Bir fail nasıl mağdura dönüştürülür?
“Film Hiroşima’yı ya da Nagazaki’yi değil, atom bombasının geliştirilmesinde en önemli isimlerden biri olan J. Robert Oppenheimer’ı anlatıyor. Benim itirazım buna değil. İtirazım, Hiroşima’yı kadrajın dışında bırakırken o boşluğu Oppenheimer’ın güvenlik soruşturmasıyla simgelenen kişisel mağduriyet anlatısıyla doldurması. İşte tam da bu yüzden, mesele artık sinemasal değil, ahlaki bir tercihe dönüşüyor.”
Oppenheimer (Christopher Nolan, 2023)
Christopher Nolan’ın Oppenheimer filmini üç yıl gecikmeyle seyrettim. Aslında uzun zamandır listemdeydi ama bir türlü sıra gelmemişti. Nihayet The Odyssey vizyona girip de bilet bulamayınca, “Önce eksiğimi tamamlayayım” dedim.
Filmin sinema dili, kurgusu, ses tasarımı, Cillian Murphy’nin performansı, tarihsel doğruluğu, Oscar başarısı… Bunların her biri üzerine sayısız değerlendirme yapıldı. Benim zihnimse filmin ilk dakikalarından itibaren bambaşka bir yere takıldı. Bu yazı da tam olarak o takıntının peşinden gidiyor.
Baştan söylemeliyim ki, burada yazacaklarım tarihsel hakikat iddiası taşımıyor. Christopher Nolan’ın zihnini okuduğumu ya da filmin “gerçek” anlamını çözdüğümü de iddia etmiyorum. Bu yalnızca bir seyirci olarak yaşadığım ahlaki deneyimin kaydı. Belki yanılıyorum. Belki filmi benden çok farklı okuyan milyonlarca insan haklı ama ben bu filmi böyle anlamlandırdım.
Oppenheimer’ın bir biyografi filmi olduğunun farkındayım. Ama atom bombasının geliştirilmesindeki en önemli isimlerden birinin hayat hikâyesini seyrettiğimi ve o bombanın yüz binlerce insanın ölümüne, sayısız insanınsa ömür boyu hastalıkla ve sakatlıkla yaşamasına yol açtığını bir an bile aklımdan çıkaramadım.
Film boyunca Hiroşima’yı ve Nagazaki’yi görmek istedim. Radyasyonla yaşamaya mahkûm edilen insanları, lösemiyle büyüyen çocukları, sakat doğan bebekleri, görünmez bir zehrin gölgesinde ömür tüketen aileleri… Kameranın yalnızca birkaç dakikalığına bile olsa o insanların hayatına uğramasını bekledim.
Olmadı.
Kamera dönmedi.
Haksızlık etmeyeyim; döner gibi yaptığı tek bir an vardı. Oppenheimer zafer konuşmasını yaparken, ayağının dibinde kömürleşmiş bir beden görüyor. Bir halüsinasyon…
Bana göre yüz binlerce insanın ölümünü ve kuşaklar boyunca sürecek bir felaketi tek bir sanrının içine sıkıştırmak kurbanları görünür kılmıyor; tam tersine, onları yine failin vicdanının bir uzantısına dönüştürüyor. Kurbanlar kendi hikâyeleriyle değil, failin zihninde bıraktıkları anlık izin ölçüsünde var olabiliyor.
İşte o an bu filmle arama yalnızca insani değil, entelektüel bir mesafe de girdi. Çünkü anladım ki, Christopher Nolan’ın kamerası yalnızca nereye baktığıyla değil, nereye bakmamayı seçtiğiyle de konuşuyordu. Kendime şu soruyu sordum:
Ben gerçekten ne seyrediyorum?
Atom bombasının yıkıcı hikâyesini mi?
Yoksa atom bombasını yapan adamın, anlatının içinde adım adım bir mağdur figürüne dönüşmesini mi?
İtirazımın, filmin Oppenheimer’ın bakış açısından anlatılmasına olmadığını tekrar söylemeliyim. Bir karakter filmi elbette öznel olabilir. Hatta bazen en güçlü anlatılar tek bir zihnin içine girerek kurulur. Benim itirazım, bu öznel bakışın kurbanları görünmez kılmasının ötesinde, Christopher Nolan’ın da çeşitli söyleşilerinde dile getirdiği gibi, seyirciyi Oppenheimer’ı anlamaya davet etmesiydi.
Belki birçok okur için anlamak, hak vermek anlamına gelmez. Buna itiraz etmem ama sinema yalnızca düşündüren değil, aynı zamanda duyguyu yönlendiren bir sanat. Üç saat boyunca bir karakteri anlamaya çalışmak, ister istemez onun acısına, yalnızlığına ve kırılganlığına yaklaşmak demektir. Sinema, seyircinin duygusal yatırımını nereye yapacağını da belirler. Kamera kimin yüzünde daha uzun kalıyorsa, vicdan da çoğu zaman oraya yerleşir.
Peki, bu katliamın kurbanlarını anlamaya sinema bizi kaç kez aynı ısrarla davet etti? Faili anlamaya bu kadar emek harcayan anlatılar kurulurken, bu katliamın kurbanlarının hikâyeleri neden dünya sinemasında aynı karşılığı bulamadı? Ve daha da önemlisi…
Bir anlatı, faili anlamayı onu mağdurlaştırmadan başaramaz mı?
Ben bütün film boyunca başka bir şeyi aradım. Hiroşima’yı ve Nagazaki’yi açık mezarlara çeviren kararın ardından Oppenheimer’ın kurbanlarla nasıl bir ilişki kurduğunu, nasıl bir vicdan muhasebesi yaşadığını görmek istedim.
Yoktu.
Bulamadım ama ilginçtir, tam bu noktada Nolan’ı dürüst buldum. Belki de tarihte hiç yaşanmamış bir vicdan muhasebesini filme eklemeyi tercih etmedi. Olmayanı oldurmadı. Bence bu saygı duyulacak bir dürüstlüktü.
Ama gel gör ki, bir film yalnızca neyi gösterdiğiyle değil, neyi göstermemeyi seçtiğiyle de konuşur. Dahası, göstermediği yerde oluşan boşluğu neyle doldurduğu da en az bunun kadar önemlidir. İşte benim itirazım tam burada başlıyor.
Atom bombasının yol açtığı insani felaket birkaç cümleyle geliştirilirken ve bombanın kullanılmaması için çağrıda bulunan bilim insanlarının imza kampanyasına hiç değinilmezken, film dramatik ağırlığını Oppenheimer’ın güvenlik soruşturmasının ve uğradığı haksızlığın üzerine haute couture bir takım elbise gibi giydiriyor. Böylece anlatının duygusal merkezi de belirleniyor.
İşte bu yüzden, mesele benim için yalnızca Oppenheimer’ın hikâyesi değil. Mesele, filmin seyircinin duygusal yatırımını nereye yönlendirdiği. Çünkü sinema yalnızca olay anlatmaz; empatiyi dağıtır. Kime daha uzun bakacağını, kimin sessizliğini büyüteceğini, kimin acısını dramatik merkeze yerleştireceğini seçer. Ve çoğu zaman seyircinin vicdanı da kameranın baktığı yerde biraz daha uzun kalır.
Filmin asıl derdi, bana göre, şu soruyu sorduruyor:
“Bu adama haksızlık mı edildi?”
Oysa ben filmin bana bambaşka bir soruyu sordurmasını bekliyordum:
“Bu bombayı yapan adam, yüz binlerce insanın ölümünden sonra bununla nasıl yaşadı?”
Bu iki soru arasındaki mesafe yalnızca iki farklı bakış açısının değil, iki farklı ahlaki önceliğin mesafesi.
Filmin finaline doğru Lewis Strauss’un Oppenheimer’a yönelttiği suçlama uzun süre zihnimden çıkmadı:
“Trinity’nin şanını istedin ama Hiroşima’nın yükünü istemedin.”
Sorun Hiroşima’nın kadraj dışında kalması değildi. Sorun, o boşluğun sessizlikle değil, failin mağduriyet anlatısıyla doldurulmasıydı.
Film bittiğinde içimde kapanmayan bir boşluk kaldı. Belki de, dedim kendi kendime, Nolan’ın göstermediği yüzleşme tarihin içinde vardı. Belki gerçek Oppenheimer filmde göremediğim hesaplaşmayı yaşamıştı. Kitlesel ölümün ve yıkımın yükünü, kameraların göstermediği bir yerde gerçekten omuzlamıştı.
Bu düşünceyle Oppenheimer’ın hayatını okumaya başladım. Karşıma ilk çıkan şeylerden biri, 1960 yılında Japonya’ya yaptığı ziyaretti. Atom bombasının mimarı için bundan daha güçlü bir yüzleşme zemini olabilir miydi?
Belki açık mezara çevirdikleri şehirlerden birine gitmiştir diye düşündüm. Belki yıllardır ağzından dökülmeyen cümleler sonunda orada dile gelmiştir. Belki de bombanın kurbanlarını ilk kez gerçekten dinlemiştir.
Okudukça umutlarım birer birer söndü.
Karşıma çıkan konuşmacı Oppenheimer, Hiroşima’dan değil, nükleer çağdan söz ediyordu. Kurbanların somut hikâyelerinden değil, bilimin sorumluluğundan ve geleceğin tehlikelerinden bahsediyordu. Elbette bunlar önemsiz değildi. Ama ben hâlâ başka bir cümleyi bekliyordum. Önce ölen yüz binlerce insandan söz edilmesini bekliyordum. Önce sakat kalan çocuklardan, parçalanan ailelerden, yıllarca radyasyonun gölgesinde yaşayan insanlardan… Tarihin en büyük sivil katliamlarından birinin somut kurbanlarının o konuşmanın merkezine yerleşmesini bekliyordum.
Bulamadım. İşte tam o anda rahatsızlığım yalnızca Christopher Nolan’ın filmine ait olmaktan çıktı. Oppenheimer’a bakışımsa değişmedi. Değişen, ona yönelttiğim sorular oldu.
Başta onu fiziğin büyüsüne kapılmış, korkunç sonuçları öngörememiş, trajik bir bilim insanı olarak okuyabilirdim. Belki dehası, ahlaki körlüğüne dönüşmüştü.
Ama gerçek Oppenheimer’ın konuşmalarını ve yaşamını okumaya başladıkça bambaşka bir izlenim oluştu bende. Karşıma kelimelerini özenle seçen, kamusal imajını yöneten, siyasetin dilini en az fizik kadar ustalıkla kullanan, son derece zeki bir figür çıkıyordu. İşte tam o noktada ona yönelttiğim sorular da değişti. Çünkü artık karşımdaki kişinin tarihin akışına kapılmış “saf” bir bilim insanı olmadığını anlamıştım. Belki de bu yüzden, bugün dönüp baktığımda Christopher Nolan’ın filmini başka türlü okuyorum.
Artık benim için mesele filmin neyi anlattığı değil, neyi anlatmamayı seçtiği. Daha doğrusu… Anlatmamayı seçtiği yerde kimi görünür kıldığı.
Çünkü hiçbir kamera boşluğa bakmaz.
Bir şeyi kadrajın dışında bıraktığında, o boşluğu mutlaka başka bir şey doldurur.
Oppenheimer da bana göre tam bunu yaptı. Kurbanların yokluğunda açılan dramatik alanı, failin mağduriyet hikâyesiyle doldurdu. İşte bu yüzden, yazının en başındaki düşüncem bugün de değişmiyor. Sorun Hiroşima’nın gösterilmemesi değildi. Sorun, gösterilmeyen yerde açılan ahlaki boşluğun kimin hikâyesiyle doldurulduğuydu.
Çünkü bazen bir hikâyenin ahlakı, gösterdiklerinde değil, göstermediklerinde gizlidir.
Ve bazen gösterilmeyen şey, gösterilenden çok daha yüksek sesle konuşur.
Ve bütün bu yazının sonunda geriye benim için tek bir soru kalıyor:
Hesap vermemiş bir fail, gerçekten anlaşılmayı hak eder mi?
Son bir not
Bu yazıyı bitirdikten sonra içime biraz su serpen bir haberle karşılaştım. James Cameron da Oppenheimer filmine benimkine yakın bir etik yerden yaklaşmış ve yıllardır hazırlığını yaptığı filmde, bombayı geliştirenleri değil, Hiroşima ve Nagazaki’nin kurbanlarını anlatmak istediğini söylemiş. Bu haber bana aynı ahlaki soruların başka sinemacıların zihninde de dolaştığını hissettirdi. Yolu açık, bütçesi büyük olsun.
Benim yolumsa başka bir hikâyeye çıkıyor. Bir sinema senaristi olarak, J. Robert Oppenheimer’ın yirmi iki yaşındayken yaşamına son veren kızı Toni’den esinlenen, kurmaca bir hikâye yazmayı düşünüyorum. Bu, Toni Oppenheimer’ın hayatını anlatan biyografik bir film olmayacak. Beni asıl ilgilendiren, tarihin en ağır ahlaki yüklerinden birinin gölgesinde büyüyen bir evladın ruhu. Anne babasının inatla ayakta kalmayı başardığı yerde, onların suçunun ağırlığını taşıyamayan bir kızın hikâyesi.
Çünkü bazen insan kendi işlemediği günahların yükünü sırtlanır.
Ve bazen en ağır miras servet ya da şöhret değil, başkasının vicdanıdır.
NOTLAR VE KAYNAKLAR
Bu yazı tarihsel bir inceleme ya da akademik bir çalışma değil, Christopher Nolan’ın Oppenheimer filmi ile J. Robert Oppenheimer’ın yaşamına ilişkin tarihsel kayıtların bende uyandırdığı düşüncelerden hareketle kaleme alınmış, öznel bir sinema denemesidir. Yazıda dile getirilen yorumlar bana aittir. Aşağıdaki kaynaklarsa metinde değinilen tarihsel olguların ve bazı sinemasal referansların dayandığı temel kaynaklardır.
Christopher Nolan’ın anlatı tercihi: Christopher Nolan, filmin bilinçli olarak J. Robert Oppenheimer’ın öznel bakış açısından anlatıldığını; bu nedenle Hiroşima ve Nagazaki’nin doğrudan gösterilmediğini çeşitli röportajlarında ifade etmiştir. Bu yaklaşımın temel amacı, tarihsel olayların kendisinden çok Oppenheimer’ın zihinsel ve ahlaki deneyimini merkeze almaktır.
American Prometheus: Kai Bird ve Martin J. Sherwin’in Pulitzer Ödüllü biyografisi American Prometheus: The Triumph and Tragedy of J. Robert Oppenheimer, filmin temel kaynaklarından biridir. Christopher Nolan senaryosunu büyük ölçüde bu eser üzerine inşa etmiştir.
Lewis Strauss’un “Trinity’nin şanını istedin ama Hiroşima’nın yükünü istemedin” sözü: Bu ifade tarihsel bir alıntı değildir. Christopher Nolan’ın senaryosunda Lewis Strauss karakteri tarafından söylenen dramatik bir replik olarak yer alır. Yazıda bu cümle filmin ahlaki eksenini tartışmak amacıyla değerlendirilmiştir.
Japonya ziyareti: J. Robert Oppenheimer, 1960 yılında Japonya’yı ziyaret ederek çeşitli konferanslar vermiştir. Konuşmalarında ağırlıklı olarak nükleer çağ, bilim insanlarının sorumluluğu, uluslararası işbirliği ve savaş sonrası dünya üzerine değerlendirmelerde bulunmuştur. Yazıda dile getirilen yorumlar, bu konuşmaların bende bıraktığı öznel izlenimlere dayanmaktadır.
James Cameron’ın yaklaşımı: James Cameron, Christopher Nolan’ın Oppenheimer filmini genel olarak başarılı bulduğunu belirtmekle birlikte, Hiroşima ve Nagazaki’nin insani sonuçlarının filmde yer almamasını “moral cop-out” (ahlaki bir kaçış) olarak nitelendirmiştir. Cameron, uzun yıllardır hazırlığını yaptığı Ghosts of Hiroshima uyarlamasında bombayı yapanları değil, bombanın kurbanlarını merkeze almayı amaçladığını açıklamıştır.
Toni Oppenheimer: Yazının sonunda bir niyet olarak paylaşılan kurmaca proje, Oppenheimer’ın kızı Toni Oppenheimer’ın gerçek yaşamöyküsünü anlatan biyografik bir çalışma değildir. Toni Oppenheimer’ın yaşamından yalnızca edebi ve sinemasal bir esin kaynağı olarak yararlanmayı düşünmekteyim. Toni Oppenheimer’ın intiharıyla babasının Manhattan Projesi’ndeki rolü arasında doğrudan bir nedensellik kuran tarihsel bir kanıt bulunmamaktadır.
Bu deneme bir hüküm verme çabası değil, sinemanın kimi görünür, kimi görünmez kıldığı üzerine kişisel bir düşünme denemesidir.
Önceki Yazı
Thomas Bernhard’la karanlık labirentlerde gezmek
“Bernhard evreninde diyaloglar değil, kesişen monologlar vardı. Wertheimer, Glenn’e; Reger, Atzbacher’e; anlatıcıysa berjer koltuğunda tüm Viyana burjuvazisine doğru konuşuyor ve aslında hiçbiri muhatap aramıyordu.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 34
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Anlambilim ve Dil / Aşırılık Üzerine / Batı / Benjamin Dosyaları / Geceleri Sessizdir Tahran / Kırık Anahtar / Mimarlık Yazıları / Odysseia / Post-Avrupa / Uçup Giden Bir Kuş