki ustalığıdır. Beri yandan ilk baskısı Kanat Kitap tarafından 2008’de yapılan Kasırganın Gözü’nden itibaren yazdığı romanlarda anlamını hemen ele vermeyen, ancak metni ritmiyle sesiyle de takip ettiğimizde anlamın ya da bizi anlama taşıyacak duyguların görünürlük kazandığı bir anlatımı yeğlediği söylenebilir. Kuşkusuz yine dil coşkuludur, dil özeni üst düzeydedir. Sözcüklerin birbirini buluşu, birbirine dolanışı, edebiyatta esas meselenin anlatılan derdin ne olduğundan önce bu derdin nasıl anlatıldığı olduğunu bize bir kez daha hatırlatır. Bununla birlikte, bu son dönem romanlarında kişisel dertlerin yanında yaşadığı ülkenin, dünyanın aldığı hale isyan, öfke ile yitirilen değerlerden ötürü duyulan kedere eşlik eden susmama hali ve bunları ifade etmek konusunda duyulan içsel baskı ön planda hemen fark edilir.
Bu metinler, önceki yapıtlarıyla şu noktada da benzeşir: Anlatılanlar kişisel, bireysel dertlerdir, ama bu dertlerin toplumsal boyutları da olduğu asla gözden kaçmaz, aksine vurgulanır. Necati Tosuner’in metinlerinde iç dünya alabildiğine keskin biçimde gözlemlenip yara almak pahasına deşilse de ortaya çıkan resim aynı zamanda yaşadığımız toplumun, dünyanın da bir resmi olmuştur. Yeniden “toplumcu mu, bireyci mi?” sorusuna dönersek, bu soruyu anlamsız kılan bir tutumla yazdığını pekâlâ söyleyebiliriz Necati Ağabey’in.

Kendini anlatmak, kendi derdini sürekli kurcalamak insanın kendi üzerine kapanmasına neden olabilir, ama hep böyle olacağı anlamına gelmez. Nitekim Necati Tosuner’in kendiyle bu biçimde yazarak uğraşma mesaisi onun başkalarının dertlerini, sıkıntılarını erkenden fark etme sezgisini güçlendirmiştir. Edebiyat dünyasına ilk adımlarını attığında başka yazarlardan gördüğü desteği unutmaması, genç hatta kendi kuşağından yazarlara ilgisinin sürmesi, yazdıklarını yakından takip etmesi, elinden geldiğince okuyup eleştirmekten kaçınmaması bana ondaki gelişkin duygudaşlığın sonucu olarak görünüyor – kuşkusuz vaktiyle onun yazdıklarına kayıtsız kalmayanlara duyduğu vefa borcunun bir biçimde ödenmesidir bu aynı zamanda.

Kısa bir anma yazısında Necati Ağabeyi anlatmak çok zor, oysa belirttiğim üzere kısa ve yalın anlatmanın belki de Türkçedeki en büyük ustasıdır. Hani, Behçet Necatigil’in bir şiiri vardır, “Yazmaya Orhan Kemal olacaktı” dizesiyle biter. “Necati ağabeyi kısacık anlatmaya da Necati Tosuner olacaktı” diyebilirdik, ama demiyoruz, çünkü anlattı aslında. Son kitabı Gönülde Kitap’ın en sonunda yer alan kısacık yazısını[2] olduğu gibi okumak istiyorum.
“Kendimin ardından söyleyeceğim tek söz kalmıştır. O da şudur: Kendi kulağını çekmeye bile boyu yetişmeyen bir adam, hep en üst katlardaki düşlere uzanmaya çalıştı.
Evet, saçmalığıyla da güzel bulunan. Yalancıktan. Oyunlardan saçmalık oyunu. Kandırdığın çocuk olan kendin. Kendi saçmalığın. Kanmak isteyen çocuk olan kendin. Uysal çocuk olan kendin. Uysal olamayan.
Söndürülmüş yangın yeri çamuru: Başarılmış sayılan ve zavallı. Yitirilmişlerin kazanılmış yanılsaması. Çekici ve aldatıcı ve ürkünç bir eski yangın anısı. Kalıcı iz bırakan derin yara. Yok edilir, yok sayılır, unutulmaz.
Kurak. Çorak. Bozkır kabuklu.
Geçmiş yangın yeri bir ömür.
Sevgiler...”
Karanlık ya da karamsar gelmiş olabilir ömrünü anlattığı bu metin. Ama kısa metinlerde –unutmayalım– her sözcük önemlidir. Hele ki en sona yerleştirilenler. Yani bu yazıdaki şu vurgu: “Sevgiler…”
Necati Ağabey şimdi bütün kısıtlardan azade. Yolu açık, ruhu şâd olsun.
[1] Bunlardan çevrimiçi ulaşılabilecek onlar şunlar: K24’te yayımlanan Gönülde Kitap hakkındaki yazı; Daldaki Kuş hakkındaki yazı; Salgında Öyküler hakkındaki yazı. Gazete Kadıköy’de yayımlanan Sen ve Kendin hakkındaki yazı.
[2] Necati Tosuner, Gönülde Kitap, Alakarga Yayınları, 2025, s. 170.
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 9
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Cici Köpek / Demokrasiler Neden Çöker? / Georges Perec / Komşu / Mikrobiyom / Mualla / Pembe Çamur / Psikanaliz ve Feminizm / Sakalar / Zarif Nezaketsizlikler