Muzaffer Kale ile
Dönüşte Yağmura Yakalandık üzerine
“Ağır aksak ilerleyen toplumsal işleyişin tazyiki altında doğal biçimlerini ve işleyiş şekillerini yitirmiş günlük yaşayışın hal ve gidişleri var bu öykülerde.”
Kitap kapağından ayrıntı. Desen: Barış Dorak.
Sevgili Muzaffer Kale; Dönüşte Yağmura Yakalandık adlı son öykü toplamınız Ağustos 2025’te Everest Yayınları tarafından basıldı. “Yürüyorsun”, “Hafifleyin” ve “Gün Tamamlanır” adlarını taşıyan üç bölüme ayrılan kitapta otuz bir kısa öykü yer alıyor. Şiirden öyküye geçmiş biri demiyorum sizin için, üstelik şiiri de hâlâ sürdürüyorsunuz; türler arasındaki geçirgenliği düşünecek olursak, şairliğinizin öyküye sağladığı olanaklardan söz edebilir miyiz?
Şiir, metne dayalı güzel sanatların dil okuludur. Aklımızdan geçen binlerce düşünceden öne çıkan birkaçını görünür olsun diye yazıya geçirir ve onu başkalarıyla paylaşırız. Daha çok kişiyle paylaşmak için yazıya geçirdiğimiz neyse, onun kendini okuyan herkese değmesi, ona dokunması, onu da ilgilendirmesi gerekir; bunun için de ilgi alanını genişletme düşüncesi uygun olacaktır. Bunu da söz ve anlam sanatlarıyla, mecazlar ve anlam katmanlarıyla gerçekleştirebilir. Şiirin bu olanağını dilin özel kullanımıyla birlikte öykü ve düz yazıda düşünecek olursak, sözcük tartımının önemini daha iyi kavramış oluruz. İster soyut olsun isterse somut, bir imgenin görüntü boyutunu oluşturmak için sözcüğü istediğimiz yapıda belirginleştirmemiz, anlam ve görüntü sapmalarına meydan vermememiz gerekir; çünkü amacımız, bütün sanat dallarında olduğu gibi, kurgulanmış bir yapının yeni bir gerçeklik kazanabilmesidir. Tabii bütün bunlar sanat yapıyormuş kaygısını öne çıkarmadan yapılmalı; yazdığımız neyse, onu hayatın içindeki saf gerçekliğiyle yakalamalıyız. Âşıklardan biri, ötekine, “Sen benim güneşimsin” diye bağırıyorsa, ilgili ortamın gerçekliği eksiksiz ve fazlalıksız yakalanmalı; yoksa trajik olan, komik duruma çarpılır. Yazmak bir bakıma görünür olmakla ilgili ve bunun için yalnızca şiirsel olanla değil, sinematografik olanla da ilgilidir. Bütün sanat dalları, ortaya çıkan yeni gerçeklik için birbirine anlam olanakları taşıyor. Edebiyatın diğer bilim dallarıyla ilişkisi de var daha sırada bekleyen...
Öykülerinize döneceğiz, ancak özellikle merak ettiğim bir hususu sormak istiyorum. Edebiyatla kurduğunuz bağ ne zaman ve nasıl başladı? Sizi üniversitede edebiyat okumaya yöneltecek kadar güçlü olan bu bağın çıkış noktasını merak ediyorum. Aynı evde, benzer koşullarda yetişen iki kardeşten biri ömrünü edebiyata verecek kadar tutkuyla bağlanırken, diğeri edebiyatın varlığından bihaberdir örneğin. Bu farkın kaynağını nerede aramalıyız?
Dünyada olan her şey, herkes için çok başka bir şey ifade ediyor... Herkes için demem biraz tartımsız oldu sanki... Bazı ayrıntılar, bırak herkesi, farklı zamanlarda aynı insan için bile aynı ilgi çekimine sahip değil; ama geri planda değişmeyen bir ana damar, bir davranış, kavrayış bütünlüğü var yine de. Sonra insan yalnızca kendinden oluşmuyor; toplumsal bir varlık. Kişilik oluşumunda, farklı insan yapılarından aldığımız benzerlik ve benzemezliklerle, ortaya parmak izi gibi eşi benzeri bulunmayan özgün bir ‘yapı’ çıkıyor. Taklit olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır. Edebiyata olan ilgim, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını kavramaya başladığım yaşlara kadar iniyor sanırım. Dilden anlaşılanın her zaman bir olmadığı bütün durumlar kimine göre çekici gelebilir. Bunun ifade alanı da tiyatro olur, şiir olur, öykü olur; sinemada birini konuşturursun... Üniversitede edebiyat okumamın nedeni, bu işle ilgileniyor olmayı sevmek; yaşadığımız kuru gerçeklikle yetinememe arzusu belki de. Bunun yollarının oradan geçtiğini düşünmek... Üniversitenin ve edebiyat öğretmenliğinin bu yolda iyi bir katkısı oldu mu; bu ayrı bir konu, belki çok ayrı...
Kısa öykü yazan genç arkadaşların bazıları yalnızca dile, bazıları da hikâyeye ağırlık veriyor. Dile ağırlık verenler yoğun ve kapalı metinler üretirken, hikâyeye ağırlık verenler birbirinden sarsıcı hikâyeleriyle okura saldırıyor. Daha doğrusu, bu durum bana saldırı gibi geliyor. Okur olarak, yazarda olanı da merak ediyorum ama göremiyorum. Sizin öykülerinizi okurken hissettiğim şey dengeydi. Yazarda olan birikimin okura aktığı ve hiçbir duygunun çığlık atmadığı metinler. Siz kısa öykü hakkında ne söylemek istersiniz?
Edebiyat yaşanan gerçekliği dönüştürürken, aynı zamanda bile isteye onu akıllandırıyor; nasıl ki acıyı, yoksulluğu, çaresizliği anlatırken onu bir estetik oluşuma çeviriyorsa... Yanlış anlaşılmasın, bu akıllandırma her zaman aynı etkiyi yapmayabilir, Genç Werther’in Acıları’nda olduğu gibi bir yangın da çıkarabilir; her iki durum da görünür olmakla, olabilmekle ilgili. Görünür olanın etkisi farklı olabilir. İster modern, isterse klasik öyküde olsun, paylaşılmak istenenin kendini biçimlendirmede aracı konumunda olan seçilmiş dil ve hikâye etme, araçlıktan çıkıp da bir amaç haline getirilmişse, ‘denge’ kendiliğinden ortadan kalkar, öykü kazaya uğrar.
“Her şeyin öğütüldüğü ve kapkara kal(mış)dığı” hız, görülme ve tüketme üzerine kurulu bu çağda, inatla ve ısrarla sakin metinler üretiyorsunuz. Dikkatli okumayla kapılarını aralayacak, felsefi derinliği olan, görmüş geçirmiş öyküler yer alıyor kitabınızda. İçedönük gibi görünmekle birlikte, olana bitene dikkat kesilmiş, algıları tamamen açık öykü anlatıcıları, geçmişte ve anda adeta süzülerek örüyor öyküleri. İçinden geçtiğimiz ânı yakalama arzunuz belirgin. An geçmişten ayrılabilir mi?
Sözleriniz için teşekkür ederim. Hız çağını yaşadığımızı çocuklar bile söylüyor artık ve haklı olarak bu durumdan olumsuz etkileniyorlar. Neyi, nasıl yaşadığınızı, ânın kıymetini, zaman zaman kendinizle, zaman zaman da ötekilerle yarışırken elinizden kaçırıp gittiğinizi görüyor ve bir daha geri dönüp aynı zamanları yaşayamadığınız için hayıflanıyorsunuz. Hız, ayrıntıları budanmış hayatı bir hiçe çeviriyor; geri dönüp bakıyorsunuz, size bakan bir boşluk... Edebiyat, çağına tanık olmakla ilgili... Bir zaman önce tanıklığın yetmeyeceği, sanık da olunabileceği şeklinde içeriden eleştiriler vardı... Şimdi o eleştiriler geçti mi, bilmiyorum. Yavaşlık bir felsefe, size dayatılana karşı koyma biçimi. An geçmişten ayrılamaz tabii, geleceğin nüvesini de içinde barındırır. Ona bakar. Bu bir bakıma, kısa bir zaman kesitinde, binlerce yıldır sürüp gelen sinemanın devam etmekte olduğunu görme fırsatı yakalamak...
Bir de geçmiş ve an denkleminde gelecek nerede duruyor? Sizce bir gelecek var mı? Kişisel, toplumsal ve edebi bağlamlarıyla ne düşündüğünüzü merak ediyorum.
Her türlü dünya düzenindeki kaos yeni bir şey değil; onun üstüne şekilleniyor yeni gibi görünen. İlerlemedeki neden-sonuç ilişkisinin dinamikleri bir yerden sonra farklı işlemeye başlıyor. Bu farklı işleyiş anormal durumları ortaya çıkarsa da, aslında anormal gibi görünenlerin de sıradan bir şekilde normalleştiğini görüyoruz. Tarihin hiçbir aşamasında nedensellik bakımından mevcut olasılıkların dışında, ezber bozan hiçbir şey gerçekleşmemiştir. Bu süreçte edebiyat da kendi davranış biçimini değiştirip geliştirerek binlerce yıldır sürdürdüğü kesintisiz akışını sürdürecektir; çünkü süren koşullarla insanın arasındaki belirleyici çelişki şöyle ya da böyle sürüyor olacaktır. Çelişki yerine ilişki de diyebiliriz... İyi ki aklın yolu bir değil...
Öyküler Ege taşrasında geçmekle birlikte, Dönüşte Yağmura Yakalandık bir taşra anlatısı değil. Anlatıcı iflah olmayacak biçimde dönüşmüş; taşrayla arasına mesafe girmiş. Bir yandan da doğaya dönük dikkati artmış. Bu mesafeyi ve dikkati belirleyen dönüşümde edebiyatın payı nedir? Mesafe kapanabilir mi, yoksa mesafe korunmalı mı?
Ağır aksak ilerleyen toplumsal işleyişin tazyiki altında doğal biçimlerini ve işleyiş şekillerini yitirmiş günlük yaşayışın hal ve gidişleri var bu öykülerde. Ege taşrasında geçmelerinin nedeni, doğal atmosferin göz alıcı çekiciliğiyle yaşananların arasındaki belirgin çelişkinin çok net bir şekilde görülebilmesi. Bunu ben yalnızca bu öyküler toplamında düşünmedim; bu ağırlığı duymak, benim yazma nedenlerimin arasında başlarda gelir. Paylaşmak istemişimdir. Sözünü ettiğiniz mesafeye gelince; bu aynı zamanda üstünde çalışacağınız malzemeyi bütün boyutlarıyla, net bir şekilde görebilmek için araya koyduğun mesafe. Bir bakıma, nesneye yaklaştırılan büyüteç tutma aralığı gibi. Aradıklarını orada bulabiliyorsan veya orada bulduklarını anlamlandırabiliyor, bu mesafe iyi diyorsan, tamam...
Dönüşte Yağmura Yakalandık’ta yer alan öykülerin çoğunda, tüm bileşenleriyle doğa ön planda. Dönüşte yakalandığımız yağmur bize bir soluklanma ânı bahşediyor; durup dinlenmek, durup dinlemek, yalnızca durmak için. “Nereden dönüyorduk?” sorusu kitapta “mantardan dönmek” şekliyle yanıtlansa da, kendi hayatlarımızdan, kendimizden döndüğümüzü düşündürüyor. Özellikle belli bir yaşa gelince, gidilen tüm yerlerden dönülüyor sanırım. Gitmek bir yanılsama mı; insan gidebilir mi? Doğa bu konuda bize nasıl bir örnektir?
Doğanın bize nasıl bir örnek olduğunu sökmeye çalışmak, uğraştırıcı bir bolluk... İnsan gerçekten sürekli yanlış anlamaya mı eğilimli; büyümek için kırılmak ille de gerekli mi... Yoksa, bir kere yolculuk diye başlayan, dur durak bilmeden bütün özen ve özensizliğiyle, plan ve plansızlığıyla sürüp giderken, ondan geriye birkaç cümle veya bilemedin birkaç dize mi kalacak; belki bir şarkı... Ulaşılıp da dönülmeyen yerlerin olabileceği de ne güzel bir düşünce! Sonra geri dönmek diye bir lüks, geri dönüp de bıraktığını orada, senin onu bıraktığın yerde, seni beklerken bulmak! Belki de bir yanılsama; evet, gitmek bir yanılsama. Bir ağaç gibiyiz belki de; hep aynı yerde, dünyayı gören çok rüzgârlı bir tepede...
Öykülerin genelinde yer alan eylemler gözde canlanıyor. En küçük bir zıplayış bile, eylemlere uygun biçimde şekillenen dilin akıcılığı okuma zevkini katlıyor. “Bir Ömür” öyküsünde bu kez doğa değil, insan ve diyalog öne çıkmış...
Monolog da bir diyalog şekli, hem de aradaki bütün aracıları çıkardıktan sonra... İnsan kendinden bazı şeyleri saklayabilir mi? Evet, saklayabilir ama neleri sakladığını da gayet iyi bilir. Bilir mi bunu? Belki evet... Diyaloglar sürerken birden bir şeyin özüne veya anlamına denk geliyoruz; birden bir epifani... Dünya aydınlanıyor ışıktan.
“Işıklı Elimi Uzatıyorum” öyküsünden hareketle, insan kendi rüyalarını mı görür, başkalarının rüyalarını kendi rüyalarımız zannettiğimiz olur mu?
Bir Rüya Çarpışması... Neden olmasın? Düşsel bir öyküde bulunmaz bir ganimete dönüşebilir, “denge” sağlam kurulduktan sonra, “Dengesizliğin Dengesi”.
“İnsan kendisiyle geçinmesini bilmeliydi, halinden anlamayanın halinden kim anlardı!” diyorsunuz “Yol Senindi” adlı öyküde. Kendimizle geçinmek, kendini bilmek bir kabul mü gerektiriyor? Kendimizle nasıl geçineceğiz?
Didişerek tabii; pes etmek yok! Kayırmacılığın iyi bir şey olduğu söylenemez.
“İki gerçeklik: Biri yaşanan gerçeklik, biri de dönüştürülen, yazılan gerçeklik” diyor “Bazı Akşamlar ötekilere Göre Daha İyi” öyküsünün anlatıcı karakteri. Sizin gerçekliğiniz yazılan mı, yaşanan mı? Yazarlar dönüştürülen gerçeklikten bakıyor sanki hayata.
Dönüştürülen gerçeklikler, bir süre sonra zamanın birinde dönüştürülmüş olduklarını unutmazlar mı?
Yine aynı öyküde, “Dünyanın anadili müzik, dünya müzikle konuşuyor, susuyor, düşünüyor” ifadesi ilgimi çekti. Zaten ilk öyküde andığınız bir ritim var. “Nını nay tık tık nını nay tık tık trina trina trina tık tık… nay nını tık tık…” Bu ritmi çok merak ettim, hangi şarkı olduğunu bulmaya çalıştım ama bulamadım. Hangi şarkının ritmi bu Muzaffer Hocam?
Bilmiyorum başka yerde geçiyor mu; ama o gün, yoksulların mahallesinde, “Gece Oluyor” öyküsünü yazarken duymuştum.
Önceki Yazı
Gobelyan’ın sokağındaki sesler
“Yoksul, karanlık ama bir o kadar emekle yoğrulan, yaşayan bir sokağın öyküleri bunlar. Her şeye rağmen Gobelyan’ın sokağından barış, hayvan ve insan sevgisi, dostluk ve dayanışma sesleri yükseliyor.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 15
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aksaklopedya / Ataerkinin Yaratılışı / Bu Dünyada Kalmak İçin Nedenler / Dolanıklık / Karagöz Beyoğlu’nda / Korkuya ve Yabancılara Dair / Nisan Tezleri / Şiirin Dolaşımı / VALIS / Zulmün Adını Koymak