• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Evrim Kavcar’ın “Hop biir iiki , hop biir iiki” sergisinden çağrışımlar

“Yazı, resim ve heykelin yanı sıra görüntü, ses gibi birbirinden farklı malzemeleri, formları, teknikleri, sesli-sessiz enstrümanları geniş bir yelpaze içinde harmanlayan; birbiriyle diyaloğa sokarak kendi hikâyesini bize aksettirmeye çalışan; çok katmanlı, metinlerarası bir mozaik...” 

Hop biir iiki, sergi görünümü, 2026, Depo. Fotoğraf: Serra Akcan

SÜREYYA ÇAKIR

@e-posta

SANAT

2 Temmuz 2026

PAYLAŞ

Barış akademisyeni Mehmet Fatih Traş’ın anısına…

Evrim Kavcar’ın “hop biir iiki” sergisi; yazı, resim ve heykelin yanı sıra görüntü, ses gibi birbirinden farklı malzemeleri, formları, teknikleri, sesli-sessiz enstrümanları geniş bir yelpaze içinde harmanlayan; birbiriyle diyaloğa sokarak kendi hikâyesini bize aksettirmeye çalışan; çok katmanlı, metinlerarası bir mozaik. Aynı zamanda bir derdi var bu mozaiğin. Modern/postmodern/post-postmodern hayatın ürettiği katılaşma ve buharlaşma arasındaki gerilim hattında sıkışıp kalmış hayatın/insanın/evrenin yok oluşuna bilinçle karşı koyma denemesi; küçük harflerle, oyun bozan bir temas arayışı.

“‘hop biiir iiki’ hatların karışmasına, varlıkların birbirine değmesine ve dönüşmesine izin veren bir alan açmayı dener.” [1]

Ekolojik bir felaketle karşı karşıya olan insanlığın geldiği noktada, bizi tüm insani değerlerden yoksunlaştıran birbirimize ve kendimize yabancılaştıran kaotik bir kültürel ortamda yaşıyoruz. Acılarımızla, hayal kırıklarımızla baş başa, bizi özgürleşmekten alıkoyan kendi varoluşsal koşullarımız üzerinde düşünmekten azade, vasat bir kültürel ortamın kuşatması altındayız. “Zamanın ruhu” hepimizi anafor gibi içine çekerken, çıkış konusunda sorgulayan, eleştiren, verili olana direnen düşünme biçimlerine ihtiyaç var. Sanat da hâkim olan araçsal aklı sorunsallaştıran ifade biçimlerinden biri. Sanatı sahte olan karşısında Hakikat’in üretildiği alanlardan biri, sanat eserleriniyse “sanatın-özne noktaları” olarak gören Alain Badiou, sanatçıyı da bu öznelerin ‒yani sanat eserlerinin‒ oluşumuna dahil eder. (Badiou, 2013: 53) Günümüzün kaotik, baskıcı, yabancılaştırıcı dünyasında yaşadığımız sıkışmışlıklarımız, çaresizliklerimiz karşısında, sanatı “kaosu düzene götürmekle” yükümlü kılan Adorno da “sanatsal üretkenliği”, “iradi biçimde irade dışı davranma yeteneği” olarak nitelendirir. (Adorno, 1998: 230) “hop biir iiki” sergisiyse; “İstemli Bir Hareket” olarak iradi, bilinçli bir tercihle dirençli bir arayışa vesile olur; uçma/havalanma düşüncesi etrafında sıradışı bir tahayyüle kaynaklık eder.

“Sergi havalanma ve sıkışma arasında salınıyor.”

Serginin farklı katmanları, rasyonel akıl karşısında “irrasyonel” olanı öne çıkaran “uçma/havalanma” düşüncesinin etrafında her şeyin dönüştüğü, birbirine aktığı bilinçli bir arayışa kapı aralar; hâkim iktidar ilişkilerinin yarattığı baskı ve şiddet ortamının ve onu yeniden üreten dilin karşısında birey olarak, insan olarak yaşadığımız sıkışmışlığın, örselenmişliğin üstesinden nasıl gelebileceğimiz sorusu üzerinde düşünmeye davet eder; kendi dilince, kendi meşrebince…

Evrim Kavcar, Havada Bir Ters Takla, 2026, gri patine edilmiş bronz heykel, 30 x 31 x 29 cm. Fotoğraf: Serra Akcan

Žižek, düz bakınca karmaşık, kaotik, bulanık olarak görünenin, “yamuk”, yani belli bir açıdan bakıldığında radikal olarak farklı bir mantığa büründüğünü, daha açık ve net bir anlam kazandığını söyler (Zizek, 2004:26). Sergide de yazılı, görsel metinler prizması içinden geçerek görme biçimimizi farklılaştıran, verili gerçekliğe “yamuk” bakarak perdeli olanın arkasındaki sahih gerçeklikle bağ kurmamızı mümkün kılan ayrıksı bir bakış, sıradışı bir mantık var. Hâkim bakışı kıran/yaran bir düşünce hattında yer alan, Adorno’nun sözünü ettiği “sakatlanmış yaşamdan” çıkış arayışıyla temas halinde olan bu bakış, verili olanın kurallarından bağımsız, uçma, havalanma teması etrafında alternatif görme biçimlerine göz kırpar; insanın varoluş mücadelesine, arayışına, direnişine tanıklık eder.

“Ters takla atarken kafası ağır gelen bir figürün bronz heykeli el dikişi fireli pelerinler dahil, farklı malzemeleri dönüştüren yapıtlarda ağırlık bilgisi, hafifleme isteği ve temas arayışı ile yan yana duruyor”. 

Marx, kapitalizmin “katı olan her şeyi buharlaştıran” bir sistem olduğunu söyler. Üretilen her şey, yeniden üretim döngüsüne tekrar girmek üzere “yaratıcı yıkım”ın konusu olmakta, tüm yapılar yıkılmak üzere inşa edilmekte, değerler başkalaşmaktadır. Bu akıl almaz çelişki karşısında, Marshall Berman (2005:181); Marx’ın, “modernliğin dondurucu ayazı ve kızgın alevi her birimizin içine işlerken yeni insani olanaklara ulaşmamıza, bizleri bir arada tutacak kimlikler ve ortak bağlar geliştirmemize elverecek ufuklara uzanmaya hazır oluşumuzdan başlamamız gerektiğini” düşündüren bir bakış açısı sunduğunu söyler. Zira serginin de Marx’ın bu bakış açısıyla kan bağı var. Önüne gelen her şeyi buharlaştırıp yok olmaya meyilli olan sistemin katılık ve yok oluş eksenli bakışı yerine, onu tersyüz ederek “esneklik” ve dönüşüm” metaforunu koyan başka bir düşünüş ve edimsellik içinde şeylere yeniden hayat veren bir düşünme biçimini öne çıkarır. Havalanmak/uçmak; özgürlükle hiç ilgisi olmayan katı varoluşumuzun yükü karşısında buharlaşıp yok olmadan hafifleme önerisi sunar. Ağırlıklarımızın baskısı, sıkışmışlıklarımızın basıncı altında nefes almakta zorlandığımız bir ortamda, “havalanma ve sıkışma arasında salınan” bu sergi, bir nefes alma imkânı, bir “hava deliği” sunar; kafamızın ağırlığını taşıyamayan bedenimizin yükünü hafifletmek üzere.

“Uçacaksan bilinçli ve isteyerek uçacaksın….

Her şeyin havalanabileceğini kesin olarak biliyor videodaki anlatıcı. İnanç değil bu. İnsan hayvan, bitki, nesne ve bilinmezleri kendi mantığı içinde ilişkilendiriyor; zemin ayağının altından çekildikçe, dengesini öyle koruyor. ‘Havaya uçurulmayalım lütfen. Sevinçten havaya uçabilelim’ aklımdan geçen. İhmaller zinciriyle ya da kasıtlı, organize…”

Ancak Kavcar için uçmak öyle kendiliğinden, zahmetsizce değil; farkındalıkla mümkün olan, “bilinçli ve özgür iradeli uçmak” anlamına gelir. Rüyalarımızda da, koltukaltlarımızdan rüzgârın itkisiyle de uçabiliriz elbette; lakin Kavcar, kanatsız, uçaksız, balonsuz, “çıplak bir uçuş”tan; “uğraşarak uçmak”tan söz eder. Tıpkı Kral Lear’ın tahtındayken insanı insana yabancılaştıran iktidarın çarpık algısıyla hiç fark etmediği, lakin her şeyi elinden alındığında onu tüm libaslarından soyarak hakikatle yüzleştiren, çıplaklaşarak insanlaşmanın mümkün olduğunu gören bir bakışla uçmak… Brecht’in sözünü ettiği, hayatın sahih haliyle teması mümkün kılan, “yabancılaşmadan yabancılaştırıcı” bir bakışla uçmak…

Evrim Kavcar

Uçmak; Tayyar ve sevgilisi gibi inançla, kendiliğinden değil, ama bilinçle uçmak… Yani hiç öyle kolay değil uçmak. Aksi takdirde tepetaklak olmak da var işin içinde. Tayfun Pirselimoğlu’nunÇöl Masalları’ndaki Tayyar kafasını uçmakla bozanlardan. Rüyalarında kuşlar ve uçan insanlar gören bir çocuk olan Tayyar’ın uçma tutkusu gün geçtikçe artar. Bu tutkuyla tüm vaktini uçurtmalar yaparak geçirir, kuşların peşinden koşar. Uçma hayalleri her şeyden güçlü olan Tayyar kuşlara, onların kanatlarına, her şeylerine hayrandır ama tüm kuşlar içinde özellikle martılar; “hayata dair ne varsa onunla uyum içinde yaşayan”, “uçuşlarında gündelik hayatın kendiliğindenliği”ne sahip, “gereğinde mülayim, gereğinde yırtıcı” olan ve “uçma erdemini” layığıyla yerine getiren martılar onu çılgına çevirir. Bir muamma olan uçma tutkusunu gerçekleştirmek için martıları model alıp kanatlar yapar. Ama işe yaramaz hiçbiri. Onlardaki sırrı, “akıldışı muamma”yı, bir martının iyice alçalıp başının üzerinden geçtiği ve yeniden yükseldiği “o an”da kavrar. İşte tam o anda, uçmak için kanat gerekmediğini, uçmanın yalnızca bir iç bilginin sonucu elde edilebileceğini, kanatların bahane olduğunu keşfeder. Bu iç bilgiyse tek bir sözcükte toplanır: “İnanmak.” Ancak bu gerçeği keşfettiği anda içini dolduran, uçabileceğine dair bir inanca da sahip olur. Lakin Tayyar’ın uçma tutkusu uyuşturucu müptelalığı gibidir; gözü hiçbir şey görmez, çevresinde olan bitenin farkında değildir ve hatta kendisini unutmuştur. Tayyar’ın masum, zarif, kuğuya benzer boynu, serçe gibi seken yürüyüşü olan, içine sıcaklık yayan sevgilisi de “uçma tutkusuyla” maluldür. Bir gün onun ısrarıyla uçma tutkuları birleşen iki sevgili ele ele tutuşarak birlikte uçmayı denerler; kendilerini boşluğa bırakırlar. Lakin Tayyar tüm kalbiyle uçacağına inansa da, bu yeterli gelmez uçmak için. İncir ağacının dalından yere çakılırlar ve o güzelim sevgilinin ince boynu kırılarak ölür. Kendisine de topal bir bacak miras kalır. Zira her ne kadar çok kıymetli olsa da, inanmak uçmaya kâfi gelmemiştir. Bu nedenle, “hop biiir iiki” sergisi, “farkındalığı yüksek olmayan, gerekli soruları sormayı beceremeyen biri”nin uçuş deneyiminin karşısında, farkındalığı yüksek bir uçma deneyimi önerir.

Evrim Kavcar, “istemli bir hareket”, 12’ 28”, sesli

Babam da bu inanç tayfasındandı. Düşünceden yoksun, uçmayı arzulardı. Bisikletle ve arabayla uçma denemeleri yapardı. Babamın uçma arzusu hazin sonuçlandı. Bir gün arabası duvara tosladı. Maalesef kalbi dayanamadı. Hep içim sızlar, babamın bisikletli fotoğrafının arkasındaki “Ne kadar şanssızmışım!” yazısına baktığımda. Belki de bu yüzden arabaları hiç sevmedim. Bisikletleri çok sevsem de, hiç öğrenemedim bahtsız babamın kaderi bana da bulaşmasın diye. Hep yandan çarklı vapurları sevdim. Hep var-yok arasında, arafta yaşadım; hiçbir yere ait hissetmedim kendimi. Çocukken yüreğimi titreten, tüm varoluşuma musallat olan “baba korkusu”na karşı, kitaplar ve sinemalar sığınağım oldu; bir de Küçük Prens gibi, ışıl ışıl, dost yıldızların altında, gezegenden gezegene uçma hayalleri… 

“Sergi boyunca muhtelif yüklerimizin bilincinde havalanmak ve havalandırmak fiilleri iç içe geçiyor. Havalanmak, yerden kesilme ve sıyrılma ihtimaliyken; havalandırmak, uzun süre kapalı kalanı açık havaya çıkarmak, nefes aldırmaktır.”

Uçma arzusu babamdan bana da bulaştı, lakin farklı bir halde. Çocukluğumdan beri nefesim hep dar gelir. Öyle çok uçuk kaçık biri olmasam da, ne zaman sırtımda bir yük, kafamda kocaman ağırlıklar hissedip bunalsam; ne zaman hüznüm, acım sevincime galebe çalsa; ne zaman kırık dökük, paramparça, “yersiz yurtsuz” hissetsem ve tüm zamanlar, tüm mekânlar dar gelse; ne zaman ayağım yeryüzünden çekilerek yok olma arzusu ağır bassa; ne zaman her şeyi bildiğini sanan, hadsiz, aklı evvel “çok bilmişlerin” ahmakça akıl satmalarına maruz kalsam; ne zaman çocukluk, gençlik travmalarım üstüme üstüme yürüse ve aşk acılarım depreşse; ne zaman tereddütler, tedirginlikler içinde sıkışıp kalsam ve şaşkın şaşkın bakan, yaşamayı beceremeyen varoluşum ayyuka çıksa; ne zaman kalabalıklar içimdeki yalnızlığım üstüme yürüse; yani ne zaman yaşamak ağır gelse ve “arafta kalma hali” içinde sıkışıp kalsam; işte tüm o zamanların ağırlığı altındayken, tıpkı sergideki bronz heykel gibi, kafam bedenimin kat kat üstünde bir ağırlıkla tepetaklak, ters yüz olurum. İşte o zamanlarda gözlerimi kapatır, derin derin nefesler alır, uçuş denemeleri yaparım. Lakin babamınkinden çok farklı olan, serginin uçma önerisiyle uyum içinde bilinçli bir farkındalık taşıyan bu uçuş denemeleri, her zaman olmasa da epey bir işe yarıyor.

“Pencereyi açıp içeride biriken ağırlaşmış havayla birlikte karasineğin de uçup gitmesini beklemek... Onu ezmek, kovalamak ya da öldürmeden dışarı salmak arasındaki tercihler, temasın sınırlarını yoklayan bir eşik inşa eder. Duraksayan bir kene, tereddüt eden bir laboratuvar faresi, kertenkele gibi hayvanların temsilleri ve türlü nesneler de serginin uğrak noktalarıdır.”

Çağrışım alanı son derece geniş olan “hop biiir iiki” sergisinde; sıradışı, irrasyonel havalanma fantezisi etrafında, birbirinden kopuk şeyler arasında temas olanağı beliriyor. Yalnızca insanlar değil, insanların tersine, herhangi bir amaçsallığın dışında duran hayvanlar da, nesneler de uçuyor. Şaku, kör Pişu’yu [2] sırtına almış, uçmaya hazır bir pozisyonda. Sincap, kaplan zıplıyor, çocuklar gibi amaçsız etkinlikleri içinde. Değişim değerinin her şeyi birbirine indirgeyen “eşdeğerlilik” mantığı içinde keskin, katı, sertlikle malul metalaşmış nesneler de, kendi öz değerlerine kavuşmak için uçuyor. Her şeyi tersyüz ederek rasyonel aklın hükümranlığına karşı koyan; bilinçli olarak “irrasyonel” olana göz kırpan; şefkatle, hınzırca gülümseten bir yan var bu uçma önerisinde. Uçmak, – ama kaçmak için değil; “hayallerimiz, arzularımız ve koşullarımız arasındaki o büyük aralıkta”, onun hakkında düşünmek için.

“‘Çatlak’, ‘keçileri kaçırmış’, ‘bir tahtası eksik’, ‘değişik’… ‘Deli o deli’…”

Bu düşünceye çağrı, verili “sağlık” ve “hastalık” kavramlarını da sorgulamaya davet ediyor. Sağlık ve hastalık kavramlarının, akıl ve akıldışı kavramlarının yavrusu olduğunu söyleyen Adorno (1998:75), “Ortaçağ’da olduğu gibi, bugün de krala doğruyu söyleyebilecek tek insan sarayın budalasıdır” der. Egemen aklın rasyonalitesi karşısında düzen bozucu olan “deli”nin aklı, hakikatle akrabadır; bu ölçütlere göre “hasta”, “deli” addedilen şeylerde saklıdır iyileştirici olan. (Adorno; 1998:75) Yani çok öyle aklı başında olanlara özgü değildir uçmak. Deli ve dâhi karışımı bir kıvamda uçmak en makbulü. “Çatlak, kafayı yemiş, tırlatmış, uçmuş.” (Devri daim olsun, Ülkü Hanım[3] bir defasında “Hepimiz akıl hastasıyız” demişti.) Dâhi-delinin yanı sıra bir de çocuklar en iyi bilir uçmayı. En çok onlara yakışır sarı, kırmızı, mavi, farklı renklerdeki pelerinleriyle uçmak.

“Yayları atmış bir yatak duruyor terasın ortasında. Tüm gün kendi kendine oyalanması beklenen çocuk yaylar üzerinde zıplıyor. Dört yaşlarında. Sırtına bir çarşaf geçirmiş, bağlamış boynuna. Pelerin gibi… Gözlüğünün de numarası çok yüksek. Böyle kalın kalın camları. Bilmem kaç kere düşmüş ki kırıkları var, çatlakları var camların. Bolca selobantlanmış. Don lastiğiyle tutturulmuş kafasına. Pilot gözlüğü kendi dünyasında. Dizlerini büküyor, ellerini karnına çekiyor ve ‘Hop biir iiki, hop biir iiki’ diye bağırarak zıplıyor. Tekrar tekrar, hiç yorulmadan! Arada iniyor, her şey, herkes yerinde mi kontrol ediyor. Annesini, salyangozları, çadırları, köpekleri, kedileri… mutfağın pencereli kapısına gidiyor. İçeriye bakmak istiyor. Boyu yetmiyor. Zıplıyor.

Sonra tekrar dönüyor yerine. ‘Hop biir iiki! Hop biir iiki!’ Zıplarken minnak sırtıyla çarşaf arasına hava doluyor. Pelerini yukarı kalkıyor. Ayacıkları yerden kesiliyor. Bizim gözümüzde artık o ‘Süper Necmi’. Uçuyor.”

Kurulu biçimleri olduğu haliyle benimsemeyen çocuğun dünyasının dar “farklılık yolu” içinde devinip durduğunu düşünen Benjamin; “Oyun ve oynama, oyuncaklar ve taklit: bunlar dünyayı yarar” diyor. (2018: 22) Hayat algısı ve edimsellikleri açısından yetişkinlerden farklı, henüz araçsal aklın hizmetine koşulmamış, parayı, hiyerarşik ilişkileri temel alan toplumsal sisteme uyumlanmamıştır çocuğun zihinsel dünyası. Bunlardan ötürü, Ünsal Oskay, “yabancılaşmış modern dönem insanlarının yabancılaşma-öncesi prehistoryasını yansıtan potansiyel insan” olarak görür çocuğu. (Oskay, 1998: 326) Her birimizi “böceğe” dönüştüren metalaşmış dünyanın şeylerin “temellüküne” dayalı rolüne teslim olmuş yetişkinlerin tersine; çocuklar amaçsız etkinliği içinde, şeylere dair “... görüngü ile satılabilirlik arasındaki çelişkinin farkındadırlar ve onu kabullenmezler. Oyundur savunmaları” diyen Adorno, işte bu nedenle, doğru yaşama giden yolu, “gerçekdışı” oyunlarda görür, “Oyunların gerçekdışılığı, gerçekliğin de henüz gerçek olmadığının işaretidir. Doğru yaşamın bilinçsiz provalarıdır oyunlar” (Adorno, 1998: 236) diyerek… 

“… Kaiser gezintiye çıkmadan öne ‘Bütün kuş beyinli uyruklarını yıkanmış paklanmış bir vaziyette’ görsün diye nâzırları, gözcüleri, teşrifatçıları Almanya’nın dört bir tarafına haber saldıklarında, Kaiser’in buyruklarına göre düzenlenmiş, uydurma bir hayatı yaşamaktansa kendi oyunlarını sürdürmek isteyen çocuklar direnir, yıkanmak istemezlermiş” diyor Ünsal Oskay. (1998: 65). İşte serginin merkezine yerleşen çocuk figürü de otoriteye direnerek “yıkanmayı reddeden” çocuklardan. Bu “Maskeli balo” âlemine ve onun sahte yüzlerine sırt çeviren çocuk kendi içine dönmüş, düş görmekte. Çıplak gerçeğin taşıyıcısı olan çocuğun umurunda değildir unvanlar, libaslar, libaslıların koyduğu kurallar. Çocuk Odysseia’dan yükselen “sirenlerin şarkısı”na bile kapılmaz; uyur da uyur kendi dünyasında, döne döne…

Çocuklar gibi, bu ülkenin direnen namuslu insanları da uçuyor. Güzel yurdumun yoksul insanları için yazan Nâzım Hikmet; yoksulları aldatan, onları boş umutlara gark eden hayatın kötülüğünü sorgulayan Yılmaz Güney; barıştan yana olduğu için ekmeğiyle sınanan, üniversitedeki haysiyetsiz meslektaşlar, sefil yandaşlar tarafından yaşam yolu tıkanan, “suç” ve “ceza” karşındaki adaletsiz, derin uçurum karşısında burnumun direğini sızlatan temiz bakışlı, çocuk gülüşlü Mehmet Fatih Traş… “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler; demirin tuncuna, insanın piçine kaldık” diyerek insanın yozlaşmasını, yaşanan çürümeyi dillendiren Yaşar Kemal ve daha kıyamadığımız, doyamayacağımız nice soylu insan, “o güzel atlara binip çekip gittiler”; mavi pelerinleriyle mağdurların üzerinde uçmak üzere, muktedirlere inat; bu da onlara dert ki ne dert…

Hiç utanmadan bin türlü sefil halleriyle devran dönüp duruyor; zamanlar zamanlara akıyor dinmeyen bir sızı eşliğinde; öte yandan “Tuhaf Yıldızlar, Dünyaya Bakıyorlar/ Gözlerini Kırpmadan”;[4] “ayın şavkı vuruyor suyun yüzüne” dirençli bir umutla, “ağlayan çayır”, “tel tel dağılanlar” yıldızların katına yükselsin diye!

“‘Aaa ne güzel, her yerden, bütün aralardan sıyrılıyor, deliklerden geçiyorum’ hissine kapılacakken anlatıcı, rüzgâr kapakları ve kurşun delikleri geliyor aklına… Orada bir duraksama oluyor ve tam o anda havada bir ters takla.”

Uçmak; tersi düşmek… Tam da ne güzel, uçabiliyorum/uçabiliyoruz rehaveti içinde rahatlayıverecekken birden film kopar, bir boşluk belirir… Rüyalarımda hep yüksek bir yerden, uçurumdan aşağı yuvarlanırım.

İşte o anda; “atık” muamelesi gören Suriyeli göçmen, rögar kapağını açarak boşluğa, hepimizi “böcekleştirme” yoluyla dönüştüren sistemin pisliğine bırakır kendini … Kurbanlara doymayan muktedirlere her daim Kurban Bayramı!

İşte o anda havada uçuşur kurşunlar. Bir Zamanlar Amerika’da filminde, koşarak kaçmaya çalışırken kurşunlara yakalan çocuk, “Ayağım kaydı, düştüm” diyerek can verir arkadaşının kucağında; hayalleri çalınan tüm yoksul çocukların hayallerini arkadaşına emanet ederek.

İşte o anda; Klee’nin tablosundaki ‘Angelus Novus’, Batının uygarlık maskesi altındaki sahte, vahşi diğer yönünü görür; yüzü geçmişe, sırtı geleceğe dönükken Cennet’ten gelen şiddetli fırtına onu önünde yıkıntılar olan ürkütücü geleceğe doğru uçurur. Ve tarih meleği yıldızların katından, zoraki yüzünü döndüğü, Walter Benjamin’in adına “ilerleme” dediği ürkütücü geleceğe dehşetle bakar. (Oskay, 1998: 59-60 ) Benjamin de bu dehşeti sezenlerden.

İşte o anda, “Hiçbir uygarlık belgesi yoktur ki, aynı zamanda barbarlık belgesi olmasın” diyerek Avrupa hümanist kültürünün arkasındaki barbarlık nişanesini “sınırda bir yazar” olarak gören Benjamin, Hitler’e teslim olmaktansa İspanya sınırında intiharı yeğler; “yersiz-yurtsuz” kimsesizler mezarlığına defnedilir. Benjamin’in Son Bakışta Aşk diyen eşsiz bakışı tarihe miras kalır.

İşte tam o anda, bu toprakların sevdalısı, katledilen Hrant Dink, “Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözü var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin; bu toprakları alıp gitmek için değil, bu toprakların gelip dibine girmek için” diyen Dink, toprağın dibine dibine girer.

İşte tam o anda Mehtap Ceyran, yaşadığımız tüm acı kayıplarımız karşısında Mevsim Yasdiyerek ölümle yaşam arasındaki sıkışmışlığımızı, çaresizliğimizi dile getirir.

İşte tam o anda; Emine Sevgi Özdamar, “Bizim kral it oğlu it” diyerek bitirir gurbet hikâyesini. Tabii her kral, Kral Lear değil ki…

İşte tam o anda Brecht, “Yıkanmak İstemeyen Çocuk” için şiir yazar: “Bir çocuk vardı/ hiç yıkanmak istemezdi./ Ve yıkanınca da,/ Hemencecik küllere belenirdi./ İmparator geldi ziyarete/ Yedi basamak çıktı. Bir bez aradı anası,/ Temizlemek için pasaklı çocuğu/ Bir bez olsun yoktu./ İmparator gitti,/ Çocuk onu görmedi./ Umurundaydı çocuğun sanki.”

İşte tam o anda masumiyetini kaybetmiş bir dünyada şarkıcı olma hayalleri suya düşen, “kırık bir aşk hikâyesi”nin kurbanı Füsun, “çok kolay yalan söylüyorsun” diyerek sevgilisi Kemal’e sinirleniyor ve yılların birikmiş öfkesi içinde arabasıyla bir ağaca tosluyor. Adorno, “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz” diyor; bir türlü kendi doğrusuyla buluşamıyor Füsun’un alt sınıf mensubu olmakla mühürlenmiş yaşamı. “Yalanı doğru yapan ne?” diye soruyor hocam Ünsal Oskay (2000: 318). Kazadan sağ çıkan, Füsun’dan çok kendi erkek egosuna meftun Kemal de, tutkunu olduğu Füsun’un hayalini canlı tutmak için müze fikrine sarılıyor; masumiyetini yitirmiş bir dünyada masumiyet aramaya çıkıyor.[5] Niyeyse hep erkekler sağ çıkıyor bu ölüm-kalım savaşından, bu muharebeden. Bu sefil müesses nizam, erkeklerin suç ortaklığı içinde dönerken hep “anasına sövüyor”; “anasını satıyor”…

İşte tam o anda; Münir Nurettin Selçuk, bestelediği “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” şarkısıyla isyan ediyor.

İşte tam o anda; yaşamı yaşadığı coğrafyanın kaderine mühürlü, bedeli acıyla ödenmiş Füruğ; “yaralarım aşktandır” diyerek paramparça aşklara itiraz ediyor…

İşte o anda; “Zamanlar çevriliyor/ Tarih yürüyor/ eski zaman kanlarının/ açtığı yolda./ Nehir kırmızı/ Troya alev alev/ içinden fışkıran zarif gelincik/ İade ediyor her bahar/ aşk’ını Helena’nın” diyen Süreyya Çakır, sürekli tekerrür eden, kuşaktan kuşağa akan “yüz yıllık yalnızlıklarımıza” mahkum kaderimize direniyor Aşk’ı savunarak.

İşte tam o anda; Haydar Ertem, Adnan Yücel’in “bugünlerden geriye, bir yarına gidenler kalır, bir de yarınlar için direnenler/ bitmedi, daha sürüyor o kavga/ ve sürecek/ Yeryüzü Aşkın Yüzü oluncaya dek!” şiirine ses veriyor.

İşte tam o anda; arsızca dönüp duran bu doyumsuz dünyada bilge Japon yönetmen Ozu, mezar taşına “HİÇ” yazılmasını vasiyet ediyor.

“İrrasyonel olanla temas eden, çağrışımlarla ilerleyen bu yapı, ziyaretçileri koşullarla hayal gücü arasındaki mesafeyi yeniden yoklamaya davet eder….

Sergi bir yandan araştırmaya dayalı bir birikimi taşırken, diğer yandan karşılaşmalara, katkılara ve dönüşüme açık… Serginin başlangıcıyla birlikte açılan bu dünya, sabitlenmez; ziyaretçilerle, davet edilenlerle, yeni eklemlenmelerle, Gaya Kalavlı’nın tabiriyle ‘çala çala havasını bulur’. Çalışmaların boşluklu, hafif aralıklı, yoklukları çağıran yanlarından içeri Kevser Güler’le Evrim’in sohbeti sızar.”

Hikâye anlatma sanatının değer kaybettiği günümüzde, Hikâye anlatıcısını “dürüst adamın kendisiyle yüzleştiği kişi” ve hikâye dinleyicisini “hikâye anlatıcısının misafiri” olarak nitelendirir Benjamin. Hikâye anlatıcısı, uçma bilgisiyle sırlanmış Evrim Kavcar da oyun bozan; şeyleri tersyüz ederek verili anlamları kıran, bozan; altüst eden görme biçimiyle bizi de kendimizle, yaşadığımız hayatla yüzleşmeye çağırıyor; geniş bir çağrışım alanına sahip, farklı “karşılaşmalara, katkılara ve dönüşüme açık” olan “hoop biir iiki” sergisi kanalıyla. Ayağı kayıp düşenlere, tüm hayalleri yıkılan çocuklara bir “el dikişi pelerinle” el veren bu çok katmanlı sergi, paylaşılarak çoğalmayı bekliyor. Bu yazı da Kavcar’ın sergisi etrafında şekillenen düşünce dünyasıyla bir diyalog çabası. Geçip giderken, sıkıldığında uçup kaçarken bir-iki kelam.

“Anlatıcı bunları ilişkilendirirken, arka planda arzular, hayalgücü ile baskı ve şiddet tanıklığında şekillenen bir dünya hissedilir. Düşenlere, kırılanlara ve sıkışanlara bakarken hafifliğe ve havalanmaya dair ısrarcı bir düşünce belirir.”

Biz de bu deneyimi paylaşalım; “hop biir iiki” diyerek uçtuğumuz/havalandığımız “kısa özgürlük anlarında” ferahlayalım. Daha bir insan olabileceğimizi, daha bir hayatın öznesi olabileceğimizi, varoluşumuzun özgürlükle ilişkisi olabileceğini unutmayalım! Verili ahvalimizin değiştiği bir geleceğe kavuşmak umudunu canlı tutalım. Hep birlikte zıplayalım; sadece masada yalnızken değil, sokaklarda topluca, hep birlikte zıplayalım: “zıpla, zıpla…”

“hoop biir iiki…” “Süper Necmi” arkadaşı Yeşil sinek kuşuyla birlikte uçarak çıkageliyor sergiden; “Af edersiniz, zıplamayan kimdir?” diye soruyor, çivisi çıkmış, haysiyeti zedelenmiş bir dünyada haysiyetimize daha fazla halel gelsin istemediğinden!

 

 

NOTLAR

[1] Metin içinde kullanılan sağa dayalı ve italik tüm ara alıntılar Sergi Tanıtım Broşürü’nden alınmıştır, broşür yazısı Yeşim Anadol Zengin ve Evrim Kavcar’a ait.

[2] Pişu ve Şaku, Evrim Kavcar’ın kedileri

[3] Sergide adı geçen Ülkü Hanım, çok kıymetli bir psikiyatrist idi. Kendisi geçen yıl vefat etti.

[4] ‘Emine’ Sevgi Özdamar

[5] Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi

 

KAYNAKÇA

Adorno, Theodor W (1998). Minima Moralia, çev. Orhan Koçak, Ahmet Doğukan, Metis.
Benjamin, Walter (1993). Son Bakışta Aşk, Haz. Nurdan Gürbilek, İstanbul: Metis
Benjamin, Walter (2018). Yalnızlık Anlatıları, çev. Cemal Topçu, İstanbul: Sub
Badiou, Alain (2013). Etik, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis
Berman, Marshall (2005). Marksizmle Maceram, çev. Aylin Ülçer, İstanbul: İletişim.
Oskay Ünsal (1998). ‘Yıkanmak İstemeyen Çocuklar’ Olalım, İstanbul: YKY
Oskay, Ünsal (2000). Tek Kişilik Haçlı Seferleri, İstanbul: İnkılap
Pirselimoğlu, Tayfun (2005). Çöl Masalları, İstanbul: İthaki.
Zizek, Slavoj (2004). Yamuk Bakmak, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Evrim Kavcar
  • Hop biir iiki , hop biir iiki

Önceki Yazı

SANAT

Sami Yetik’in Ressamlarımız ve Diğer Yazıları üstüne:

Sanat tarihinin dikenli yollarında iz, kavram, duruş aramak

“İki cilt olarak tasarlanan kitabın ikincisi hiçbir zaman yayınlanmadığı için, yazarın nasıl bir sanat tarihi kurguladığını hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz.”

NECMİ SÖNMEZ

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 27

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Arkeofili / Felsefe: Yaşam Bilgisi / Fernand Braudel'den Bir Tarih Dersi / göz<) / Hayvan Hakları Davası / İstikbal Göklerdedir / Ne Tanrı Ne Efendi / Tokyo Empati Kulesi / Transkripsiyon / Türkiye’de Gündelik Hayat

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist