• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Mary de Rachewiltz, Ezra Pound’un mirasının muhafızı

“Sana yalnızca bildiğim mesleği öğretebilirim!”

“Mary, yalnızca Ezra Pound’un kızı olarak anılabilecek bir figür değil. İngilizce ve İtalyanca yazan bir şair ve denemeci, Amerikan edebiyatı araştırmacısı ve üretken bir çevirmendi.”

Solda: Mary de Rachewiltz, 2004, Londra. Sağda: Mary de Rachewiltz akıl hastanesinden tahliye olan babası Ezra Pound ile, 1958.

EFE MURAT BALIKÇIOĞLU

@e-posta

DENEME

20 Ağustos 2026

PAYLAŞ

Şair, çevirmen ve araştırmacı Mary de Rachewiltz’in 24 Temmuz 2026’da, 101 yaşında vefat ettiğini öğrendiğimde aklıma ilk gelen, iyi ki de şartları zorlayarak bir önceki yılın ekim ayında onunla buluşabilmiş olmamdı. Mary, yalnızca Ezra Pound’un kızı olarak anılabilecek bir figür değil. İngilizce ve İtalyanca yazan bir şair ve denemeci, Amerikan edebiyatı araştırmacısı ve üretken bir çevirmendi. Thomas Hardy başta olmak üzere, İngiliz edebiyatından birçok eseri İtalyancaya kazandırmıştı. En önemlisi, babasının Kantolar’ını New York Üniversitesi’nden tanıdığım edebiyat profesörü Maria Luisa Ardizzone’nin notlarıyla birlikte İtalyancaya çevirmiş; Pound arşivinin korunması, düzenlenmesi ve araştırmacılara açılması için belirleyici bir rol üstlenmişti. Aynı zamanda babasının edebi mirasının başlıca muhafızlarından ve müdafilerinden biri olmuş, Pound’un antisemitizmi ve faşizme yakınlığı üzerinden bütünüyle mahkûm edilmesine karşı çıkmış; Kantolar’a bağlam, ses ve hafıza kazandırarak metni satır satır şerh etmiş, makaleler kaleme almıştı.

Mary’yle buluşma altın fırsatını kaçırdığım, talihsiz bir anım da vardı. 2015 yılında, Mary’nin 90. doğum günü vesilesiyle düzenlenen bir Ezra Pound konferansına, o sırada yazıştığım Pound arşivcilerinden ve “hevesli”lerinden Archie Henderson tarafından davet edilmiştim. O dönem Ezra Pound’un Kantolar’ıyla cebelleşiyordum. Çalışmaya 2009’da başlamış, eserin baştan sona ilk Türkçe taslağını tamamlayarak 2014’te Yapı Kredi Yayınları’na teslim etmiştim. Dolayısıyla bu davet benim için nadir bulunur bir fırsattı. Ne var ki, aynı dönemde, araştırma yılım kapsamında Amman’da yoğun bir klasik Arapça programına katılmam gerekiyordu. Programdan izin alıp konferansa gitmem mümkün olmadı. İnsanın karşısına hayatta belki bir kez çıkacak bir imkânı değerlendirememiş olmanın hayal kırıklığıyla uzun süre kadere içerledim. Kantolar çevirisi tam da COVID-19 salgınının dünyaya yayıldığı günlerde, Şubat 2020’de yayımlandı. Mary’yle tanışma ihtimalinin artık bütünüyle ortadan kalktığını düşünürken, 2023 yazında başka bir yol denemeye karar verdim. Çevirinin bir nüshasını, İtalya’nın Avusturya sınırındaki özerk Alto Adige bölgesinde faaliyet gösteren Alman-İtalyan kültür kurumu Accademia di Merano aracılığıyla, Mary’nin yaşadığı Merano yakınlarındaki Brunnenburg Şatosu’na gönderdim. Kitap alıcıya ulaştırılamadığı için İstanbul’a geri döndü. Amacım, çevirinin Brunnenburg’daki Ezra Pound Kitaplığı’nda yerini almasıydı. Ertesi yıl, İtalya’da bulunduğum sırada aynı nüshayı bu kez Poste Italiane aracılığıyla yeniden gönderdim; bu kez yerine ulaştı.

Ca’ Foscari’deki görevime başladıktan sonra içime yeniden bir kurt düştü: Acaba şansımı bir kez daha deneyebilir miydim? Aynı kurum aracılığıyla Mary’nin oğlu, Ezra Pound’un torunu Siegfried “Sizzo” de Rachewiltz’le irtibata geçtim. Annesinin sağlığı elverirse, kendisiyle kısa da olsa görüşmeyi arzu ettiğimi yazdım. Beklediğimden çok daha sıcak bir karşılık aldım ve sonunda 21 Ekim 2025 günü için kısa bir ziyaret kararlaştırdık.

Jonathan Regier ile Brunnenburg Şatosu yollarında.

O sabah saat sekizde Venedik’ten yola çıktık. Yanımda Ca’ Foscari Üniversitesi’nden meslektaşım Jonathan Regier vardı. Jonathan, İtalyan hezârfen Girolamo Cardano üzerine çalışan, Sorbonne’da Kepler’in astronomi kitapları hakkında doktora tezi hazırlamış bir erken modern Avrupa bilim tarihçisiydi. Bununla birlikte, gençlik yıllarında Brooklyn’deki şiir çevrelerinde bulunmuş, New Directions’ta editörlük yapmış ve bir şiir kitabı yayımlamıştı.[1] Pound’u sevdiği için, Merano’ya günübirlik gitme teklifimi hemen kabul etti. Venedik’ten Merano’ya üç tren değiştirerek yaklaşık altı saatte ulaştık. Yol boyunca yaşanan gecikmeler yüzünden Brunnenburg’daki randevumuza son anda yetişebildik. Seyahatin en çarpıcı tarafı, İtalya’nın birkaç saat içinde bambaşka bir coğrafyaya dönüşmesiydi. Venedik’in suya yaslanan mimarisinden uzaklaştıkça, ova yerini dağlara bırakıyor; Bolzano ve Merano’ya yaklaştığınızda, Avusturya Alpleri’nin İtalya’ya bakan tarafına çıkıyordunuz. Tabelalar Almanca-İtalyanca çiftdilli; insanlar çoğu zaman size Almanca cevap veriyor; köyler dağların arasına serpiştirilmiş, şatolar sisli tepelerde beliriyordu. Kaymağı, sosisleri, bağ ve yaylalarıyla bölge yer yer bir Heidi coğrafyasını, yer yer de Karadeniz’in dağlık peyzajını hatırlatıyordu. Ya da Mary’nin deyişiyle, “Kaya Delici”: LXXXV-XCV. Kantolarının coğrafyası: Güneybatı Çin’de, Yünnan eyaletinin Lijiang bölgesi – “Dolomitler’in Himalayalar’la buluştuğu yer.”[2]

Mary’nin çocukluğunu anlayabilmek için ilk gençlik yıllarını geçirdiği bu bölgenin siyasal tarihini de hesaba katmak gerekir. İtalyanların Alto Adige, yani Yukarı Adige; Avusturyalıların ise Südtirol, yani Güney Tirol adını verdiği bu coğrafya, eski Tirol Kontluğu’nun güney kesimidir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, 1919’da İtalya tarafından ilhak edildiğinde, nüfusun yaklaşık yüzde doksanı Almanca konuşuyordu. Mussolini döneminde yürürlüğe konan yoğun İtalyanlaştırma siyaseti (1922-1943), tam da bu demografik ve kültürel yapıyı dönüştürmeyi hedefliyordu. Dil, eğitim, kamusal hayat, yer adları ve soyadları bu siyasetin başlıca müdahale alanlarıydı. Mary asıl kırılmanın 1938 dolaylarında başladığını anlatır. Siyah üniformalarıyla bölgede korku salan Mussolini’nin faşist milisleri, Almancayı okullardan ve kamusal hayattan tasfiye etmeye girişir; yer adlarıyla soyadları zorla İtalyanlaştırılır. Çocuklar faşist gençlik örgütlerine kaydedilmiş ve bölgenin demografik yapısını değiştirmek üzere İtalya’nın başka yörelerinden nüfus taşınmıştır.

Bu süreç, 1939’da Hitler’le Mussolini arasında imzalanan Südtirol Seçeneği Antlaşması’yla yeni bir safhaya girmiştir. Güney Tirol’de yaşayan Almanlar ve Ladinler, ya Alman Reich’ına göç etmeyi ya da İtalya’da kalarak bütünüyle İtalyanlaşmayı kabul etmek zorunda bırakılırlar. Bu karar yalnızca siyasi değildir, aileleri ve köyleri de bölen derin bir toplumsal yarılmaya yol açar. İtalya’da kalmayı seçenler (Dableiber) hainlikle suçlanırken, göç etmeyi kabul edenler (Optanten) Nazi sempatizanı olmakla damgalanmıştır.

 
 
 


Mary 1925 doğumluydu; dolayısıyla çocukluğu bu dönüşümün ortasında geçti. Ezra Pound’la hayat arkadaşı Olga Rudge, doğumundan sonra onu, edebiyat ve müzik çalışmalarını aksatmaması için Merano yakınlarındaki Gais köyünde ikamet eden Güney Tirollü bir köylü çifte emanet etmişlerdi.[3] Mary yaklaşık on bir-on iki yaşına kadar Mamme ve Tatte adını taktığı bu çiftin yanında büyüdü. Yılda birkaç defa Pound’u ve Olga’yı görüyor, zaman zaman Venedik’e ya da Sant’ Ambrogio’ya götürülüyordu.

Mary’nin anadili İngilizce ya da İtalyanca değil, Almancaydı. Çocukluğunun ilk kültür dilini, ilk yuvasını ve ilk toplumsal çevresini bütünüyle Gais’in küçücük evreni oluşturuyordu. Discretions adlı kitabında, öğretmenlerin çocuklara gizlice Almanca kitaplardan ders verdiğini, biri içeri girdiğindeyse kitapları telaşla sakladıklarını anlatır.[4] Kız çocuklarının Piccole Italiane adlı faşist örgüte katılması, üniforma giymesi ve üyelik kartı, yani tessera, için fakir köylülere angarya olarak gelen 5 liret ücreti ödemesi gerekiyordu.[5] Mary’nin çocukluğunda yaşadığı kültürel ve siyasal yabancılaşmanın bir kısmı, faşist gençlik teşkilatlarına zorunlu katılımdan kaynaklanıyordu.

Savaşın son yıllarında Mussolini’nin iktidardan düşmesiyle, Kuzey İtalya, Nazi Almanyası’nın işgali altına girdi. Merano ve çevresi, güneye sevk edilen erzak ve silahlarla kuzeydeki kamplara gönderilen Yahudi ve Romanların yollarının kesiştiği bir geçiş bölgesine dönüştü. Mary, erken çocukluğunda gezici kumpanyalarıyla yöreyi dolaşan, fakat yerli halkın hakaretlerine ve şiddetine maruz kalan Çingenelerden (i zingari) söz eder. Dans ederek geçimini sağlayan genç bir kadına yapılan kötü muamele, küçük Mary’yi derinden sarsmıştı.[6] Faşist söylem Çingeneleri yalancılık ve düzenbazlıkla damgalarken, çocuklar telgraf direklerine tebeşirle şu kelimeleri yazıyordu: “Heil Hitler, M Mussolini.” Güney Tirol’ün Almanca konuşan halkı Mussolini’nin İtalyanlaştırma siyasetine karşıydı; fakat Alman ordusunun gelişi de basit bir kurtuluş olarak görülmedi. Bölge birbiri ardına gelen iki otoriter rejimin arasında kaldı. Mary de savaş yıllarında İngilizce konuşmanın hoş karşılanmadığını, bu yüzden mümkün olduğunca İtalyanca iletişim kurmaya zorlandığını anlatmakta.

Mary, kendisini büyüten köylü çifti uzun süre gerçek anne ve babası olarak benimsedi. Ezra Pound’a Der Herr, Tattile ya da Babbo, Olga Rudge’a ise Mammile diye hitap ediyor; onlar da Mary’yi Moidile diye çağırıyorlardı. Aralarındaki iletişim, Mary’nin henüz sınırlı ölçüde bildiği İtalyanca üzerinden kuruluyordu. İngilizceyi çok daha sonra öğrendi. Pound ve Olga’yla arasındaki aile ilişkisi de ancak büyüdükçe ve Venedik’e daha sık gidip gelmeye başladıkça kuruldu.

Olga Rude, 1915.

Mary’nin soyadlarının her biri de başlı başına bir hikâye taşımakta. Ezra Pound’la Olga Rudge evli olmadıkları için, Mary doğduğunda annesinin soyadını aldı ve resmî kayıtlara Maria Rudge olarak geçti. Buna karşılık Ezra Pound’un resmî eşi Dorothy Shakespear; Pound, Paris’i ve Londra’yı geride bırakıp Olga’yla İtalya’ya yerleştikten sonra onun peşinden İtalya’ya gelir ve kendisinden bir çocuk sahibi olmak istediğini söyler. Pound bunu reddederek artık hayatlarını ayırmaları gerektiğini dile getirince, Dorothy ağır bir sinir krizi geçirir. Ardından istirahat için Kahire’ye gider ve burada tanımadığı bir erkekten hamile kalır. Pound, doğan çocuğa çok büyük ihtimalle Ömer Hayyam’dan ilhamla Omar adını verir ve nüfusuna alır. Dorothy resmî olarak hâlâ Ezra Pound’un eşi olduğu için, biyolojik babası Pound olmamasına rağmen, Omar hukuken Pound soyadını taşımaktadır. Mary ise, babasıyla resmî bir hukuk bağı bulunmadığından, annesinin soyadıyla büyümüştür. Çocukluğunu geçirdiği Gais köyünde bu durum zaman zaman dışlanmasına yol açar; kendisine Almanca Ledigskind (evlilik dışı çocuk) deniyor, bu ifade aynı zamanda aşağılayıcı bir anlam da taşıyordu.[7]

Hikâyenin en ilginç yanıysa, Mary evlendiğinde ortaya çıkıyor. Eşi Boris’in gerçek adı Luciano’ydu; Boris yalnızca göbek adıydı ve aile soyadı Baratti idi. Ancak Baratti ailesinin o dönemde yaşadığı siyasi sorunlar nedeniyle, Boris bu soyadıyla doğrudan ilişkilendirilmek istemedi. Bunun üzerine çift ortak bir tercihle, Boris’in uzak akrabalarının da kullandığı de Rachewiltz soyadını benimsedi. Mary hem aristokrat bir çağrışım taşıyan hem de Almancada Rache (“intikam”) sözcüğünü çağrıştıran bu soyadını özellikle seviyordu.[8]

Gais’teki hayatını mutlulukla hatırlasa da, Venedik’e bir türlü alışamamıştı. Dağlarda bulduğu küçük bir metal parçasını kaba bir sicime geçirerek kendine bir kolye yapmış, kırlarda dolaşırken onu boynundan eksik etmez olmuştu. Gais’te severek taktığı bu kolyeyi Pound’la Olga, Venedik’te boynuna asmasına izin vermiyorlardı. Mary’nin Pfenning adını verdiği bu küçük “madalyon”, köyde tabii ve kıymetli bir eşyayken, Venedik’te kaba ve görgüsüz bulunuyordu. İki hayatı arasındaki mesafe ve açmaz, kimi zaman böylesine küçük bir nesnede vücut buluyordu.

Küçük yaştaki ilk Venedik ziyaretleri de kolay geçmiyordu. Mary sık sık ağlayıp kendini paralıyor; Pound ve Olga onun sürekli şımarıklıklarından yakınıyorlardı. Bir seferinde Venedik’in sayfiye yeri Lido’da yemek yerlerken ayağına cam batmış, ayak parmağı kesilmişti. Öğle yemeğinin yarıda kalmasına öfkelenen Pound bütün gün somurtmuş ve küçük Mary’yi uzun uzun azarlamıştı.[9]

Yıllar içinde aralarındaki mesafe azaldı; Babbo ile Mammile, Mary’ye giderek bir çocuk gibi değil, yetişkin bir muhatap gibi davranmaya başladılar. Ne var ki, dil engeli bütünüyle ortadan kalkmadı. Her akşam kızına Kantolar’dan yüksek sesle parçalar okuyan Babbo’nun İngilizcesini Mary anlayamıyor; onunla kırık da olsa, yalnızca İtalyanca üzerinden anlaşabiliyordu.

Başka bir Venedik ziyareti sırasında, Lido’da plajda Pound ona son derece basit görünen bir soru sormuştu: “Ne zaman eve dönmek istiyorsun?” Pound’un “ev” derken Venedik’i mi, yoksa Gais’i mi kastettiği belirsizdi. Mary düşünmeden Gais’e dönmek istediğini söylemiş; onun için ev hâlâ köydeki çiftlikti. Olga bu cevabı duyunca küçük çaplı bir sinir krizi geçirmiş; kızının kendilerini sevmediğini ve hiçbir zaman gerçek ailesi olarak benimsemeyeceğini düşünmüştü.[10] Mary yeniden Gais’e gönderilirken, Pound ona uyması gereken kurallardan ve tavsiyelerden oluşan, şiirsel bir liste verir. “Mary’nin Kanunları” diye anılabilecek bu kısa metinde, Pound’un şairliğiyle baba olma çabası garip bir şekilde iç içe geçmekte.[11]

Brunnenburg şatosu

Bütün bu ayrıntılar, Brunnenburg’a çıkarken içinden geçtiğimiz coğrafyayı yalnızca bir manzara olmaktan çıkarıyordu. Ailenin üzüm bağlarının arasından yukarı doğru yürüyerek ulaştığımız şato, Mary’nin hem aile hayatının hem de Gais’ten sonra kurduğu ikinci dünyanın merkezindeydi. Yüzü ve top sakalı hakikaten Pound’u andıran torun Siegfried, Jonathan’la beni şatonun girişinde karşıladı. Başlangıçta görüşmenin çok kısa sürebileceğini, annesinin sağlığının uzun bir sohbete elverişli olamayabileceğini söylemişti. Bizi iki büyük odadan geçirerek Ezra Pound’un çalışma odası olarak da kullandığı kütüphaneye çıkardı. Duvarları tablolar, çeşitli nesneler ve kitaplıklarla çevriliydi; bir köşede Olga Rudge’un besteci George Antheil’le verdiği konserlerden birinin afişi asılıydı. Mary’nin odası kütüphanenin hemen arkasındaydı. Karanlık ve rutubetli bu odaya girdiğimizde, içerideki eşyalar sanki başka bir yüzyıldan kalmış gibiydi. Ardından yeniden misafirlerini ağırladığı kütüphaneye geçtik. Mary’yle ilk ve son kez burada buluşma şansına eriştim.

 
 
 


Görüşmemizin ilk dakikaları, yüz bir yaşındaki Mary’nin gözlüğünü telaşsız ama inatçı bir ısrarla aramasıyla geçti. Odada eski bir monokl vardı; Mary onun kendisine ait olmadığını, Pound’a ya da aileden başka birine ait olabileceğini söyledi. Siegfried’le İtalyanca konuşarak gözlüğü aradılar. Gözlüğünü bulamayınca, Mary hafif mahcup ve kendiyle alay eden bir sesle, “Forgetfulness is a nuisance” dedi: “Unutkanlık ne illet şey!”

Mary de Rachewiltz ile.

Mary’yle yaklaşık bir buçuk saat oturduk. Sohbetimizin son kırk dört dakikasını gizlice kaydedebildim; buradaki notlarım da büyük ölçüde bu ses kaydına dayanıyor.

Sohbetimiz esnasında çay ikram edildi. Çaylarımızı yudumlarken, Mary çocukluğunda kendisine dert olan çay adabından söz açtı. Gais’te büyürken bu tür toplumsal incelikleri öğrenemediğini, bunun hem kendisini hem de titiz anne babasını zaman zaman tedirgin ettiğini anlattı. Ardından meseleyi hemen şakaya vurdu: Amerika’dan geldiğimizi hatırlatarak, orada kimsenin oturup uzun uzun çay içmeye vakti bile olmadığını söyleyip kahkahayı bastı. Jonathan da Yeni Dünya’da herkesin kahvesini neredeyse damacanalara doldurup koştura koştura işine gücüne yetiştiğini ekledi. Hep birlikte güldük. Oysa İtalyanların kahvesi birkaç yudumdur.

Nereli olduğumuzu, nereden geldiğimizi sordular. İstanbul doğumlu olduğumu öğrenince, Sizzo uzun yıllar Harvard ve New York üniversitelerinde ders veren Richard Sieburth ve eşiyle birlikte İstanbul’da geçirdiği güzel günleri andı; 2026 ilkbaharında Göbeklitepe ziyareti planından bahsetti.

Konu Jonathan’ın ailesine gelince, söz Japonya’dan açıldı. Jonathan’ın Japonya’da büyüyen eşi yarı Japon, yarı Mısırlıydı. Annesi, Mısır’ın siyasi seçkinleriyle irtibatlı, varlıklı bir aileden geliyormuş. Soylarında Türk akrabalar bulunuyor, anneannesi de ölümüne dek Türkçe konuşuyormuş. Mary hemen ilk yazısının Japonya’da yayımlanmış olduğunu hatırlattı; ardından gülerek, “Japonya bana her zaman iyi davrandı” dedi: “Hatta ilk yazım, ben daha 12 yaşımdayken Japonca yayımlandı!”

Mary’nin köy hayatıyla bağı yalnızca çocukluk hatıralarından ibaret değildi. Ot biçmeyi, saman toplamayı, hayvanlarla ilgilenmeyi ve kırlarda yürümeyi daha küçük yaşta âdet edinmişti. Doğayla ve çiftçi hayatıyla kurduğu bu ilişki hayatı boyunca devam etmiş. Henüz on iki yaşındayken, İtalyancasını geliştirmek ve Gais’teki gündelik hayatı, insanları ve çocukların katıldığı yerel festivalleri de anlattığı, Gais: Le Belezze del Tirollo adlı kısa bir kitap yazmış; metni kendi çizimleriyle süslemişti. Kitap, henüz yeni öğrenmeye başladığı, çocuksu bir İtalyancayla kaleme alınmıştı. Ezra Pound kızının bu çalışmasını hemen İngilizceye çevirmiş; İtalyanca aslıyla birlikte daktilo edip metni önce T. S. Eliot’la paylaşmış. Eliot başlangıçta bu yazıyı yayımlamayı düşünmüş, ancak daha sonra bu fikirden caymış. Pound’un Japon avangart şiir çevrelerinden dostu ve aynı zamanda Kantolar hayranı şair Katué Kitasono (1902-1978) ise metnin Japonya’da yayımlanan genç kız dergisi Reijokai’de basılmasını sağlamış.[12]

Bu kısa kitapçık, Pound’u yalnızca kızının ilk edebi denemesi olduğu için değil, içerdiği düşünsel imkânlar bakımından da heyecanlandırmıştı. Etnolog Leo Frobenius’a (1873-1938) yazdığı mektupta, Mary’nin metnini gerçek bir paideuma örneği olarak tanımlıyor. Pound’un bu kavramı, Afrika ve Yakındoğu üzerine çalışmalarıyla tanınan Frobenius’tan devraldığı bilinmektedir. Frobenius’a göre paideuma bir toplumun kültürünü dışarıdan betimleyen, soyut bir sistem değil; insanların çevrelerini nasıl yaşadıkları, anlamlandırdıkları ve gündelik pratikleri içinde nasıl yeniden ürettikleriyle ilgili, organik bir kültürel biçimdir; kültürü nesnel kurumlardan çok, yaşanmış deneyim ve yerleşik görenekler üzerinden kavrar.[13] Bu nedenle, Gais’teki köylü yaşamını “içeriden” bir gözle anlatan Mary’nin bu çocukluk kitabı, Pound için yalnızca sevimli bir aile hatırası değil, Frobenius’un paideuma kavramının somut bir örneğiydi.[14] Mary’nin Japonya’ya duyduğu yakınlığın ve merakın kökleri de bu çocukluk kitabına uzanıyordu. Ezra Pound’un ölümünden sonra aile arşivinin önemli bir bölümü Yale Üniversitesi’ne bağışlanır. Mary’nin Yale’le ilişkisiyse daha erken, 1963’te, arşivin geleceğine dair yazışmalar vesilesiyle o yıllarda bir Pound kaynakçası hazırlayan Profesör Donald Gallup’la kurduğu temasla başlamıştı.[15] 1974’te Yale’den aldığı bursla babasının arşivini düzenlemek üzere New Haven’a gider; bu arşiv çalışması sırasında yaptığı araştırmalar ona Japon akademisinin kapılarını açacaktır. Ardından Tokyo Üniversitesi’ne davet edilir. Brunnenburg’daki sohbetimiz sırasında, bir çevirmen ve araştırmacı olarak ilk kez Japonya’da ciddiye alındığını söylemesi bu bakımdan tesadüf değil.

Mary de Rachewiltz.
Fotoğraf: Ulrich Egger

Sohbetimiz sık sık Gais’e dönüyordu. Dağ havasından, doğada kayboluşlarından, çiftlik işlerinden ve onu büyüten insanlardan bahsediyordu Mary durmadan. İlk ailesinin oradaki köylüler olduğunu söylerken, bunu bir sitem olarak değil, hayatının başlangıcına ilişkin basit bir gerçek olarak dile getiriyordu. Konuşmanın sonlarına doğru konu Venedik Calle Querini’deki evine geldi. Bu ev Olga Rudge’a babası tarafından verilmişti. Savaşın ardından Amerikan yönetimi eve el koymuş, daha sonra yeni kurulan İtalya hükümetince ev Olga’ya iade edilmişti. Amerika’dan İtalya’ya hicretlerinde Mary’nin yanında Brunenburg Şatosu’nda geçirdikleri iki yıldan sonra, 1960’lardan itibaren Pound’la Olga yeniden burada yaşamaya başlamışlar ve Pound da 1972’de bu evde hayata gözlerini yummuş.

Mary, annesinin “gizli bir yuva” (a hidden nest) diye andığı bu eve güvenilir bir kiracı aradıklarını söyledi. Konuşmanın son yarım saate yakın bölümü neredeyse bütünüyle evin etrafında döndü. Bana orada yaşamak isteyip istemeyeceğimi birkaç defa sordu: “Eğer güvenilir bir kiracıysan, sana bu Venedik’teki evi…”

Evi görüp görmediğimi sorduklarındaysa, “Evet, ama tam anlamıyla değil” dedim. Geçen ay dostlarım Emirhan Eringen ve Berk Kristal’le çıkmaz sokak Calle Querini’ye gitmiştik. Kapıyı çaldık, açan olmadı. İçeri girmemiz mümkün olmayınca, Emirhan’ın aklına muzip bir fikir gelmişti. Posta kutusunun kapağını aralayıp cep telefonumuzu içeri uzatmış, evin göründüğü kadarıyla fotoğraflarını çekmiştik. Böylece şömineyi, şöminenin üzerindeki kelimelerden oluşan tabloyu, iç avluya bakan küçük oturma odasını görebilmiştik. Bunu anlatınca Mary ve Siegfried uzun uzun güldüler. Ve sonra Mary ekledi: “Eğer güvenilir bir kiracıysan, sana bu Venedik’teki evi…”

Mary daha sonra evin planını tarif etmeye başladı. O kadar ayrıntılı anlatıyordu ki, konuşmanın sonunda neredeyse planını ezberlemiş gibiydim. Dar ve üç katlı bir Venedik eviydi. Kapı açılır açılmaz küçük bir mutfağa giriliyor, oradan hemen oturma odasına geçiliyordu. Üst katların her birinde küçük bir oda bulunuyordu. Mary odaların yerini, merdivenlerin dönüşünü, pencerelerin baktığı yönü tek tek tarif etti. Evin özellikle kalabalık aileler için uygun olmadığını, odaların farklı dönemlerde ayrı ayrı kiraya verildiğini anlattı. Odaların birinde, şu an Münih’ten bir profesör kalıyormuş.

En çok çatıyı ve küçük terası seviyordu; buradan Venedik’in geniş ve görkemli bir manzarasının açıldığını söyledi. Hemen yan komşuları olan İngiliz kilisesinin papazından söz etti. Kilise, Peggy Guggenheim Koleksiyonu’nun bitişiğindeydi; Pound’un Calle Querini’deki eviyle Peggy Guggenheim’ın Büyük Kanal’a açılan sarayı arasında yalnızca birkaç dakikalık bir mesafe vardı.

Bu yakınlık beni ister istemez meraklandırdı ve Pound’un Peggy Guggenheim’la tanışıp tanışmadıklarını sordum. Mary tereddütsüz, “Hayır” dedi, sanki bir şeyler saklayarak. Pound’un, sevgilisi ressam Max Ernst’i tanıdığını, fakat aileyle Guggenheim’lar arasında hiçbir münasebet bulunmadığını ekledi. 20. yüzyıl sanat ve edebiyat çevrelerinin iki mühim figürünün, birbirlerinden birkaç sokak ötede yaşadıkları halde yollarının hiç kesişmemiş olması, beklemediğim, şüphe uyandıran bir ayrıntıydı.

Siegfried konuşmaya katılarak evin artık oğlu Michael tarafından idare edildiğini anlattı. Michael, Bolzano Üniversitesi’ndeki EURAC Araştırma Merkezi’nde çağdaş felsefe ve gelecek çalışmaları üzerine çalışıyordu. Felsefeye geçmeden önce Ca’ Foscari’de Japonca okumuştu. Yakın zamanda ölüm ve fütüroloji üzerine bir seminer hazırlıyormuş. Kızları yazları Lido’da yüzmeyi sevdiği için, Calle Querini’deki ev aile tarafından da kısmen kullanılmaya devam ediyordu.

Siegfried kendi hayatından da söz etti. Harvard’da klasikler ve karşılaştırmalı edebiyat alanında, Sirenler ve Sirenler’in erken modern Avrupa’sında alımlanışı üzerine doktora yaptıktan sonra, akademik bir kariyeri sürdürmek yerine Merano’ya dönmüştü. Hatta 1980’lerde Boston Cambridge’deki halen yaşadığım sokakta oturmuş. Brunnenburg’daki kültürel faaliyetlerle, annesinin yayınlarıyla, kendi araştırmalarıyla, bağcılık ve çiftçilikle ilgileniyordu. Zeytin yetiştiriciliğinin öngörülmesi en güç işlerden biri olduğunu anlattı: Bütün mevsim iyi geçse bile, hasattan hemen önce yağan biraz yağmur ya da çıkan küçük bir fırtına bütün ürünü yere serebilirdi.

Durmadan evine kiracı aradığını söyleyen annesinin katatonik bir hal alan konuşmasını kesmek için, “Annemin artık dinlemeye ihtiyacı var” dedi; fotoğraf çektirdik ve kütüphaneden ayrıldık. Sohbetimizin ardından, Siegfried bize Brunnenburg Şatosu’nun bir katına kurulmuş Ezra Pound Müzesi’ni gezdirdi. Mary’yle Siegfried’in yaşadığı dairelerin hemen yanı başındaki bu mütevazı müze yalnızca Pound’un çalışma odasını ve şahsi eşyalarını değil; Olga Rudge, Mary de Rachewiltz ve eşi Mısırbilimci Boris de Rachewiltz’in arşivlerini de aynı mekânda bir araya getiriyor. Şairin yazı masasıyla aile tarihinin birbirinden ayrılmadığı ender arşivlerden biri.

Ezra Pound Müzesi'nin girişi.

Müze daha girişinde ziyaretçiyi Pound’un İtalyanca gazete kupürlerinden hazırladığı bir kolajla karşılıyor. Ardından sergi, biyografik bir kronoloji izlemekten çok, çalışma hayatının maddi izlerini takip ediyor. Vitrinlerde üzerlerinde hâlâ “E. Pound” yazan bavullar, deri çantası, matarası, hasır şapkası ve 1920’lerde kullandığı daktilosu duruyor. Rapallo’daki Via Marsala 125 adresini taşıyan antetli mektuplar, gündelik hayatın nesneleriyle yazı hayatını yan yana getiriyor. Asıl ağırlıksa yazma sürecinin kendisinde. Kanto CX-CXV Eskizler ve Parçalar’a dönüşecek çalkantılı bir yayım sürecine sahip[16] dizelerin karalandığı kâğıt parçaları, çalışma defterleri, tashihler ve müsveddeler, şiirin oluşumunu adım adım takip etmeye imkân veriyor. CXVIII ve tamamlanamayan son kantoların defterlerde kalan taslakları bu bakımdan özellikle dikkat çekici.

Arşivin beklenmedik köşelerinden biri de Pound’un hayvanlara dair topladığı malzemeler… Pound tam bir hayvan ya da daha doğrusu bir “kedigiller” âşığı. Hatta kızına duyduğu sevgi de bir hayvana ya da canlı varlığa duyduğu sevgi gibi saf. (Ekte yer alan “Maria İçin Kanunlar”da bunu parantez içinde belirtme gereği bile duymuş.) Kediler, köpekler, filler ve başka hayvanlar üzerine gazete kupürlerini yıllar boyunca defterlerine yapıştırmış; yanlarına kısa notlar düşmüş. Bazı defterler neredeyse bütünüyle bu kupürlerden meydana geliyor.

Ezra Pound'un şahsi eşyaları

Müzenin bir başka ekseni Leo Frobenius. Etnoloğa ait kitaplar, mektuplar ve belgeler, Pound’un paideuma fikrinin düşünsel kaynaklarını görünür kılıyor. Daha sonra başka bir duvarda iki fotoğraf, Innsbruck’ta çekilmiş olduğu anlaşılan bir manzara ve 1932-1933 yıllarında Avusturya’nın Wörgl kasabasında kullanılan yerel para, şiirin arka planındaki seyahatin coğrafyasını sessizce ima ediyor. Olga Rudge’un kemanı, kırmızı rugan ayakkabıları, dantel eldivenleri ve cüzdanı; Boris de Rachewiltz’in notları, kitapları ve büstü; Pound’un 1958-1959 yıllarında Brunnenburg’da geçirdiği dönemi belgeleyen fotoğraflar ve torunu Siegfried’le çekilmiş kareler, arşivin aile hafızasına ayrılmış bölümünü oluşturuyor. Bilhassa St. Elizabeths Akıl Hastanesi’nden taburcu edildikten sonra İtalya’ya dönerek Brunnenburg’da geçirdiği ilk aylara ait fotoğraflar, Pound’un zihinsel bakımdan bütünüyle çökmüş olduğu kanısını zayıflatıyor. Bu karelerde torunları, hayvanlar ve Merano’nun doğası arasında neşeli, sevecen ve hayata bağlı bir yaşlı adam görünmekte. Son on yılındaki sessizliğini de bu nedenle yalnızca ruhsal çöküşle açıklamak güç: Olga’nın, yeni bir siyasi belaya yol açmaması için onu konuşmaktan sakındırdığı; söyleşi vermemesi ve yabancılarla temas kurmamasınınsa büyük ölçüde ihtiyata dayandığı anlaşılıyor.

Henri Gaudier-Brzeska'nın Hieratic Head of Ezra Pound (1914) adlı heykelinin bir kopyası.

Heykel bölümünde Heinrich Bachner’in işleriyle birlikte Pound’un Birinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden avangart heykeltıraş dostu Henri Gaudier-Brzeska’nın ünlü Ezra Pound başının (“Hieratic Head of Ezra Pound”-1914) çeşitli kopyaları bulunuyor. Taş orijinalse başlı başına bir biyografi kadar hareketli bir dolaşıma, provenance’a sahip. Uzun yıllar Rapallo’daki Hotel Mignon’un terasında denize ve engin ufka bakarken durmuş; daha sonra otelin üst katları çalışanlara ayrılınca çamaşır iplerinin arasında gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüşmüş. Mary bir söyleşisinde, 1953’te onu hâlâ otelin çatısında gördüğünü anlatıyor. Sonraki yıllarda San Ambrogio’daki eve, oradan Calle Querini’ye taşınmış; Pound’un ölümünden sonra Tate koleksiyonuna girmiş, New York’ta sergilenmiş ve nihayet Dallas’taki Nasher Sculpture Center’a ulaşmış. Mary, yolculuğunun bir evresinde, İspanya’da bir tren istasyonunun yanında da kaldığını hatırlıyordu; bu kısmın kronolojisi ayrıca doğrulanmayı gerektiriyor. Bu yazıda alıntıladığım, Sieburth’la söyleşisine göre, Brunnenburg’da bugün yalnızca bu heykelin bronz bir kopyası sergilenmekte ama ziyaretim esnasında taş versiyonunun (büyük ihtimalle alçıdan) kopyalarını da gördüm.

Ezra Pound'un kendi imal ettiği şezlong.

Pound’un son yıllarından kalan eşyalar arasında şezlonglar ayrı bir yer tutuyor. St. Elizabeths Hastanesi’nden çıktıktan sonra bunlarla meşgul olduğu, yeni modeller tasarladığı ve okumalarını çoğu zaman bu şezlonglarda yaptığı anlaşılıyor. Yanlarındaysa Art Nouveau üslubunda, büyük bir bahçe koltuğu duruyor.

Ernest Hemingway’e ait belgeler de orada kendine yer bulmuş. 1930’lardan kalma bir fotoğrafta dev bir köpekbalığıyla poz veriyor; eşlik eden mektupta, şakayla karışık, balığın içinden çıkan kopmuş bir insan elini Pound’a göndermeyi düşündüğünü yazıyor. 1958 tarihli ikinci mektupsa, Hemingway’in Brunnenburg’a gelip Pound’u ziyaret etme niyetini kayda geçiriyor; gerçekleşmeyen bu buluşma, iki yazar arasındaki son temaslardan biri olarak kalmış.

Brunnenburg’dan ayrılırken zihnimizde yalnızca bir yazar müzesi değil, birkaç kuşağın birbirine eklenerek kurduğu bir çalışma ve hafıza coğrafyası kalıyor. Siegfried’le doğru dürüst vedalaşamadan yeniden yola koyulmak zorunda kaldık; Merano’dan kalkan son trene ancak son saniyelerinde yetişebildik. Gün boyunca doğru dürüst bir şey yemeye dahi vakit bulamamıştık ama ikimiz de sevinç içindeydik. Dönüş yolunda, yazı taslaklarıyla gündelik eşyaların, entelektüel dostluklarla aile tarihlerinin Brunnenburg’da aynı süreklilik içinde muhafaza edildiğini düşündüm. Bu arşiv tek bir yazarı değil, onun çevresinde teşekkül etmiş bütün bir hayat biçimini koruyordu.

 
 
 


Mary’nin ölümünden sonra, o buluşmamızın son kırk dört dakikasında gizlice alabildiğim ses kaydını yeniden dinlediğimde, konuşmanın küçük ayrıntıları birer birer geri geldi: Bulunamayan gözlük, odadaki monokl, çayın adabı, Japonya, Gais’in dağ havası, Sizzo’nun Toskana’daki zeytinlikleri, Calle Querini’nin merdivenleri ve posta kutusundan çektiğimiz fotoğraflara birlikte gülüşümüz… Hatta aklımda Mary’nin söylediği o söz kalıyor: “Şair ve şiiri, yani şairin hayatıyla şiirin hayatı birebir, samimi bir şekilde örtüşmeli. Kantolar bunu başarmıştır ve belki de tek gerçek mesajı budur.”

Bu satırları yazarken, masamda Mary’nin yeniden okumaya başladığım modernist başyapıtı, kurguyla karışık çocukluk anıları Discretions duruyor. Buradaki anılar neredeyse bir asırlık. Annesi Olga da Mary gibi 101 yaşında hayata gözlerini yummuş; genlerinin annesinden olduğu kesin. Geçtiğimiz yıl Mary’nin iki kitabı daha yayımlandı. Bunlardan biri, Kantolar, H.D. ve Pound’un İtalya yılları üzerine kaleme aldığı, bir kısmını daha önce okumamış olduğumu fark ettiğim yazılarını İtalyanca-İngilizce karşılıklı bir araya getiriyor: Briciole: Poetical Scholarship, haz. Ralf Lüfter/çev. Bridget Pupillo (Milan: Mimesis Edizioni, 2025). Diğeriyse Mary’nin İtalyanca şiirlerinin toplu basımı: Processo in Verso: Tutte le poesie italiane, haz. Massimo Bacigalupo (Umbria: Bertoni Editore, 2025). 2015’te kaçırdığımı düşündüğüm karşılaşma, on yıl sonra Brunnenburg’da gerçekleşmişti. O gün Venedik’ten altı saatlik yolu gidip aynı gece geri dönmek, başlangıçta biraz ölçüsüz bir teşebbüs gibi görünüyordu. Mary’nin ölümünden sonra sesini yeniden duyduğumda, bu yolculuğun neden yapılması gerektiğini daha iyi anladım.

 

EK:

Pound’dan kızı Mary’ye öğütler (Discretions, s. 69-70)

Maria İçin Kanunlar

  1. Yalan söylemeyecek, hile yapmayacak, çalmayacak.
  2. Uygunsuz sorular sorarsa, kendisine şöyle denecek:
    Bütün ülkelerin âdetleri aynı değildir.
    Babası böyledir; yahut bu, onun âdetidir.
    Kendini uygun yaşa gelmiş saydığı zaman bunları babasıyla tartışabilir.
  3. Acı çekiyorsa, bunun sebebi evreni henüz anlamamış olmasıdır.
    Babasının bildiği kadarıyla, acı, insanları düşündürmek içindir. İnsanlar çoğu zaman ancak acı çektiklerinde düşünmeye başlarlar.
  4. Başkalarının davranışları hakkında yalnızca iki bakımdan hüküm verecek:
  5. Nesnellik bakımından; onları bir nedensellik zincirinin öğeleri olarak görecek: Önceki nedenlerin sonuçları ve sonraki sonuçların nedenleri olarak.
  6. O davranışın ya da davranış tarzının kendisinin isteyeceği bir şey olup olmadığı bakımından. Bu tercih, aynı davranışın bir başkası için uygun ya da hoş olup olmamasıyla hiçbir şekilde ilgili değildir.
  7. Bir şeyden hoşlanmadığında, suçu ya evrene ya da kendisine yükleyecek. Birinci yol, bazı dinlerde küstahlık sayılır.

Maria İçin Kanunlar (Devam…)

(Bitkisel hayattan hayvansal hayata geçiş)

I. Öğrenilecek ilk şey:

Baş belası olmamak.
Bunu öğrendiğini sanıyorum.

II. Autarchia personale.

Kendin için gerekli olan her şeyi yapabilmek: yemek pişirmek, dikiş dikmek, ev çekip çevirmek.

(Aksi halde evlenmeye elverişli değilsin. Evlilik: ortaklık, karşılıklı yardım.)

III. Autarchia.

İdeal olan, herkesin Bauernfähig (yani çiftçilik yapabilecek, toprağa dayalı kendi kendine yeter bir yaşamı sürdürebilecek yetkinlikte) olmasıdır.

Bir aile topraktan koptuğu anda, herkes yalnızca bir şey yapabilmeli ya da üretebilmeli değil, onu satabilmelidir. Toprak yoksa, artık hiçbir şey beklemez. Köylü olmayanlar, köylülerden daha çabuk düşünmek zorundadır.

Tahsil Programı

  1. Dattilografia.
  2. Lingua Italiana; onsuz İtalya’da yazdıklarını satamazsın.
  3. Çeviri.
  4. Yaratıcı yazı mı? Önce basit makaleler, sonra roman.

Yani sana yalnızca bildiğim mesleği öğretebilirim!

 

NOTLAR

[1] Jonathan Regier, Three Years from Upstate, Six Gallery Press, 2008.

[2] “Mary de Rachewiltz in Conversation with Richard Sieburth: Schloss Brunnenburg, May 24-27, 2008”, Paideuma 37, 2010, s. 25.

[3] Çocukların rüştlerini ispatlayıncaya kadar terra firma’ya gönderilmesi, erken modern Venedik aristokrasisi arasında da yaygın bir uygulamaydı. Querini ailesinin eski ikametgâhı olan Fondazione Querini Stampalia Müzesi’nde bu pratiğe ilişkin bilgiye ve belgelere rastlanabilir.

[4] O dönem Almancayı Gotik alfabe üzerinden gizlice öğreniyorlardı (bkz. Mary de Rachewiltz, Discretions, Boston: Little, Brown and Company, 1971, s. 45).

[5] a.g.e., s. 42-43, s. 70.

[6] a.g.e., s. 60-61. Ayrıca Mary, on iki yaşında kaleme aldığı ve Gais’teki hayatına dair gözlemlerini bir araya getiren bu anlatıda Çingenelere müstakil bir yer ayırır. İngilizce çevirisi için bkz. Ezra Pound, “Gais: The Beauties of the Tirol,” Paideuma 37, 2010, s. 124-127.

[7] “Mary de Rachewiltz in Conversation with Richard Sieburth”, s. 50.

[8] a.g.e., s. 51.

[9] a.g.e., s. 46.

[10] a.g.e., s. 67.

[11] Metnin aslı için bkz. a.g.e., s. 69-70. Türkçe çevirisini ekte sunuyorum.

[12] Çayır otu biçme ve saman balyalamayı (haymaking) konu alan çizimleri de içeren bu küçük kitap, yıllar sonra Pound’un İngilizce çevirisi ve Japonca metniyle birlikte, 2010 yılında Paideuma: Modern and Contemporary Poetry and Poetics dergisinin 37. sayısında tıpkıbasım olarak yeniden yayımlandı. Metnin yayın süreci için: Richard Sieburth, “Gais: The Beauties of the Tirol”, Paideuma: 37, 2010, s. 59-63.

[13] Leo Frobenius, “The Nature of Culture”, Leo Frobenius: An Anthology, haz. Eike Haberland, Franz Steiner Verlag, 1973, s. 21-22, 55.

[14] Fox’un isabetle özetlediği gibi, Frobenius’un paideuma anlayışında kültür, insanın dış dünyayı kurmasından çok, çevrenin ve maddi yaşamın insanı biçimlendirme tarzını ifade eder. (Douglas C. Fox, “Frobenius’ Paideuma: As a Philosophy of Culture”, The New English Weekly, 3 Eylül 1936, s. 329; 1 Ekim 1936, s. 416; 15 Ekim 1936, s. 16-17.)

[15] “Mary de Rachewiltz in Conversation with Richard Sieburth”, s. 19.

[16] Peter Stoicheff, The Hall of Mirrors: Drafts & Fragments and the End of Ezra Pound’s Cantos, Ann Arbor: University of Michigan Press, 1995.

Yazarın Tüm Yazıları
  • ezra pound
  • Mary de Rachewiltz

Önceki Yazı

SANAT

Peter Wolfendale’ın sanat felsefesi (II):

İlhamın aktarımı ve sanatın bilişselliği

“Sanat, ilhamın aktarımını sağlamak üzere, estetik ve semantik modeller aracılığıyla bilişsel uyarım sağlayan, sanat yapmaya ya da sanatın içeriği üstünden düşünmeye yönlendiren şeydir.” 

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

DENEME

Thomas Bernhard’la karanlık labirentlerde gezmek

“Bernhard evreninde diyaloglar değil, kesişen monologlar vardı. Wertheimer, Glenn’e; Reger, Atzbacher’e; anlatıcıysa berjer koltuğunda tüm Viyana burjuvazisine doğru konuşuyor ve aslında hiçbiri muhatap aramıyordu.”

ŞEBNEM GÜRLER OAKMAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist