• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Bir halk sağlığı bilimcisinin tanıklığı ve sanıklığı:

“Bilim yapmak nasıl oldu da bu denli politik bir eyleme dönüştü?”

Pirolizidin alkaloiti içeren bitkisel ürünler hakkında halkı uyardığı için tazminat davasıyla yüz yüze gelen, Bakanlık projesinin bulgularını açıkladığı için yargılanan Bülent Şık anlatıyor: Piyasa bilimi nasıl şekillendirir?

Bülent Şık

ASLI GÜNEŞ

@e-posta

SÖYLEŞİ

30 Nisan 2026

PAYLAŞ

“Kurşuna Karşı Bir Öğün” raporunda, çocukların kurşuna maruz kalmasını sadece teknik bir çevre kirliliği sorunu olarak değil; yoksulluk, gıda güvencesizliği ve eğitim adaletsizliğinin kesiştiği bir “yapısal ve yavaş şiddet” biçimi olarak tanımlıyorsun. Bilimsel literatürde maruziyet için güvenli bir alt sınırı bulunmayan bu nörotoksinin, özellikle yoksul çocukların “sınıf atlama” şansını hücresel düzeyde ellerinden aldığını ve bu durumun bir “nörotoksik miras” olarak nesiller arasındaki adaletsizliği derinleştirdiğini savunuyorsun. Binlerce gelişim bozucu madde arasından neden özellikle kurşunu “turnusol kâğıdı” olarak seçtin? Kurşuna nasıl maruz kalıyoruz ve maruz kalan çocuk sayısına dair bir tahmin var mı? Önerdiğin “ücretsiz okul yemeği” politikası, çocuk beynini hedef alan bu sessiz kuşatmayı biyolojik ve kamusal düzeyde nasıl yarabilir?

Kurşunu özellikle seçmemin nedeni; onun çocuk sağlığı, çevre kirliliği, yoksulluk, gıda güvencesizliği ve eğitim adaletsizliği arasındaki bağı çok çıplak biçimde göstermesi. Kurşun için güvenli bir maruziyet düzeyi yok; düşük dozlardaki kronik maruziyet bile çocukların beyin gelişimini, öğrenme kapasitesini, dikkatini ve davranışlarını olumsuz etkiliyor. Üstelik bu risk toplum içinde eşit dağılmıyor. Yoksul çocuklar daha kirli çevrelerde, daha eski konutlarda, daha zayıf altyapıyla ve daha güvencesiz beslenme koşullarında yaşadıkları için kurşuna daha fazla maruz kalıyor. Çocuklar metabolizmalarındaki farklar nedeniyle daha hassas zaten. Örneğin yetişkinlerde yutulan kurşunun yaklaşık % 3-10’u emilirken, çocuklarda bu oran % 40–50 düzeyine çıkabiliyor; çocuk bir de yetersiz beslenme sorunu yaşıyorsa, bu durumda emilim % 100’e kadar çıkıyor. Ülkemizde çocukların üçte birinin okula aç gittiğini hatırlatmak isterim.

Maruziyet kaynakları epeyce çok. İçinde Türkiye’nin de yer aldığı 25 ülkede yürütülen 2024 tarihli bir araştırma var. Bu araştırmada ülkemizdeki metal gıda kaplarının % 67’sinde, seramik kapların % 53’ünde, yüzey/duvar boyalarının % 70’inde ve oyuncakların % 29’unda referans düzeyin üzerinde kurşun saptanmış. Bunlar çok yüksek oranlar. Çocukların kandaki kurşun düzeyine ilişkin tahminler farklı olsa da, bir çalışmada 0-14 yaş grubunda yaklaşık 6,3 milyon çocuğun kurşun maruziyeti açısından risk altında olabileceği belirtiliyor. Ancak kesin sayıyı bilmiyoruz, çünkü çocuklarda kandaki kurşun seviyesini belirlemeye yönelik bir tarama programı uygulanmıyor ülkemizde.

Bütün bu nedenlerle kurşun benim için bir “turnusol kâğıdı”: Bir toplum çocukları kurşundan koruyamıyorsa, diğer gelişim bozucu toksik maddeler karşısında da yeterli kamusal koruma sağlayamıyor demektir. Malcolm Ferdinand, Dekolonyal Bir Ekoloji isimli kitabında, “İnsanlar bedenleri aracılığıyla dünyanın iz taşıyıcıları ve izleyicileridir” der ve ekolojik krizi yalnızca doğanın tahribatı olarak değil; bedenlerin sömürgecilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, kapitalist üretim ve çevresel yıkım içinde nasıl kurulduğu sorusu olarak ele alır. Ferdinand, “dünyada bir beden oluşturmak” ifadesiyle bedeni dünyadan ayrı, kapalı bir varlık gibi değil; gıda, üretim, tüketim, emek, çevre, toplumsal eşitsizlik ve ekosistemlerle ilişkili bir düğüm olarak düşünmeyi önerir. Çocuk bedeninde kurşunun izini aramak benim için de böyle bir şey.

Ücretsiz okul yemeği önerisi de tam burada önem kazanıyor. Demir, kalsiyum ve çinko eksiklikleri çocuklarda kurşun emilimini artırıyor; düzenli, nitelikli ve ücretsiz bir okul öğünü bu biyolojik kırılganlığı azaltabilir. Ama mesele yalnızca beslenme değil. Okul yemeği, yoksul çocukların bedenini toksik kimyasal maruziyeti karşısında güçlendiren, öğrenme kapasitesini destekleyen ve eğitimde eşitliği somutlaştıran, kamusal bir müdahaledir. Yani çocuk beynini hedef alan bu sessiz ama yıkıcı kuşatma, hem çevresel kaynakların denetimiyle hem de her çocuğa sağlıklı beslenme hakkı tanıyan güçlü sosyal politikalarla aşılabilir. Raporda da bunları anlatmaya çalıştım.

Bu çok değerli bir araştırma. Çıktıları da basında epeyce yer aldı. Ama ben bu raporda bilim insanının rolüne ilişkin söylediklerini tartışmak istiyorum. Örneğin “ihtiyatlılık ilkesi”… Nedir bu ilke? Ve bilim insanları için neden önemli?

İhtiyatlılık ilkesi, insan ya da çevre sağlığına zarar veren bir etkenin, örneğin bir toksik kimyasal maddenin yol açabileceği zararlar konusunda bilimsel belirsizlik tamamen ortadan kalkmamış olsa bile kamusal önlem alınması gerektiğini ifade eder.

Yani “zararlı olduğu kesinleşsin, sonra önlem alırız” demek yerine, çocuklarda nörogelişim bozucu veya hormonal sistem bozucu toksik maddelerin yol açtığı sağlık zararları gibi geri dönüşü olmayan ya da telafisi zor durumlar söz konusu olduğunda erken harekete geçmeyi savunur. Kim harekete geçecek peki? Elbette toplum, kamu kurumları ve karar vericiler. Bilim insanının asli rolü de burada belirir bence; uzmanlık bilgisinin toplumsal sonuçları olduğunda kamusal alana müdahil olan kişidir bilim insanı. Ancak bu ilkenin önlem alma sorumluluğunu esas olarak kamu otoritelerine yüklediğini vurgulamalıyım; bilim insanının rolü ise belirsizlikleri dürüstçe ortaya koymak, tehlikeyi görünür kılmak ve karar vericileri uyarmaktır. Aslında bu bağlamda bile bilim yapmak nötr değil, epeyce politik bir faaliyettir. Ancak bilimsel çalışmalardan elde edilen bilgiler “doğruluk ve kesinlik” açısından epeyce tartışmalı olabilir. Bilimsel bilgi çoğu zaman net değildir ya da neden-sonuç ilişkisi kurmayı zorlaştıran epeyce karıştırıcı faktör vardır. Kurşun gibi nörotoksik maddelerde düşük doz etkileri, karışım toksisitesi, uzun vadeli sonuçlar ve veri boşlukları olabilir örneğin. Fakat bu belirsizlik, raporda da vurguladığım gibi beklemek için değil, harekete geçmek için gerekçedir; nörogelişimsel zarar ortaya çıktıktan sonra bunu geri çevirmek çoğu zaman mümkün değildir çünkü. Bu nedenle, bilim insanının rolü yalnızca “kanıtlar toplandıktan, neden-sonuç ilişkisi net bir şekilde gösterildikten sonra konuşmak” değil; tehlikenin ana hatları yeterince belirginleştiğinde toplumu, kamu kurumlarını ve karar vericileri uyarmaktır.


“BİLİMSEL BELİRSİZLİK, HAREKETE GEÇMEK İÇİN GEREKLİ BİR GEREKÇEDİR; BEKLEMEK İÇİN DEĞİL.”


Böyle deyince, “Ne var ki bunda, apaçık bir şey bu” denebilir ama ne yazık ki öyle değil. Bilim insanları kamusal sorunlara müdahil olma konusunda son derece çekingendir. Bu çekingenlik sadece iktidar baskısı, siniklik ya da konforlu alanlarda kalmayı tercih etmekle de ilgili değil; kanımca geçtiğimiz yüzyılın bilim felsefesinde modern fiziğin tayin edici rolüyle de ilgili. Fizikten türetilmiş dar bir bilim anlayışı, yani kesinlik, tekil nedensellik, kontrollü deney ve evrensel yasa idealini merkeze alan anlayış, özellikle düzenleyici kurumlarda ve bazı akademik çevrelerde hâlâ etkili, hâlâ çok geçerli. Oysa bu anlayış; halk sağlığı, ekoloji, gıda güvenliği ve beslenme gibi çok etkenli, bağlama duyarlı ve olasılıksal nedensellik içeren alanları kavramakta çok yetersiz kalır. Çünkü bu alanlarda sorun çoğu zaman tek bir deneyle kapanmaz; kanıtlar zaman içinde, farklı çalışmaların birbirini desteklemesiyle birikir. Fakat düzenleyici kurumlar kesinlik eşiğini çok yükseğe koyduğunda, önlem almak için gereken süre çocukların zarar görmesi pahasına uzar.

Kurşun dışında bu durumu klorpirifos örneğinde de görebiliriz. Klorpirifos 1965’te kullanıma girdi; insanlarda kolinesteraz inhibisyonu gibi sinir sisteminde ölçülebilir biyolojik etkiler oluşturabildiğini gösteren erken çalışmalar 1970’lerde yayımlandı; çocuklarda nörogelişimsel etkilerine ilişkin güçlü literatür ise özellikle 1990’lardan itibaren iyice belirginleşti. Klorpirifosun çocuklarda yol açtığı zararlara işaret eden çok sayıda yayına rağmen, kullanımı, örneğin AB ülkelerinde ancak 2020’de yasaklanabildi; çünkü kullanım izni veren ulusal ve uluslararası kurumsal otoriteler uzun süre “kesin kanıt” bulunmadığını savundu. Koruyucu ve önleyici eyleme geçmedeki on yıllara yayılan bu gecikme, ihtiyatlılık ilkesinin neden hayati olduğunu gösteren örneklerden sadece biri. Bu toksik madde bugün hâlâ birçok ülkede kullanılıyor. Türkiye’de de 2020’de yasaklanmasına rağmen hâlâ kullanıldığını not düşmeliyim.

Benim açımdan ihtiyatlılık ilkesi, bilim insanının toplumsal sorumluluğuyla, “kim için bilim yapıyoruz?” sorusuna verdiği yanıtla ilgili bir mesele. Bir toksik madde çocukların üreme sağlığını, hormonal sistemlerini ya da beyin gelişimini tehdit ediyorsa; bu tehdit yoksul ve yetersiz beslenen çocuklar ya da toplumun başka kırılgan kesimleri için daha ağır sonuçlar doğuruyorsa, bilim insanı sadece laboratuvarların ya da akademik yayın dünyasının sınırları içinde kalamaz. Kalmamalıdır. Belirsizlikleri dürüstçe ifade ederek ama tehlikeyi de küçültmeden kamusal tartışma açmak zorundadır. Çocuklarda gelişim bozucu toksik maddeler örneğinde olduğu gibi, çoğu durumda geç kalmanın bedeli bireysel değil, toplumsaldır; hatta nesiller arasıdır.

Bir bilim insanı kesinlik olmaksızın da kamuoyunu uyarmakla yükümlüyse, Türkiye’de ve dünyada akademinin giderek artan biçimde proje finansmanına, yayın metriklerine ve endüstri ortaklıklarına bağımlı hale gelmesini nasıl yorumlayacağız? Bu koşullarda “kamusal fayda” ilkesini savunan bir bilim insanı kurumsal baskılarla nasıl baş edebilir? Sen bizzat bu baskıları yaşadın mı?

Sözünü ettiğin bağımlılık ilişkisini, bilimsel özerkliğin piyasa rasyonalitesi tarafından aşındırılması olarak anlıyorum. Ama “aşınma” deyince sanki bilimsel kurumların geçmişte saf, tarafsız ve bütünüyle kamusal bir niteliği vardı da, bu sonradan dışarıdan bozuldu gibi anlaşılabilir. Ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Bu aşınma yalnızca dışarıdan içeriye doğru işlemiyor; iki yönlü bir süreç. Hatta bir bakıma bilim insanı da bu aşınmanın faili haline geliyor.

Akademik faaliyetin ana belirleyicisi büyük ölçüde kamusal faydadan bireysel performans ölçütlerine kaydı. Bugün bilim insanının değeri giderek daha fazla proje fonları, yayın ve atıf sayıları, endüstriyle kurulan işbirlikleri, kurumsal sadakat ve özellikle Türkiye gibi ülkelerde siyasal iktidara uyum beklentileri üzerinden ölçülüyor. Her yıl hemen her alanda, çoğu yalnızca birkaç kişi tarafından okunan çok sayıda makale yayımlanıyor. Bunun ciddi bir sorun olduğu sık sık söyleniyor ama akademik sistem hiçbir sorun yokmuş gibi aynı üretim rejimini sürdürmeye devam ediyor.


“BENİM AÇIMDAN İHTİYATLILIK İLKESİ, BİLİM İNSANININ TOPLUMSAL SORUMLULUĞUYLA, ‘KİM İÇİN BİLİM YAPIYORUZ?’ SORUSUNA VERDİĞİ YANITLA İLGİLİ BİR MESELE.”


Böyle bir düzende bilim insanından çoğu zaman risk almaması, sorun çıkarmaması, bulguların politik sonuçlarını görünmez kılması ve kariyerini tehlikeye atmaması bekleniyor. Bu beklenti açık bir sansür biçiminde işlemese bile, güçlü bir otosansür ve uyum mekanizması yaratıyor. Sonuçta bilim, kamusal faydayı önceleyen bir faaliyet olmaktan uzaklaşıp fonlanabilir, ölçülebilir, puanlanabilir ve kurumsal olarak sorun çıkarmayan bir performans alanına dönüşüyor. Bu da bilimsel özerklik ve halk sağlığı, gıda güvenliği, çevresel riskler ya da en önemlisi işçi sağlığı ve güvenliği gibi alanlarda kamusal uyarı yapma sorumluluğunu ciddi biçimde zayıflatıyor.

Oysa halk sağlığı, gıda güvenliği, çevre kirliliği ve çocuk sağlığı gibi alanlarda bilimsel bilgi yalnızca akademik dolaşım için üretilemez. Bir araştırma, insanların içtiği suda, yediği gıdada, soluduğu havada toksik maddeler olduğunu gösteriyorsa, bu bilgi kamuoyundan saklanamaz. Elbette bilim insanı belirsizlikleri dürüstçe söylemeli ama belirsizliği susmanın gerekçesi haline getirmemeli. Çünkü burada susmanın da bir politik sonucu vardır. Susmak çoğu zaman mevcut zararın sürmesine hizmet eder.

Bülent Şık mahkemede.

Benim kendi deneyimim de bu baskıların soyut olmadığını gösteriyor. Sağlık Bakanlığı’nın 2011-2016 yılları arasında yürüttüğü, ülkemizin çevresel kirlilik açısından en sorunlu bazı bölgelerinde karsinojenik maddelerle sağlık etkileri arasındaki ilişkiyi araştıran projede yer aldım; elde edilen sonuçlar gıda ve su örneklerinde ciddi kirlilik bulgularına işaret ediyordu. Bu sonuçların kamuoyuyla paylaşılması gerektiğini savunduğum ve yazı dizisiyle açıkladığım için yargılandım; “göreve ilişkin sırrı açıklama” suçlamasıyla 1 yıl 3 ay hapis cezası aldım. Yedi yıla yayılan bir hukuk mücadelesinden sonra Yargıtay’da beraat ettim. Ama bu karşılaştığım tek baskı da değil.

Son yıllarda da benzer bir süreci bitkisel çaylar, kekik suyu, polen ve polen içeren ürünler hakkında yazdığım uyarıcı yazılar konusunda yaşıyorum.

Bahsettiğin ikinci süreç bence çok daha çarpıcı bir şeye işaret ediyor. Bitkisel ürünler, doğal takviyeler, arı ürünleri… Bunlar artık küresel ölçekte milyarlarca dolarlık bir sektör. “Doğal olan iyidir, geleneksel olan güvenlidir” söylemi bu sektörün ana pazarlama dili haline geldi. Sosyal medya influencer’ları, bazı sağlık profesyonelleri ve zaman zaman akademisyenler de bu dilin taşıyıcısı oluyor. Peki bilim burada ne diyor? Öte yandan, bu piyasanın kendisiyle çelişen bilimsel bulgulara ve uyarılara karşı son derece agresif bir tutum geliştirdiğini sen bizzat yaşadın. Kanıt yükümlülüğü tersine çevriliyor; “zararını kanıtla” değil, “güvenli olduğunu kanıtla” ilkesi geçerli olmalıyken, tam tersi işliyor. Bu süreçte neler yaşadın?

Dava sürecini anlatabilirim ama biraz mahcubiyet duyuyorum. Çünkü çok sayıda insan yıllardır süregelen bir adaletsizlik ve çok ağır hak ihlalleriyle karşı karşıya. Meseleyi bireysel olarak yaşadığım mağduriyet üzerinden değil de, şuradan kurmak isterim: Çocuk beslenmesi ve sağlığı gibi kritik önemde bir konuda bile bir bilim insanı olarak söz alamayacaksak ve olası risklere dikkat çekemeyeceksek, çocuklar için tehdit oluşturabilecek bir duruma göz yummuş oluruz. Dava konusuna bu çerçevede bakarak şunları söyleyebilirim.

Kemal Gökhan

Pandemi döneminde Bianet’te bir dizi uyarıcı yazı yazdım. Dava konusu da bu yazılarla ilgiliydi. Bu yazılarda bitkisel ürünlerin ve arı ürünlerinin çoğu zaman “doğal”, “geleneksel” ya da “destekleyici” ifadeleriyle pazarlanmasının, onların otomatik olarak güvenli olduğu anlamına gelmediğini vurguladım. Polen, bitki çayları ve bazı bitkisel preparatlar pirolizidin alkaloitleri gibi çok yüksek derecede toksik etkili bileşikler içerebiliyor. Bu maddeler özellikle karaciğer üzerinde toksik etki gösteriyor ve zamanla kansere yol açıyor. Özellikle de hamileler, çocuklar, yaşlılar, kronik hastalar ve karaciğer hastaları için daha büyük risk oluşturuyor. Pandemi döneminde bitkisel çayların, kekik suyunun, polen başta olmak üzere çeşitli arı ürünlerinin virüsle savaştığı iddiasıyla bu ürünlerin satış hacminde patlama yaşandı. Bazı bilim insanları, üstelik tıp kökenli olanlar, sosyal medya ünlüleri bu ürünlerin tanıtımında rol aldı. Günümüzde sosyal medya firmaların ana reklam alanı ve en küçük bir kontrol dahi yok. Ürünlerin denetimsiz biçimde internet satış portallarında, şirket sayfalarında ve sosyal medya mecralarında pazarlanması başlı başına bir sorun. Pandemi döneminde ve sonrasında Bianet’te yazdığım yazılarda da bu soruna dikkat çekmeye çalıştım. Bu konuda 2021 yılında yazdığım bir yazıdan rahatsız olan bir şirket, Bianet’e ihtarname göndererek yazının siteden kaldırılmasını istedi. Bianet’teki editörlerle ve avukat arkadaşlarla yazdığım yazıya baktık; yazının hiçbir yerinde ne bir şirket adı geçiyor ne de ihtarname gönderen şirkete dair tek bir ima var. Sonra bir de Bianet’e gönderilen ihtarnamenin 5. ve 6. maddelerindeki tehditlere baktık ve hakikaten ne diyeceğimizi şaşırdık.

Mevzuatta 2 yaşın altındaki bebekler için takviye edici gıda üretilemeyeceği ve piyasaya arz edilemeyeceği; ayrıca küçük çocuklara yönelik arı poleni, arı sütü, propolis gibi ürünlere onay verilmeyeceği belirtilmesine rağmen; pratikte hamilelere, bebeklere ve küçük çocuklara yönelik tüketim önerilerine yaygın biçimde rastlanabiliyor. Benim dikkat çektiğim mesele, yasal sınırlamalar ile piyasadaki fiilî uygulama arasındaki boşluğun çocuk sağlığı için tehdit olduğuydu. Yazıda dile getirdiğim görüşler özetle böyleydi. Ayrıca, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin ve Almanya Federal Risk Değerlendirme Enstitüsü’nün bu konudaki açıklamalarıyla, konuyla ilgili akademik literatürden çok sayıda örneğe de yer verdiğim bir yazıydı. Bütün bunlara rağmen yazının bilimsel olmadığı söylenebildi ihtarnamede.

Yazıyı kaldırmadık tabii ama aradan 5 ya da 6 ay geçtikten sonra bir internet ünlüsü sosyal medyada bana sataştı. Ben sosyal medyada tartışmaya girmemeye dikkat ediyorum, ancak bir yanıt vermem gerekliydi. Kim olduğuna, kurduğu internet sitesine baktım ve sitenin çeşitli gıda ürünleriyle ilgili tüketim önerileriyle dolu olduğunu gördüm. Bitkisel ürünler ve polen dahil olmak üzere, çeşitli ürünler hakkında sağlığa hiç de uygun olmayan tüketim önerileri var. Sosyal medyadan bu sağlıksız önerilere dikkat çeken ve eleştiren bir yanıt verdim. Sonra kıyamet koptu. Sosyal medyada kanımca bir dünya trol hesap üzerinden bir saldırı başladı bana; hemen arkasından da firma yetkilileri ve avukatları devreye girdi. Onlara basitçe şunu söyledim: “Satışa sunulan ürünlerde sağlık riski söz konusuysa, bunu bilmek tüketicilerin hakkıdır; üstelik sosyal medya ünlüleri vasıtasıyla bir ürün için tüketim tavsiyesi vermek de yasal değildir. Örneğin bebek ve çocuklar için riskli olan bir ürün için hangi gerekçeyle tüketim önerileri yapılıyor?” dedim. Firma sosyal medya ünlüsüyle ilişkisini reddetti; hemen akabinde de bir yazılı açıklama yaptı. Ben de o açıklamaya yanıt yazdım ve iş büyüdü. Nihayetinde, yazılarımın bilimsel olmadığı ve şirketlerinin kârını düşürdüğü iddiasıyla hakkımda tazminat davası açıldı. Dava sürecinde avukat arkadaşlar firmanın ilgili sosyal medya ünlüsüyle reklam ilişkisi olduğunu ve bu ilişki nedeniyle Ticaret Bakanlığı’na bağlı Reklam Kurulu’ndan pek çok kez ceza aldıklarını ortaya çıkardılar. Dünyadaki ve ülkemizdeki mevzuata göre, polen ve polenden mamul ürünler 2 yaşından küçük bebek ve çocuklar için üretilemiyor; yani bu yaş grubunda bu tip ürünlerin üretimi de, tüketim önerisinde bulunmak da yasak. Ancak sadece dava açan firmanın değil, pek çok firmanın temsilcisinin internet satış portallarında hamilelere ve bir yaşından küçük çocuklara her gün kaşık kaşık polen yedirebilirsiniz önerisinde bulunduklarını belgeledik; bu belgeleri mahkemeye sunduk. Dava sürecinde halk sağlığı alanında çalışan bir akademisyen ve bir mali uzmandan bilirkişi raporu geldi. Mali bilirkişi firmanın yazdığım yazı dolayısıyla zarara uğradığını iddia etti. Bir yazı ile zarar arasında en küçük bir illiyet bağı kurmadan böyle bir sonuca varabildi. Ancak daha vahimi, halk sağlığı bölümünde akademisyen olan kişinin raporuydu. Yazdığım yazıların bilimsel olmadığını, yazılarımda dile getirdiğim görüşlerin bilimle ilgisi olmadığını ifade etti raporunda. Tek kelimeyle dehşet içinde kaldım. Çünkü bir ürün, örneğin polen ya da kekik suyu ya da bitkisel bir çay eğer pirolizidin alkaloitlerini içeriyorsa, o ürünü düzenli tüketmeniz durumunda ciddi karaciğer sorunları yaşamanız kaçınılmazdır.

Bu bilgi tıbben nettir, kesindir. Bu açık gerçeğe rağmen yazılarımın bilimsel olmadığı söylenebildi. Mevzuata göre yasak olmasına, akademik literatürde esaslı bir görüş birliği olmasına rağmen, bebeklerin ve küçük çocukların pirolizidin alkaloitlerini içerme olasılığı olan ürünleri tüketmelerinin bir sağlık zararına yol açmayacağı söylenebildi.

Devletin artık bir şekilde moderatör şirkete dönüştüğü, bilim karşıtlığının ve anti-entelektüalizmin toplumu pençesine aldığı bir dönemdeyiz.

Bu dava, açık bilimsel gerçeklere dayanan halk sağlığı uyarılarının bile, ticari çıkarlarla çatıştığında bilim insanları (ya da gazeteciler, hak savunucuları…) için nasıl hukuki baskıya dönüşebildiğini gösteriyor. Burada zarar gören yalnızca bir bilim insanı değil tabii; toplumun sağlık riskleri hakkında doğru bilgiye erişme hakkı da zarar görür. Dolayısıyla polen davası benim açımdan kişisel bir mesele değil; bilimin kimin için yapıldığı, bilimsel bilginin kamusal alanda ne kadar özgürce dolaşabildiği ve çocukların, hastaların, hamilelerin piyasa karşısında nasıl korunacağı meselesidir.


“KAMUSAL FAYDAYI AKADEMİK KARİYER ÖLÇÜTLERİNİN ÜSTÜNDE TUTAN BİR BİLİM ETİĞİNİ SAVUNMAK VE BUNA GÖRE DAVRANMAK GEREKİR.”


“Kurumsal baskıyla nasıl baş edilir?” soruna kolay bir yanıt veremem. Her şeyden önce çelikten sinirlerim yok. Bir davayla karşı karşıya kalınca, canımın sıkılmadığını, kaygılanmadığımı ya da öfke duymadığımı söyleyemem. Bedel ödemeden olmuyor, biliyorsun. Ancak baskıyla baş edebilmemizde üç şeyin önemli olduğunu düşünüyorum: Birincisi, bilim insanı kendi çalışmasının toplumsal sonuçlarını görmezden gelmemeli. Bu hem vicdani hem etik bir sorumluluk bence; bu sorumluluktan kaçındığımızda kendimizle kurduğumuz ilişki zarar görüyor ya da Hannah Arendt’in Sokrates’ten hareketle tarif ettiği, insanın kendi kendisiyle yürüttüğü o “sessiz diyalog” sekteye uğruyor.

İkincisi, yalnız kalmamalı; meslek örgütleriyle, hak savunucularıyla, gazetecilerle, hukukçularla ve yurttaş inisiyatifleriyle dayanışma içinde olmalı. Zaten kamusal alanda, müdahil bir bilim insanı olarak sorunların içindeyseniz yalnız kalmıyorsunuz ve bu gerçekten çok güç verici bir şey. Sağlık Bakanlığı’nın açtığı davadan hapis cezası aldıktan birkaç gün sonra İstanbul’da vapurla Kadıköy’e geçiyordum. Bir yandan işsizlik var, bir yandan da ceza durumu; öyle kara kara düşünürken bir kadın ve erkek yanıma geldi. “Bülent Hocam” dediler, “Evet” dedim; “Yaptığınız şey için size çok teşekkür ederiz, iyi ki varsınız hocam!” dediler; birbirimizle kucaklaştık ve gittiler sonra. Sonra ben aynı yere yeniden oturdum ama artık biraz önceki gibi kara kara düşünen kişi değildim.

Üçüncüsü, kamusal faydayı akademik kariyer ölçütlerinin üstünde tutan bir bilim etiğini savunmak ve buna göre davranmak gerekir. Bu belki de en zor olanı; çünkü bazı şeylerden vazgeçmeyi, bazı fırsatları reddetmeyi, bazı konfor alanlarından çıkmayı gerektiriyor. Uygun bir örnek olur mu, bilmiyorum ama Herman Melville’in Kâtip Bartleby öyküsündeki o meşhur cümleyi hatırlatıyor bana: “Yapmamayı tercih ederim.” Bazen bilim insanının da fon, kariyer, sessizlik ya da kurumsal uyum beklentileri karşısında bunu söyleyebilmesi gerekiyor. Bu tutuma çok değer veriyorum; çok önemli bence.

Anlattıkların bir bilim insanının kişisel deneyimi olarak son derece çarpıcı. Ama bunların münferit vakalar olmadığını da biliyoruz. Piyasanın bilimi şekillendirmesi, kamusal bilgiye erişimin kısıtlanması, uzmanların susturulması ya da itibarsızlaştırılması… Bütün bunlar aslında çok daha geniş bir çöküşün parçaları. Kamusal hayatın bütün alanlarında, siyasette, hukukta, basında, akademide giderek derinleşen bir erozyondan söz ediyoruz. Sen bu erozyonu gündelik hayatında, bilim insanı olarak nasıl hissediyorsun? Ve bu tablo karşısında “yine de buradayız, yine de savaşıyoruz” diyebilmek için neye tutunuyorsun?

Kamusal hayattaki bitmek bilmeyen erozyondan elbette bilimsel kurumlar da payını aldı; bazı açılardan bilimsel kurumların bu aşınmada büyük bir rol oynadıkları bile söylenebilir. Ancak toplumun bilimsel bilgiye, doğruluğu ve kesinliği üzerinde kafa yorulmuş ve bir muhakeme sürecinden geçmiş bilgiye her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Öte yandan toplumsal hayatta “anti-entelektüalizm” olarak tarif edilen bir tutumun da giderek yaygınlık kazandığı da aşikâr.

Anti-entelektüalizm; bilim insanlarına, entelektüellere, akademik dünyaya ve teoriye karşı duyulan sistematik güvensizlik, küçümseme veya düşmanlık olarak tanımlanır. Bu tutum, bilginin pratik faydasına (piyasa, para, güç, somut teknoloji) odaklanırken, teorik veya eleştirel düşünceyi “hayattan kopuk” ve “gereksiz” olarak niteler. Bilimsel çalışmaları yalnızca “pratik fayda” ve “hayata değme” kriteriyle değerlendiren, kuramsal bilgiyi veya temel bilimleri değersizleştiren bu tutumun felsefi ve bilimsel literatürdeki kökleri epeyce eskidir. Oysa bu çok toptancı ve sorunlu bir yargıdır: Bilginin birikimli ve ilişkisel doğasını ve uzun vadeli etkilerini göremeyen bir akıl tutulmasına delalet eder. En basit örnek, bugün gündelik hayata dahil olan pek çok teknolojik ürünün, neye yarayacağı belirsiz, teorik çalışmalardan türemiş olmasıdır. Ancak bu akıl tutulmasının asıl zararı; edebiyat, felsefe, sosyoloji başta olmak üzere, sosyal bilim ve sanat alanlarında yapılan, hayata “değer ve anlam” katan çalışmaların da gereksiz bir hale geldiğine dair günden güne güçlenen ve üstelik akademik camiada güçlenen algıyı pekiştirmesinde yatar.

Her şeyi ya 7/24 iş bağlamında düşünür hale geldik; ya da artık içselleştirilmiş bir akılsallık hali, hayatımızı belirleyen ana tutum haline gelen “kendine yatırım yap, ânı yaşa, her an verimli ol…” baskısı altında koşturur olduk. Bu durum; insanda kendi hayatı da dahil olmak üzere, her şeyi bir “araç”, bir “nesne”, bir performans olarak görme eğilimi yaratıyor. Akademik hayat da bu akıl tutulmasından bağışık değil elbette…

Ne var ki, anti-entelektüalizmi çok ciddiye almalıyız; günümüz faşizan-popülist hareketlerin ana yakıtlarından biri çünkü. Son on, on beş yıl içinde toplumsal hayatı dönüştüren sosyal medya da bu yakıtın alevlendiği temel ortam. Anti-entelektüalizmin günümüzdeki yansıması, özellikle dijitalleşmeyle birlikte “uzmanlığın ölümü” ve “hakikat sonrası” (post-truth) olarak adlandırılan süreçlerle iç içe geçmiş görünüyor. Bu durumun bilim insanlarına, entelektüellere ve kuramsal bilgiye duyulan güvensizliği marjinal bir görüş olmaktan çıkarıp ana akım bir sosyal refleks haline getirdiğini düşünüyorum.

Elimizden geldiğince karşı çıkmalıyız bu duruma. Hannah Proctor’un Tükenmişlik adını taşıyan, siyasi yenilgi halinin açığa çıkardığı duygusal deneyimleri ele aldığı, nefis bir kitabı var. Kitabın sonlarında durum ne kadar ümitsiz de olsa, eyleme geçmek için umuda ihtiyacımızın olmadığını söyler. Rosa Luxemburg’dan Victor Serge’ye, dehşet verici koşullarda olmalarına rağmen dünyanın renklerine gözlerini; fısıltısına, hışırtısına kulaklarını kapamayan insanlardan söz eder ve şöyle der:

“Zihnimiz (ve bedenimiz) cehennemi andıran koşullarda yaşasa da hepimiz hâlâ yeryüzündeyiz ve burada her şeyin yeniden, başka bir biçimde kurulma ihtimali hâlâ var.”

Der ama hızını alamaz ve sonra 2022 yılında kaybettiğimiz, Gecekondu Gezegeni isimli o harikulade kitabın yazarı Mike Davis’in sözleriyle bitirir kitabını: “Umutla savaşın, umutsuzlukla savaşın; fakat her durumda bütün varlığınızla savaşın.”

Anlattıkların piyasanın bilimi nasıl şekillendirdiğini çok somut biçimde ortaya koyuyor. Ama bu tablo aslında çok daha sistematik bir şeye işaret etmiyor mu? Jeffrey Epstein’ın MIT Media Lab başta olmak üzere dünyanın en prestijli araştırma kurumlarına yaptığı bağışlar gün yüzüne çıktığında, akademinin ahlaki çöküşüne dair ciddi bir tartışma başladı. Epstein davası bir istisna mıydı, yoksa piyasayla bütünleşen akademinin kaçınılmaz varış noktası mıydı? Sen kendi deneyiminden yola çıkarak ne dersin? Bilim insanının kurumsal baskı karşısında “yapmamayı tercih ederim” diyebilmesi için ne tür bir güvenceye ihtiyacı var ve bu güvence mümkün mü bugün?

Epstein davasının bir istisna olduğunu düşünmüyorum. Akademik kurumlar ve bilim insanları ile şirket suçları arasındaki ilişki yeni değil. Epstein örneği, pedofili gibi herkesin nefret ettiği bir suçu maddi zenginliğin, statünün ve kurumsal ilişkilerin sağladığı imkânlarla yıllarca sürdürebildiği için bu kadar görünür oldu; dolayısıyla onun bilimsel kurumları ve bilim insanlarını fonlaması da büyük bir skandala dönüştü.

Eylül 2004’te Harvard Üniversitesi’nde verilen özel bir akşam yemeğinde Epstein, bilim ve düşünce dünyasının önde gelen insanlarıyla aynı masada. Fotoğraftakilerden bazıları: Lee Smolin, Alan Guth, Steven Pinker, Craig Venter, Daniel Dennett.

Oysa çevresel kirletme, toksik sömürgeleştirme, mekânsal adaletsizlik, yoksulluk, göçmenlik ve mültecilik gibi alanlarla ilgilenmeye başladığınızda, bilim kurumlarına fon sağlayan kimi şirketlerin suç olarak görülmesi gereken faaliyetleri zaten açık seçik görünür hale gelir. Üstelik mesele yalnızca doğrudan suç sayılabilecek faaliyetlerle de sınırlı değildir. Şirketler araştırma gündemlerini, hangi soruların sorulacağını, hangi risklerin görünür kılınacağını ve hangi zararların geri planda bırakılacağını da etkileyebilir.

Bu yüzden, Epstein davası akademinin dışarıdan bir kötülük tarafından istismar edilmesi değil; paranın kaynağını, fon ilişkilerini ve kurumsal itibarı sorgulamayan bir akademik düzenin çıplak biçimde görünür hale gelmesi bence. Sorun tek bir kişinin ahlaki çürümesi değil; bilimin kamusal fayda yerine sermayeyle, prestijle ve kurumsal çıkarlarla giderek daha fazla iç içe geçmesidir.

2019 yılında, The Conversation adlı bilim sitesinde, “Büyük şirketler akademik araştırmalara fon sağladığında, gerçek genellikle en son ortaya çıkar” başlığını taşıyan bir yazı yayımlandı. Yazıda akademik kurumları mali olarak destekleyen sektörlerin akademik özgürlük üzerindeki en önemli etkilerinden birinin araştırma sürecinin daha en başında, yani hangi soruların sorulacağını belirleme aşamasında ortaya çıktığı dile getirildi. Yazıda, sektör ya da şirket kaynaklı araştırma finansmanının, araştırmacıları çoğu zaman sponsor ürünlerin yararlarını öne çıkaran, zararlarını ise görünmez kılan ya da ikincilleştiren konulara yönlendirebileceği belirtildi. Böylece bağımsız araştırmaların ortaya koyabileceği olumsuz bulgular geri planda kalır; ürünlere yönelik düzenleyici baskılar zayıflatılır ve şirketlerin hukuki ya da politik pozisyonlarını destekleyen bir bilgi üretimi teşvik edilir. Bu nedenle, sorun yalnızca araştırma sonuçlarının çarpıtılması değil, bilimsel gündemin baştan itibaren piyasa çıkarları doğrultusunda şekillenmesidir. Oysa çoğu durumda, bir meseleyi anlamak ya da aydınlığa kavuşturmak için hangi soruları sorduğumuz, bilimsel çalışmanın daha başlangıç aşamasında nerede durduğumuzu gösterir. Örneğin tarımda kullanılan klorpirifos adlı toksik maddeye gıdalar ya da sular yoluyla maruz kalan çocuklarda ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarını araştırdığımızı düşünelim. “Çocukların bünyesi gıdalarda hangi sınır değerde klorpirifosu tolere edebilir; başka bir deyişle, çocukların tolere edebileceği maksimum klorpirifos miktarı nedir?” sorusuyla, “Düşük doz klorpirifos maruziyeti çocuklarda hangi nörolojik sorunlara yol açıyor?” sorusu aynı araştırma desenine ve aynı bakış açısına sahip değildir.

İlk soru mevcut maruziyeti verili kabul eder ve kabul edilebilir zarar sınırını belirlemeye yönelir. İkinci soruysa zararın kendisini, özellikle de kırılgan bir grup olan çocuklar üzerindeki etkilerini görünür kılmaya çalışır. İlk soru şiddeti daim kılarken, ikincisi şiddeti görünür kılmaya kapı aralar. Bu nedenle, bilimsel tarafsızlık hangi soruyu sorduğumuzdan bağımsız bir yerde durmaz; çoğu zaman tam da o sorunun içinde kurulur.


“BİLİMSEL BİLGİ BİR HAKSIZLIĞA İŞARET EDİYORSA, O BİLGİYİ GÖRMEZDEN GELMEK TARAFSIZLIK DEĞİL, ZARARIN SÜRMESİNE SESSİZCE KATILMAK OLUR.”


Mevcut siyasal ahvalde bir bilim insanının kendini güvende hissetmesi mümkün değil kanımca ama yine de bilgi üretmenin bir yolunu bulmak gerekiyor. Kamusal bilgi üretmek bazı alanlarda, örneğin gıda veya çevre güvenliği alanında bir veri arkeolojisi faaliyetine dönüştü. Veri arkeolojisi derken, doğrudan, şeffaf ve düzenli biçimde erişilemeyen kamusal bilgiyi; dağınık kayıtlar, dolaylı veriler, ihracat bildirimleri, analiz sonuçları, geri çevirmeler ve arşiv kayıtları üzerinden yeniden kurma çabasından söz ediyorum. Türkiye’den ihraç edilen ürünler üzerinde yapılan analizlerin kayıtlarına ulaşarak ülke içinde ne olup bittiğine dair epeyce fikir edinmek mümkün. 2006 yılından beri ülkemizde klorpirifos kullanımı hakkındaki bilgilere böyle çalışarak ulaşıyorum örneğin. Bir süre sonra sizle benzer idealleri taşıyan çeşitli hak örgütleriyle ve kişilerle bir ilişki ağı oluşmaya başlıyor ve bilgi akışı süreklilik arz ediyor zaten. Dolayısıyla güvence dediğimiz şey bize sunulmayacak ya da kendiliğinden oluşmayacak. İşbirliğiyle, mücadeleyle, dayanışmayla, kamusal baskıyla ve bilim etiğini kariyer etiğinin üstüne koyan kolektif tutumlarla kurulacak. Buna yürekten inanıyorum.

Şunu sormak istiyorum. 2016’da “Bu suça ortak olmayacağız” bildirgesini sen de imzaladın. O imza bir bilim insanı olarak değil, bir yurttaş ve insan olarak vicdanını öne koymaktı ve ağır bir bedeli oldu. Öte yandan, anlattıkların boyunca başka türlü bedeller de ödediğini gördük: Bilimsel bir gerçeği söylemenin, susmamanın, piyasayla ve iktidarla çatışmanın bedeli. Bütün bu deneyimlere birlikte baktığında, Bartleby’nin “yapmamayı tercih ederim”i ile bildirgenin “bu suça ortak olmayacağız”ı arasında nasıl bir süreklilik görüyorsun? Bilim insanlarının toplumsal sorumluluğu sence nihayetinde nerede başlıyor ve nerede bitiyor?

Ben cesur bir insan olarak anılmayı ya da yaptıklarımın bir kahramanlık gibi görülmesini istemem. Benim de bir hayatım, ailem, çocuklarım var; sizinle birlikte yaşayan insanlar da o bedeli ödüyor. Ayrıca her durumda doğru karar vermek, ahlaki olarak en doğru pozisyonu alabilmek de mümkün değil. Ama çoğu durumda aldığımız kararlar sanıldığı kadar derin ahlaki ikilemler barındırmaz. Bazen mesele çok yalındır: Bir haksızlık, bir suç ya da önlenebilir bir mağduriyet varsa, buna ortak olmamayı tercih edersiniz.

Bartleby’nin “yapmamayı tercih ederim”i ile “Bu suça ortak olmayacağız” cümlesi arasında benim için böyle bir süreklilik var. İkisi de itaat etmeme, parçası olmama, olağanlaştırmama tavrı. Biri bürokratik ve kurumsal işleyişin içinde sessiz bir ret; diğeri devlet şiddeti karşısında kamusal bir vicdan beyanı. İkisinde de ortak olan şey şudur çünkü: “Benden beklenen şeyi yaparak bir zararın, bir haksızlığın, bir yalanın ya da bir suçun sürmesine katkıda bulunmayacağım.”

Bilimsel çalışmalardan edindiğiniz bilgi bir toplumsal soruna, bir sağlık zararına, çevresel tahribata ya da bu tahribatın faillerine işaret ediyorsa; o noktada “şirketler ne der, devlet ne der, akademik kariyerim ne olur?” diye düşünmeyi anlamlı bulmam. Elbette insan bunları düşünür, kaygılanır ama bunlar hakikati saklamanın gerekçesi olamaz. Bilim insanının toplumsal sorumluluğu; önlenebilir mağduriyetlere, çevresel tahribata ve toplumsal adaletsizliklere, şiddete ortak olmama yükümlülüğünde başlar. Bilimsel bilgi bir haksızlığa işaret ediyorsa, o bilgiyi görmezden gelmek tarafsızlık değil, zararın sürmesine sessizce katılmak olur. Sorumluluk da bence burada bitmez; o bilginin kamusal alana taşınmasını, insanlar için anlaşılır kılınmasını ya da anlaşılır bir dille ifade edilmesini de içerir. Bilimsel disiplinler nüfuz etmesi çok zor bir jargona sahiptir ve bir meseleyi kamusallaştırmak, hani yaygın deyişle, “halkın anlayabileceği bir dile çevirmek” de kolay iş değil. Bilimsel teorinin ötesinde; bilimsel bilginin nasıl anlatılacağı, nasıl çevrileceği ve hangi dil ve anlatı biçimleriyle kamusallaştırılacağı üzerine de kafa yormayı gerektirir bu. Bir editör olarak sen daha iyi bilirsin Aslı, ülkemizde popüler fen bilimleri yazını çok zayıftır; bu alanı neredeyse tamamen çeviri kitaplar besler. Akademik tecrübelerime dayanarak, akademik hayatta bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi, popüler bilimle uğraşmak, yazı yazmak puan getiren ya da performans ölçütü olarak görülen bir şey değil; ikincisi, yazı yazmayı öğrenmek gerekiyor ve bu çok zor bir iş. Senin de onaylayacağın gibi, bilimsel makale yazmakla yazı yazmak aynı şey değil. Bilimsel makale yazmanın kendi zorlukları var elbette; ama bir bilimsel alanı kara kutusundan çıkarıp herkesin anlayabileceği bir dille ifade etmek bambaşka bir zorluk. Teoriyle ciddi şekilde boğuşmayı gerektiriyor. Bu yüzden teori benim gözümde pratikten kopuk bir lüks değil; pratiği mümkün kılan en zor ve en kıymetli uğraşlardan biri.

Ve son olarak Sarı Zarflar’ı sormak istiyorum. Filmi izlediğinde ne düşündün? O kolektif duruşun arkasındaki entelektüel ve ahlaki zemini taşıyabiliyor mu film, yoksa bireysel acı ve travmayla mı sınırlanıyor?

Filmi seyrederken ister istemez kendi yaşadıklarımla kıyasladım; bu nedenle bütünüyle nesnel konuşmam zor. Ayrıca filmin yalnızca Barış Akademisyenleri’nin hikâyesini anlatmak gibi bir derdi olduğunu da sanmıyorum. Daha çok, iktidar baskısı ve zor karşısında ayakta kalmaya çalışan bir aileyi anlatıyor. Filmde anlatılanların gerçeklikle temas eden yanları var elbette, çünkü iktidar baskısının, işsizliğin ve gelecek kaygısının yalnızca kişiyi değil, onunla yaşayan herkesi nasıl etkilediğini bizzat yaşadık; ama filmin hikâye örgüsünü fazla kötümser buldum. Film boyunca bir dayanışma belirtisi aradım; neredeyse hiç yoktu. Karakterlerin her biri zaman içinde daha karanlık, daha problemli bir yere savruluyor. Oysa bizim yaşadığımız hikâyenin yalnızca bir kısmı böyleydi. Evet, ağır bedeller ödendi. Özellikle genç akademisyen arkadaşlarımız, akademik bağlantıları zayıf olanlar, yurtdışına çıkmak zorunda kalanlar, orada sert rekabet koşullarında ayakta kalmaya çalışanlar, geçim için bambaşka işlere savrulanlar zor süreçler yaşadı. Ama bütün bu farklı ve zor hayat hallerine rağmen, dayanışmanın olmadığını asla söyleyemem; ki tuzu kuru biri de değilim, onu da söyleyeyim.

Çağlayan Adliyesi’ndeki dava süreçleri bile başlı başına bir direniş ve dayanışma hikâyesiydi. Birbirimizin duruşmalarına girdik; benim bildiğim kadarıyla hiç kimse duruşmaya yalnız girmedi. Ortam hep kasvetliydi ama birbirimizden hep güç aldık. Gazetecilerin, avukatların, hak savunucularının, sivil toplum örgütlerinin çabalarını da unutmamak gerekir. Benim de, arkadaşlarımın da yaşadığı, küçük ama çok kıymetli dayanışma hikâyeleri var; anlatmakla bitmez.

Filmde bunlara dair iz bulamamak benim için büyük bir eksiklikti. Çünkü bu eksiklik filmin genel tonunu da belirliyor. Film bittiğinde, insanda “iktidara karşı çıkmamalı, yoksa hayatımız altüst olur” gibi bir tortu kalıyor. Oysa bizim hikâyemizde yalnızca yıkım yoktu; itiraz, dayanışma, birbirine tutunma, mahkeme salonlarında ve gündelik hayatın küçük anlarında kurulan bir ortaklık da vardı. KHK süreci on yılı geçti, hâlâ davalarımız devam ediyor; her birimiz bambaşka yollara sürüklendik ama bir sorun olduğunda, gücümüz yettiği ölçüde bir el birliği ve dayanışma hâlâ var aramızda. O kadar çok yeni dost edindim ki bu süreçte... Yaşadığım bütün zorluklara rağmen, benim için tek güzel tarafı budur KHK sürecinin; pek çok arkadaşımın duygusunun da bu olduğunu söyleyebilirim. Oysa film tam aksini anlatıyor. Bu nedenle, ben filmde anlatılanların Barış Akademisyenleri’nin hikâyesini yansıttığını düşünmüyorum. Benzerlikler var elbette ama kolektif duruşun entelektüel ve ahlaki zemini yeterince görünür değil. Belki film birkaç farklı hikâyeyi içerseydi, KHK sonrası hayatları çoğul biçimde anlatabilseydi ve bu hikâyelerden biri de filmdeki aile hikâyesi olsaydı, daha güçlü olurdu. Çünkü o zaman yalnızca travmayı değil, travmanın içinden çıkan dayanışmayı da görebilirdik.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • bilimsel etik
  • bülent şık
  • Çocuklar ve Gıda Güvenliği
  • Kurşuna Karşı Bir Öğün
  • Sarı Zarflar

Önceki Yazı

EDİTÖRDEN

[Editörün Notu]

2026

K24'ten haberler, haftanın yazılarına bakış, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar, okur mektuplarına cevaplar, K24 yazıları için notlar, editöryal gevezelikler ve çeşitli mutfak işleri... 

MUSTAFA ARSLANTUNALI

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Panoptikondan Ölü Ev’e

kapatılmanın farklı biçimleri

“Foucault’nun analizinde hapishane büyük ölçüde özneyi şekillendiren, onu sınıflandıran ve yönetilebilir kılan bir iktidar aygıtıyken, Dostoyevski aynı baskı düzeninin içinde iktidarın hiçbir zaman bütünüyle ele geçiremediği bir insani potansiyeli ısrarla görünür kılar.”

BARIŞ ÖZKUL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist