Haftanın vitrini – 34
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Anlambilim ve Dil / Aşırılık Üzerine / Batı / Benjamin Dosyaları / Geceleri Sessizdir Tahran / Kırık Anahtar / Mimarlık Yazıları / Odysseia / Post-Avrupa / Uçup Giden Bir Kuş
Anlambilim ve Dil:
Açıklayıcı ve Yorumlayıcı Kaynaklarımızın Net Biçimi
çev. Beyza Nur Doğan
Akademim Yayınları
Ağustos 2026
156 s.
Lady Welby, anlam sorusunu kendi çağının dar dilbilimsel sınırlarının ötesine taşıyan bir düşünürdü. Anlamı, olası her türlü insan ifadesinin, eylemin, keşfin ve yaratımın havzasına genişletti. Welby için anlam, tek bir an değil; giderek genişleyen üç soruda açılır: Bir söz ne söyler? Onu söyleyen ne kasteder? Ve bütün bunlar sonunda ne ifade eder? Geliştirdiği kuram, yirminci yüzyılda ortaya çıkan analitik dil felsefesi, etik ve pragmatizm gibi düşünce akımlarının erken habercilerinden biri oldu. Modern göstergebilimin kurucusu Charles S. Peirce, Welby ile yıllar süren yazışmasından kendi kuramına “önemli dersler” çıkardı. Kendi çağında hak ettiği ilgiyi yeteri kadar göremeyen bu öncü ses, Türkçede ilk kez okurla buluşuyor.
Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet
çev. Aydın Çavdar
Ayrıntı Yayınları
Ağustos 2026
240 s.
“Hiçbir şey bizi aşırılıktan daha aşırı yapmaz; hiçbir şey bizi diğer insanların yemeğe, alkole, paraya, uyuşturucuya veya şiddete olan aşırı iştahına karşı daha cezalandırıcı, daha onaylamaz, daha fazla iğrenir hale getirmez; hiçbir şey bizi diğer insanların siyasi ideallere veya dini inançlara olan aşırı bağlılığından daha fazla korkutmaz, daha fazla öfkelendirmez, daha fazla umutsuzluğa sürüklemez.”
Phillips bu çalışmasında arzularımıza ve korkularımıza dair paradoksları ortaya çıkarmak için edebiyatı, masalları, sanat eserlerini ve vaka çalışmalarını inceliyor. Ve şu sorular üzerinde akıl yürütmemizi sağlıyor: Yeterlinin gerçekten yeterli olduğunu nasıl anlarız? Aşırıya kaçmanın doğru olduğu zamanlar var mıdır? Külkedisi’nin en büyük sorunu neden prens değil de diğer kadınlardır? III. Richard’ın kendi çaresizliğine dair öfkesi bize kendi arzularımız hakkında ne anlatabilir? Aşırılıklara karşı çok mu takıntılıyız? Çocukluk bize kötü davranışlar hakkında ne öğretebilir? Ve sadece mutlu mu olmalıyız, yoksa mutlu olmaktan daha fazlası mümkün mü?
Aşırılık Üzerine, Phillips’in birbirinden farklı fikirleri aydınlatıcı ve temel unsurlara dönüştürme konusundaki ustaca yeteneğini gösteriyor.
Batı: Bir Kavramın Tarihi
çev. Tansel Demirel
Koç Üniversitesi Yayınları
Ağustos 2026
568 s.
“Batı” nedir? Antik Yunan’dan NATO’ya uzanan kesintisiz bir medeniyet çizgisi mi, Avrupa’nın başka bir adı mı, yoksa liberal demokrasi, insan hakları ve bireycilikle özdeşleşen doğal bir değerler bütünü mü? Bu kitap, bu tür yerleşik kabulleri sorgulayarak “Batı”nın sabit ve ezelî bir kimlik değil, tarih boyunca farklı aktörler, dönemler ve siyasal amaçlar tarafından yeniden tanımlanmış değişken bir kavram olduğunu gösteriyor.
Yerleşik kabullere meydan okuyan bu çalışma, Batı kavramının yalnızca emperyalizmin ya da Anglo-Amerikan dünyanın ürünü olduğu yönündeki açıklamaları sorguluyor; terimin kültürel ve siyasal bir kategori olarak ne zaman, nasıl ve niçin ortaya çıktığının izini sürüyor. Rusya ile ilişkilerden Hıristiyanlığa, liberalizmden milliyetçiliğe, Soğuk Savaş ile sonrasına uzanan geniş bir düşünce coğrafyasında, “Batı”nın ne anlama geldiğini değil, kimler tarafından, hangi amaçlarla ne anlama getirildiğini araştırıyor.
Varouxakis tüm okurları “Garbın afakı”na yeniden bakmaya, bugün hangi dünyaya ait olduğumuzu, kimlerin bu dünyanın dışında bırakıldığını ve kelimeler ardında yatan fikirlerin siyaseti nasıl biçimlendirdiğini düşünmeye çağırıyor.
Benjamin Dosyaları
çev. Müge Serin
Ketebe Yayınları
Ağustos 2026
352 s.
Çağımızın en kışkırtıcı düşünürlerinden Fredric Jameson, yirminci yüzyılın melankolik dehası Walter Benjamin’in ardında bıraktığı o devasa ve parçalı entelektüel mirası, kutsalın kavramları ile tarihsel maddeciliğin kesiştiği o tekinsiz sınır boylarında yepyeni bir takımyıldızı olarak inşa ediyor. Benjamin’in düşüncesini salt akademik bir okumanın nesnesi olmaktan çıkaran bu eser, Pasajlar’ın loş ışığında geçmişin unutulmuş nesnelerini ve tarihin enkazını titizlikle bir araya getiren bir koleksiyonerin tutkusuyla, modernitenin yıkıntıları arasında sarsıcı bir anlam arayışına dönüşüyor.
Geceleri Sessizdir Tahran
çev. Gül Gürtunca
İthaki Yayınları
Temmuz 2026
216 s.
Bir ailenin İran’dan kaçışını ve geri dönüşünü anlatan çarpıcı bir roman: Geceleri Sessizdir Tahran.
1979. Genç bir komünist devrimci olan Behsad, şahın sürülmesinden sonra yeni bir düzen için arkadaşlarıyla birlikte mücadele ediyor. Kıvılcımlanan umutlar ve gizli siyasi eylemler arasında hayatının aşkını Nahid’de buluyor.
1989. Nahid, Behsad’la birlikte Batı Almanya’da yeni bir hayat sürüyor. Mollaların iktidara gelmesinden sonra gizlenmek zorunda kalan insanlardan haber alma umuduyla saatlerce radyo başında bekliyorlar her gün.
1999. Lale, annesi Nahid’le birlikte İran’a dönüyor. Aile sırları ve kaygıları dışında çocukluk anılarıyla neredeyse hiç uyuşmayan bir Tahran’ı tanımaya başlıyor.
2009. Lale’nin erkek kardeşi Mo, Almanya’daki öğrenci gösterilerinden ziyade bir arkadaşının yaşadığı kalp kırıklığıyla ilgileniyor çünkü “devir” değişiyor. Ancak tam o sırada İran’da Yeşil Devrim patlak veriyor ve tüm dünyayı altüst ediyor.
Geceleri Sessizdir Tahran, devrim, baskı, direniş ve özgürlük arzusu üzerine hem çok tanıdık hem de bilinmedik bir hikâye.
Kırık Anahtar
Lando Yayınları
Temmuz 2026
86 s.
İnsan, yaşadığı hayatı değil; içinde yaşamaya devam eden hayatı taşır.
Çocukluğundan kalmış bir ses, ilk kez sevdiği günün utancı, yıllar sonra hatırlanan bir dost, yağmurun altında ansızın beliriveren eski bir koku… Bazı anlar geçip gitmez. Sessizce insanın içine yerleşir; bakışını, sesini, susuşunu değiştirir.
Kırık Anahtar, hafızanın bu görünmez izlerini takip ediyor. Yusuf Çopur, hayatın en sıradan görünen anlarında saklı duran duygulara eğiliyor. Çocukluğun güveniyle yetişkinliğin yalnızlığı, ilk heyecanlarla geç kalmış pişmanlıklar, kaybolan şehirlerle insanın kendi içine yaptığı yolculuk, bu denemelerde aynı hayatın farklı yüzleri olarak buluşuyor.
Kırık Anahtar, geçmişi yeniden kurmaya çalışmıyor; geçmişin, bugün hâlâ içimizde konuşan sesini dinliyor.
İnsan, bazen yıllarca kilit sandığı şeyin kendi kalbi olduğunu çok geç anlıyor.
Mimarlık Yazıları
İletişim Yayınları
Ağustos 2026
136 s.
Kuram ve eleştiri her alanda geriliyor. Artık bilginin içeriğinden koptular. Hatta, 1980’lerden beri her ikisinin de sona erdiğine ilişkin bir edebiyat sürüp gidiyor. Mimarlık bu gelişmeden derinden etkilendi. Zamanımızda mimarlığın önemli ölçüde piyasanın bilgi rejimiyle kaynayarak bir işletme, bir yönetim disiplinine dönüştüğü kabul ediliyor. Ve bu niteliğiyle mimarlık, son hızla yapay zekânın denetimine giriyor. Dolayısıyla tamamıyla algoritmalara teslim olmadan kuram ve eleştirinin canlı tutulması hayati.
Mimarlık Yazıları’nın ilk makalesi olan “Mimarlığı Okumak”ta Ali Artun mimarlık ve dil ilişkilerinin tarihini ele alıyor. İlk mimarlık anıtı olduğu kabul edilen Göbeklitepe’yle ilgili sonraki yazı, mimarlığın kozmik kökeni, cevheri üzerine.
Diğer yazılar 20. yüzyılın avangard mimar-sanatçılarını konu alıyor: Maleviç, Jefim Golyscheff, De Chirico, Phyllida Barlow.
Odysseia
çev. Erman Gören
Giriş ve notlar: Erman Gören
Everest Yayınları
Ağustos 2026
736 s.
Odysseia, tam bir yolculuk hikâyesidir. En yalın ifadesiyle, tecrübeli bir savaşçı ve uzun zamandır çile çeken bir denizci olan Odysseus’un yirmi yıl sonra evine dönüşünü ve bu yolculuğun nasıl sonlandığını anlatır. Destanda kendi “yol”unda ilerleyen sadece Odysseus değildir.
Köle ya da özgür, genç ya da yaşlı, kadın ya da erkek herkes birer yolcudur. Odysseus’un seyahatleri, kadim Yunan insanının korkularının ve arzularının bir resmigeçidi gibidir. Nitekim bariz bir erkek dünyası sunan Ilias’ın aksine, Odysseia’da tanrıçalar, periler, örnek alınan veya ürkütücü özellikleri olan kadınlarla, türlü maceralarla ve müzikle dolu bir dünyayla karşılaşılır.
Odysseia’nın masalsı anlatısı, özellikle MÖ 8. yüzyıldan itibaren Yunan dünyasının yöneldiği ticaret ve deniz aşırı keşiflerle belirginleşen bir geçiş döneminin de resmini sunar. Homeros’un vahşi diyarlara ve büyülü saraylara dair göz alıcı hikâyeleri erken arkaik Yunan dünyasında yaşanan dönüşümlerle iç içe geçer. Romansı söyleyiş biçimiyle günümüze kadar pek çok edebi anlatıcıyı derinden etkilemiş bu mısralar, Erman Gören’in kapsamlı giriş yazısı ve hacimli bir sözlükle zenginleşen bu çalışmasıyla aslına sadakati özgün bir Türkçe ritimle buluşturan, destanın kendine has katmanlı müzikalitesine
yaraşır bir ses buluyor.
Post-Avrupa
çev. Burak Çakır
Vakıfbank Kültür Yayınları
Temmuz 2026
192 s.
Son iki yüz yıldır felsefi bir kavram haline gelen ve bir üstünlük aracına dönüşen “Avrupa”nın bugün artık aynı anlamı taşıyamadığı aşikâr. Savaşlar, sömürgecilik deneyimleri, krizler, soykırımlar, göçmen politikaları, artan ulusçuluklar ve ortak bir dünyadan söz ettiren teknoloji… Yuk Hui klasik anlamıyla Avrupa’nın artık olamayacağını hatırlatarak bizi Avrupa sonrası bir durumu düşünmeye davet ediyor. Teknolojinin de artık “Avrupalı” sayılamayacağı tekno-ekonomik dönüşümle şekillenen bu gezegenleşmiş dünya karşısında yurtsuzluk ve yuvaya dönüş özlemini yazar yeniden ele alıyor. Tüm bu tekno-ekonomik manzarada düşüncenin bireyleşmesi için nasıl bir zemin inşa edilebileceğini tartışıyor.
Teknoloji felsefesinin önde gelen isimlerinden Yuk Hui, dünyanın mevcut homojenleşmiş gezegensel haline Heidegger, Jan Patočka, Derrida, Bernard Stiegler ve Gilbert Simondon gibi düşünürlerin penceresinden bakıyor. Fakat bununla da yetinmeyerek Kitaro Nishida ve Mou Zongsan gibi Asyalı felsefecilerle Doğu ve Batı arasındaki basmakalıp karşıtlıkları yıkıyor. Düşüncenin bireyleşmesi meselesiyle Avrupa sonrasında “Asya Nedir?” sorusuna bir cevap arıyor. Emre Şan’ın Türkçe çeviri için kaleme aldığı önsözün de eşlik ettiği elinizdeki eser, sermaye, tüketimcilik, dijitalleşme ve tekno-bilimin bize sunduğu düzleştirilmiş gezegende, insanın kaçamayacağı varoluşsal yurtsuzluk meselesine dikkat kesilmemizi sağlıyor. Avrupa’nın tahakküm ettiği ve yerelliklerin yok sayıldığı bir dünyada homojenleşmenin faturasını görünür kılarak ve bundan sonrasını düşünerek, düşüncenin bireyleşmesini yeni ve spekülatif bir felsefi mecra olarak konumlandırıyor.
Uçup Giden Bir Kuş
çev. Lale Javanshir
Sel Yayıncılık
Mayıs 2026
İkinci baskı, Temmuz 2026
112 s.
Durup kendime ve hayatıma bakmak istiyorum; bir yabancı gibi uzaktan ve bir âşık gibi yakından.
Kalabalık sokaklar, komşuların bitmeyen gürültüsü, ülkeyi terk etmek isteyen bir kocanın sızlanmaları, çocukların istekleri ve geçmişin zihindeki süreğen uğultusu… Uçup Giden Bir Kuş, kimsenin kulak verme zahmetine katlanmadığı bir kadının kendi sesini bulma çabasıdır.
Modern İran edebiyatının en güçlü seslerinden Feriba Vefi, İran’da bir klasik haline gelen ve on bir dile çevrilen ödüllü romanı Uçup Giden Bir Kuş’ta yalnızca Tahranlı bir kadının duru ve dokunaklı hikâyesini değil; eş, anne, evlat ve kız kardeş rollerinin arasında kendini yeniden yaratmaya soyunan tüm isimsiz kadınların ortak sergüzeştini anlatıyor.
Ben hep korktum; karanlıktan, bodrum katlardan, gölgelerden, Kadir amcadan, hatta annemden ve Mahbup teyzemden. Giderek kendimden bile saklanır oldum ve bir gün, kendime kim olduğumu sormak zorunda kaldım. Ben kaybolma duygusuyla büyüdüm; derin bir şaşkınlık hissiyle, bulunma umudumu bile yitirerek.
Önceki Yazı
Bir fail nasıl mağdura dönüştürülür?
“Film Hiroşima’yı ya da Nagazaki’yi değil, atom bombasının geliştirilmesinde en önemli isimlerden biri olan J. Robert Oppenheimer’ı anlatıyor. Benim itirazım buna değil. İtirazım, Hiroşima’yı kadrajın dışında bırakırken o boşluğu Oppenheimer’ın güvenlik soruşturmasıyla simgelenen kişisel mağduriyet anlatısıyla doldurması. İşte tam da bu yüzden, mesele artık sinemasal değil, ahlaki bir tercihe dönüşüyor.”