Thomas Bernhard’la karanlık labirentlerde gezmek
“Bernhard evreninde diyaloglar değil, kesişen monologlar vardı. Wertheimer, Glenn’e; Reger, Atzbacher’e; anlatıcıysa berjer koltuğunda tüm Viyana burjuvazisine doğru konuşuyor ve aslında hiçbiri muhatap aramıyordu.”
Thomas Bernhard. Fotoğraf: Sepp Dreissinger (sağda)
“En büyük zevki de zaten parçalardan alırız; yaşama da bir parça olarak baktığımızda en büyük zevki aldığımız gibi ve bütün, aslında tamamlanmış bir bütünlük, ne kadar da korkunçtur bizim için.”
(Eski Ustalar, s. 23)
On yedi yaşındaki kızımla, dinlediği vasat müziklerden yola çıkarak sanat üzerine konuşmaya başladığımda, tartışmamızın saatler süreceğini, somut anlamda hiçbir yere varmayacağımızı ve sanatın kalitesine dair kriter koyma çabamızın bizi modern Sisyphos’lara çevireceğini kestirememiştim. Hararetle süren tartışmanın bir noktasında, bedenine fazlasıyla salınmış hormonlarının da etkisiyle sesini yükseltti kızım: “İyi de,” dedi, “bu kusursuzluk arayışı insanı karanlık bir labirente sürükler.” Şaşkınlıkla baktığımı görünce ekledi; dinlediği bir şarkıda geçiyormuş şu labirent kavramı. Belki de dinlediği müziklerin hepsi vasat değildi; gençleri hafife alma huyumu bırakmalıydım.
Neyse ki kızımın bu çıkışından sonra tartışmayı sona erdirerek kendi karanlık labirentlerimize hapsolmamayı başardık. Bunu sözlerle net bir şekilde anlatamasa da, kâh tutkulu, kâh öfkeli haliyle, aslolanın insanın hayatı kusurları ve sıradanlığıyla kabullenip “sürekli çaba sarf etmesi” olduğunu seziyordu kızım. Genç zihni ona kusursuzluk ve mükemmellik arayışının canlılıkla, hayata tutunma arzusuyla ters düşeceğini fısıldıyordu. Hayatım boyunca bu anlayışa sahip olmuş biri olarak ona yakınlık duysam da, kafamda sanatın gündelik tüketim nesnesine dönmemesi, değerini yitirmemesi, kusursuza olmasa da hep daha iyi eserlere ulaşmak için neler yapılabileceği soruları dönüp duruyordu. Benden çok önce, benden çok daha yetkin birçok insanın sorduğu gibi, benden sonra da sorulmaya devam edilecekti bu sorular. Etmeliydi de!
Tam da o günlerde, Thomas Bernhard’ın sanat üçlemesi olarak anılan: Bitik Adam, Odun Kesmek ve Eski Ustalar kitaplarını okuyordum. Müzik, tiyatro ve resim alanlarına odaklanan bu üç kitap, tartıştığımız sanatta kusursuzluk arayışını merkeze alırken, yazarın kurumlardan-toplumdan-kendinden nefret, kayıpların ardından hissedilen yakıcı duygular, zihnin karanlık koridorlarında gezintiler ve sahtelik karşısında büyüyen tiksinti gibi temel temalarıyla da şekilleniyordu. Yazar, insanın kusursuzluğu ararken zihin dünyasında oluşan dağılmaları, görünüşte durağan ama aslında bir o kadar yoğun bir tarzda aktarıyor, kitapları okuma deneyimi, zirvede ulaşılacak harikulade bir manzara için zorlu bir yokuşu çıkmaya benziyordu. Öyle bir zirve ve manzara var mıydı; buysa apayrı bir konuydu.
Kısacık olmalarına rağmen insanın boğazına yumrular gibi oturan bu kitaplar anlatıcıların içsel monologlarıyla ilerliyor ve onların bize hareketsiz durdukları mekânlardan seslendikleri, okuyucuda klostrofobi yaratacak şekilde boğucu, tedirgin edici atmosferler yaratıyorlardı. Belki de modern insanın soru sorabilmek için yegâne ihtiyacı, sahte konfor alanlarından çıkıp bu tekinsiz hisleri yaşamaktı; kim bilir?
Yaşamın olmazsa olmaz diğer ucu olan ölüm, kitapların ana ekseninde temel bir referans olarak yer alıp anlatıcıyı bitmek tükenmek bilmez düşünsel yolculuklara çıkararak kederin, nefretin ve son tahlilde devam edebilirliğin omurgasını oluşturuyordu. Üç kitapta da anlatıdan önce gerçeklemiş trajik ölümler; anlatıcı fiziksel olarak durağan şekilde bir mekânda bulunurken, zihninin ışık hızını aratmayacak şekilde karanlık labirentlerde dolaşmasını tetikliyordu. Okuyucu bir yandan bu kayıplara anlam vermeye çalışıyor, öte yandan kayıplardan etkilenen kişileri de tanımak için uğraşıyordu ki; daldan atlayarak ilerleyen, soru işaretleriyle dolu monologlar yüzünden oldukça çetin bir çaba göstermesi gerekiyordu. Bu da beni en başta kızımın sezgisiyle ulaştığı yere döndürüyordu; yazarın bunca ağır meseleyi öfke ve nefret kusarak yazarken bir an bile bırakmadığı estetik dil, üslup ve okuyanın zihnini bir an bile durmadan, aktif halde bırakmayı başarması, “sürekli gösterilmesi gereken çaba”nın ta kendisi değil de neydi?
Tarih boyunca birçok düşünürün kafa yorduğu; sanatçının kusursuz eser yaratma arzusuna karşın gerçek hayatın kusur dolu olma hali, yazar tarafından müzik, tiyatro ve resim üzerinden satır satır deşiliyordu. Nietzsche, “Gerçeklikten ölmemek için sanata sahibiz” derken, Bernhard’ın karakterleri sanatta mükemmeliyetçilik lanetiyle adeta kendi idam fermanlarını imzalıyor, hayatı sahte ve anlam yoksunu insanlara bırakarak yitip gidiyorlardı.
Wertheimer, namı diğer Bitik Adam, gerçek bir müzik dâhisi olan arkadaşı Glenn Gloud karşısında içine saplanan yetersizlik duygusunu aşamayarak gitgide kötücül bir yaşama sürüklenip sonunda kendi canını almış, kelimenin tam anlamıyla bitmişti. Onu bitiren üstün sanatın ezici gücüne yenilmek; yapılabileceklerden çok hiçbir zaman ulaşılamayacaklara saplanarak yitip gitmek; kusursuz ölümü kusurlu canlılığa tercih etmek olmuştu.
Wertheimer dehası olmayan bir dâhi adayıydı, felaketi de buydu. Glenn bizim için her zaman bir ölçü birimi, mutlak bir referans noktası haline gelmişti ve onun varlığı, bizim yalnızca yetersizliğimizi görünür kılıyordu. Bir insan, başka bir insanın mutlak kusursuzluğu karşısında kendi varlığını neye dayandırabilir ki? Wertheimer bunu yapamadı ve o deha karşısında parçalandı. (Bitik Adam)
Odun Kesmek’te ise Joana dans ve koreografisinde hareketin kusursuzluğuna odaklanarak sanatını arzuladığı yükseklere taşımaya çalışırken, Viyana burjuvazisinin gösteriş meraklısı, sahte tavırlarına toslamıştı. Joana o debdebeli sanat çevrelerinin en trajik kurbanıydı; sanatçılar için verilen akşam yemeklerinde herkes sadece kendi kariyeri ve unvanı hakkında kibirli nutuklar savururken, hiç kimse Joana’nın sanat için attığı sahici çığlıkları duymamıştı. Sanatını iyileştirmesi için emek verdiği kocası tarafından terk edilmesi de bunların üstüne binince, hayatına son vermek dışında yol bulamamış; o güzel hareketlerini böylece sonsuza dek durdurmuştu.
Eski Ustalar’ın Reger’iyse (kendini ustaların eserlerinde kusurları bulmaya adamış bir sanat eleştirmeni), çok sevdiği karısının ölümünden sonra dindiremediği bir yas ve öfke kıskacına tutulmuş; sanatın hayat karşısındaki çaresizliği karşısında çıkmazlara girmişti. Bir yandan eski ustaların şaheserlerine sığınmak isterken, öte yandan onlarda kusurlar bulmaya çalışıyor; sevginin yanında sanatın her zaman gölgede kalacağını hissediyor; sevgisizlik ve çürümüşlükten nefret ederek etrafını saran bütün kurumlara ateş püskürüyordu. Ölümle başa çıkmaya çalışırken karanlık labirentlere sürükleniyordu.
Bu ölümler sanatın ve hayatın sorgulanmasında kitapların ana izlekleri olmakla birlikte, kalanların ölümlere bakış açıları ve takındıkları tavırlar da anlatılarda büyük roller oynuyor, böylece okuyucu yaşamla ölüm arasındaki sarkaçta savrulup duruyordu. Okurken ben de sormadan edemiyordum: Edebiyat yaşam kaynağı mıydı; iyilik mi aşılardı; insanı hale yola mı sokardı; kurtarır mıydı? Yoksa Bernhard’ın yaptığı gibi, bir sarkaca koyup savurur; birbirinden farklı dünyalara götürür; ışıklı ya da karanlık yollarda yürütür ve sonra bırakır mıydı? Gerisi bizdeydi.
Kitaplardaki kafamızı allak bullak eden içsel monologları okurken yazarın düşüncelerine tanıklık ediyorduk etmesine ama Bernhard asla okuyucu için tartışılmaz bir rehberlik sunmuyordu. Okur, bir karakterden ölesiye nefret ederken, birkaç sayfa sonra bir cümlesinden dolayı ona hayranlık besleyebiliyor; birisine sinirlenirken, az sonra bunun aslında kendi sorunlarından kaynaklandığı sonucuna varabiliyor; bir düşünceyi defalarca tekrar ederken, bir anda terk edebiliyordu. Bu dinamik akışı sayesinde, okuyucunun herhangi bir anda rehavete kapılmasına, peşin hükümlerle hareket etmesine asla izin vermiyordu. Bu yüzden onun eserlerini sürekli tetikte kalması gereken bir zihinle, kaçırılanları yakalamak için döne döne, sora sora okumak gerekiyordu.
Beni her zaman insanlar ilgilendirdi, dedi, çünkü doğuştan tiksindim onlardan, hiçbir şey beni insanların çektiği gibi yoğun olarak çekmedi kendisine, aynı zamanda da hiçbir şeyden insanlardan tiksindiğim gibi köklü tiksinmedim. İnsanlardan nefret ediyorum ama onlar aynı zamanda benim tek yaşam amacım. (Eski Ustalar, s. 56)
Bernhard’ın başarılarından biri de, zihinsel sıçramalar kadar, olay akışlarını da bize bu içsel monolog yöntemiyle ustalıkla aktarmasıydı; oysa bunu, karanlık sularda derine dalma hissi yaratarak insanı nefessiz bırakan uzun ve diyalogsuz paragraflarla yapmak oldukça güçtü. Karakterleri adım adım yaklaşan sonlara götüren olayları bitimsiz monologlardan öğreniyor ve onlara hak verip vermemekten çok, onları anlamaya çalışıyorduk; ya da belki daha çok kendimizi.
Bernhard evreninde diyaloglar değil, kesişen monologlar vardı. Wertheimer, Glenn’e; Reger, Atzbacher’e; anlatıcıysa berjer koltuğunda tüm Viyana burjuvazisine doğru konuşuyor ve aslında hiçbiri muhatap aramıyordu. Onlar sadece karanlık içsel labirentlerinde geziniyor ve karşılarına çıkanları aktarıyorlardı.
Kitaplarda amaçlananlar anlatılıyor, olay akışları açıklığa kavuşuyor gibi görünse de, son tahlilde hikâyeler somut bir yere bağlanmadan kalıyorlar, anlatıcılar monologları bitince kalkıp gidiyorlardı. Son sayfaya ulaştığımızda bir sona ulaşmaktan çok, binlerce fersah gitmiş, ummadığımız manzaralar görmüş, gördüklerimiz zihin dünyamızı alt üst etmiş gibi hissediyorduk. Üstelik yol devam ediyordu içimize uzanan o yol.
Bernhard ölüme yol açan “sanatta mükemmeliyet” arayışıyla boğuşurken, sanat çevrelerinin ve kurumların üstünlük taslamalarını, kendilerine atfettikleri içi boş unvanlarını, sanatı gösterişe ve paraya endeksleyen tavırlarını korkunç bularak anlatıları boyunca onlara verip veriştirmekteydi; tabii anlatıcı üzerinden, onlarla dirsek temasına devam eden kendisine de... Bu çürümüşlük içinde hiç kimse ve hiçbir şey eleştiriden muaf değildi; öfke ve tiksinti, satırlarında en abartılı şekillerde yer alıyordu.
Kendimizi tehlikeli bir durumdan kurtarmak için, diye düşünüyorum, kendilerine hep sahtekârlık siteminde bulunduğumuz kişiler gibi sahtekâr oluyoruz her ve onlar yüzünden herkesi çamura attığımız, küçük gördüğümüz halde, gerçek bu; kendimiz hiç de iyi değiliz bu insanlardan, o hep çekilmez iğrenç bulduğumuz kişilerden, itici insanlardan, ilişkimizi mümkün olan en aza indirmek istediklerimizden, oysa biz, eğer içtenlikle kabul edersek, hep onlarla uğraşıyoruz ve tıpkı onlar gibiyiz. (Odun Kesmek, s. 148)
Evet, Bernhard’ın satırlarından köpüren bir öfke ve tiksinti taşıyordu. Ama yine de, anlatıcılar durdukları yerden –Bitik Adam’da han girişinden, Odun Kesmek’te berjerden, Eski Ustalar’da resmin karşısından– bir noktada kalkıp her şeye rağmen yola devam etme cesareti buluyorlardı. Buna tanık oldukça düşünmeden edemiyordum: Hayat devam ediyordu; onu kabul edip kucaklayanlar için her zaman bir yol vardı; yazarın da belirttiği gibi, özlemimiz tarafından boğulmaktansa, özlemini duyduğumuz o yolculuğu yapmış olarak ölmek daha iyiydi.
… buna rağmen yola devam etmek istiyoruz ve milyarlara karışan, milyarlara karışırken şüphe çekecek derecede şişkinleşen bir kafayla yola devam ediyoruz... (Ungenach, s. 7)
Kızımla diyaloglarımız uzun yıllar devam edecekti; Bernhard’ın kitapları ve sanat üzerine düşüncelerim de... Bir çocuktan genç bir insana dönüşmekte olan kızımın sanatla ilgilenmek için önünde uzun yıllar vardı; deneye yanıla iyiyle kötüyü ayırmayı öğrenecekti. Benim de “şişkinleşen kafamla” ve “kusurlarımla” hâlâ yapmakta olduğum gibi.
Ona elimden geldiğince rehberlik etmekten fazlasını yapamazdım. Olsa olsa, “sürekli çaba” göstermeyi bırakmamasını, hayata tutunmaktan vazgeçmemesini ve ne olursa olsun yola devam etmesini ümit edebilirdim.
Önceki Yazı
Mary de Rachewiltz, Ezra Pound’un mirasının muhafızı
“Sana yalnızca bildiğim mesleği öğretebilirim!”
“Mary, yalnızca Ezra Pound’un kızı olarak anılabilecek bir figür değil. İngilizce ve İtalyanca yazan bir şair ve denemeci, Amerikan edebiyatı araştırmacısı ve üretken bir çevirmendi.”
Sonraki Yazı
Bir fail nasıl mağdura dönüştürülür?
“Film Hiroşima’yı ya da Nagazaki’yi değil, atom bombasının geliştirilmesinde en önemli isimlerden biri olan J. Robert Oppenheimer’ı anlatıyor. Benim itirazım buna değil. İtirazım, Hiroşima’yı kadrajın dışında bırakırken o boşluğu Oppenheimer’ın güvenlik soruşturmasıyla simgelenen kişisel mağduriyet anlatısıyla doldurması. İşte tam da bu yüzden, mesele artık sinemasal değil, ahlaki bir tercihe dönüşüyor.”