Spatial turn, mekânsallığa dönüş, sosyal bilimlerde olayları tarihsel aktörlerden bağımsız soyut süreçler olarak ele almaya karşı; mekân, dolaşım, temas ve gündelik pratiklerle birlikte düşünmenin yolunu açtı. Böylece mekân, toplumsal ilişkilerin üretildiği, canlı organizmalar olarak okunmaya başladı.[1] Sanatçı kimliğiyle tanınan Çağlar Fidan’ın tezinden uyarladığı Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası-Osmanlı İstanbulu’nda Kahvehanenin Müziği ve Sosyal Topoğrafyası adlı kitabı da bu doğrultuda, mekân merkezli bir müzik tarihi kurmaya çalışıyor. Kitap, müziğin estetik bir üretim alanı olmasının ötesindeki anlamlarını; göç, toplumsallık, hafıza, dolaşım ve kent deneyimiyle iç içe geçmiş tarihsel bir pratik olarak ele alıyor.
Fidan kitabın girişini kahvehanelerin tarihini aktararak açıyor ve yeni bir toplumsallığın oluştuğu 16. yüzyıl İstanbulu’nun neden erken modern olarak düşünülebileceğine dair güçlü bir çerçeve sunuyor. Bu yaklaşım, Osmanlı şehrini hareketlilik, karşılaşma ve kültürel dolaşımın yoğunlaştığı bir alan olarak okumaya imkân tanıyor. Kahvehaneler burada haberin yayıldığı, hikâyelerin anlatıldığı, müziğin icra edildiği, taşradan gelenlerin kente eklemlendiği sosyal düğüm noktaları olarak beliriyor. Kamusal etkileşimlerin yoğunlaştığı bu alanlar, gündelik hayatın ritmini şekillendiren sosyal mekânlar haline geliyor.
Metin bu noktada Mustafa Akdağ’ın Celâli İsyanları üzerine klasikleşmiş yorumlarını, özellikle 2000’li yıllarda Cengiz Kırlı gibi tarihçilerin katkılarıyla genişleyen kırdan kente göç, dolaşım ve toplumsal kırılmalar literatürüyle birlikte düşünmeye açıyor. Fidan’ın temel sorusu da burada belirginleşiyor: 17. yüzyılda Anadolu’dan İstanbul’a yönelen göç hareketleri, beraberinde taşranın müzikal hafızasını da taşımış olabilir miydi? Bu soru, müziği toplumsal hareketliliğin taşıdığı kültürel birikimlerin sonucu olarak düşünmeye açıyor. Göç eden insanların bedenleriyle birlikte ses dünyalarını, ezgilerini, ritim algılarını ve hafızalarını da taşıdığı fikri, kitabın omurgasını oluşturuyor.
Kitaptaki şu ifade bu yaklaşımın özünü oldukça çarpıcı biçimde ortaya koyar:
İstanbul’a varan Kemahlı köylülerin, yanlarında sadece birkaç parça giyecek, biraz kuru erzak veyahut belki bir miktar kıymetli eşya mı getirdiklerini düşünmeliyiz? Payitahtın yolunu tutan bir Kemahlı, köyündeki âşığın seslendirdiği bir türküyü de hafızasında taşımış olamaz mıydı? (s. 48)
Bu pasaj, Paul Connerton ve Jan Assmann’ın kültürel hafıza tartışmalarını çağrıştıracak biçimde, hafızanın maddi nesneler kadar bedensel pratikler ve sözlü kültür aracılığıyla da taşındığını düşündürüyor.[2] Türküler burada folklorik kalıntılar olmaktan çok, göç eden insanların şehirde tutunma biçimlerinin, aidiyet arayışlarının ve kolektif hafızalarının taşıyıcıları haline geliyor.
Cem Behar’ın çalışmalarından aşina olduğumuz biçimde, sosyal tarihle müziği birleştirerek gündelik hayatın tarihini kurma çabası, yazarın sıkça referans verdiği Cemal Kafadar’ın Osmanlı insanının mikro hikâyelerine odaklanan yaklaşımıyla birleşiyor.[3] Böylece kitap, büyük siyasal anlatıların dışında kalan sıradan insanların seslerine, dolaşım ağlarına ve gündelik deneyimlerine kulak veren bir şehir tarihi kuruyor. Osmanlı İstanbulu da bu çerçevede; göçmenlerin, meddahların, saz şairlerinin, kahvehane müşterilerinin ve müzisyenlerin şekillendirdiği, çoğul bir işitsel topoğrafya olarak görünür hale geliyor.
Müziğin gündelik, daha doğrusu yazarın peşinde olduğu ama muhtemelen kitabın teorik yükünü ağırlaştırmamak için doğrudan adlandırmadığı “sınıfsal tarihi”, saray çevreleri ve onların dışındaki toplumsal kesimler üzerinden ele alındığında, elimizdeki kaynak yelpazesi hâlâ oldukça sınırlıdır. Bu dünyaya dair bilgilerimizin önemli bir kısmı da, tıpkı Mustafa Âli örneğinde olduğu gibi, ellerindeki siyasal ve kültürel nüfuzu kaybetme endişesi taşıyan, taşradan gelenlere karşı huzursuzluk duyan Osmanlı müelliflerinin metinlerinden süzülerek gelir. [4] Bu nedenle, kaynakların kendisi de şehirli seçkinlerin kültürel kaygılarını yansıtan metinlere dönüşür. Yazar bu tür toplumsal çözümlemeleri doğrudan merkeze yerleştirmese de, kitabın birçok bölümünde bu gerilim hissedilir biçimde varlığını sürdürür.
Kitabın avam-havas ikiliğini çözümlediği ikinci bölümde Fidan, Çingenelere, taşralılara ve birçok İstanbul seçkini için “öteki” konumunda bulunan figürlere dair anlatıları müzik üzerinden takip ediyor. “Burası Tavukpazarı değil!” ifadesi etrafında kurduğu tartışma, Osmanlı şehir kültüründeki estetik sınırların nasıl çizildiğini göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir. (s. 54-65) Burada mesele,müzik zevkinin ötesinde, hangi seslerin meşru, hangi tavırların kaba, hangi icraların şehirli inceliğine uygun kabul edildiğiyle ilgili geniş bir kültürel alanın açığa çıkmasıdır. Kültürel sermaye ve beğeni rejimleri gibi modern toplum çözümlemelerinde kullanılan kavramları hatırlatan biçimde, müzik estetiği toplumsal ayrımların dili haline gelir. Kahvehaneler, saz şairleri, Çingeneler ve taşralı icracılar da bu sembolik mücadelenin merkezinde belirir.
Tam bu noktada yazara sormak gerekir: Mustafa Âli gerçekten kendi çağdaşı Osmanlı zürefasının düşüncelerini ne ölçüde temsil ediyordu? Âli’ye ait metinlerin tonu çoğu zaman şehirli seçkinlerin rahatsızlığını görünür kılar; ancak gündelik hayatın gerçek dolaşım ağları çok daha geçirgen bir tabloya işaret ediyor olabilir. Fidan bu soruya kitap boyunca doğrudan bir cevap vermez; fakat ortaya koyduğu örnekler ve ihtimaller üzerinden okuru bu mesele üzerine düşünmeye davet eder.
Aynı dönemde, aynı toplumsal çevreye mensup insanlar bir kahvehanede Kemah türküsü dinleyip efkârlanıyor, bu ezgilerden etkilenen bir Enderunlu sazende yeni besteler üretiyor olabilirdi. Fidan’ın metni tam da bu ihtimali görünür kılar. Yazar kesin hükümler kurmak yerine kültürel dolaşımın yönlerini sezdiren sorular ortaya koyar ve kaynakların sessiz bıraktığı alanları tarihçinin yorumuna açar.
Altyapı-üstyapı gibi klasik sosyolojik tartışmaları doğrudan merkeze almıyor olsa da, kitabın birçok yerinde bu gerilim hissediliyor. Mustafa Âli’nin düşük statülü gördüğü toplumsal çevrelerle ilişkilendirdiği varsağı türüne edebi bir değer atfetmemesi önemli bir örnek. Buna rağmen bir yüzyıl sonra, Lale Devri’nin simge şairi Nedim’in varsağı söylemeye başlaması, Osmanlı kültürel dünyasındaki geçişkenliği açık biçimde ortaya koyuyor. Burada katı bir kültürel ayrışmadan çok, sürekli temas halindeki katmanlı bir sosyal yapı beliriyor.
Urfalı bir âşığın bestesinin 18. yüzyılda saray müzisyenlerinin mecmualarına girebilmesi, taşra kökenli ezgilerin şehirli estetik içinde yeniden işlenebilmesi, kültürel dolaşımın farklı toplumsal tabakalar arasında yoğun biçimde sürdüğünü düşündürüyor. Fidan’ın yaklaşımı, Osmanlı saray çevresini Avrupa aristokrasisinin yüksek duvarlarla çevrili kültürel evrenine benzeten yorumlardan uzak duruyor; şehir hayatındaki temasların, seslerin ve müzikal alışverişlerin çok daha geçirgen bir yapı oluşturduğunu hissettiriyor.
Bu alanın temel kaynaklarının önemli bir bölümü, neredeyse literatür kurucu bir figür olarak değerlendirilebilecek Cem Behar’ın muhtelif çalışmalarında dolaşıma sokulmuş ve yorumlanmıştır. Fidan’ın kitabı da bu kaynak evreninden istifade ediyor. Bunun yanında, son dönem İstanbul’una dair hatırayla tahayyül arasında salınan anlatılarıyla Reşat Ekrem Koçu’nun metinleri kitapta en belirgin yeri tutuyor.
Koçu’nun kahvehanelere, saz şairlerine, çıraklara ve şehir hayatının kenarında dolaşan figürlere dair aktardıkları, Fidan’ın kurmaya çalıştığı işitsel topoğrafyaya güçlü bir malzeme sağlıyor. Bu kullanım, dağınık gündelik hayat izlerinin, yarı-anekdot niteliğindeki şehir anlatılarının ve sözlü kültür kırıntılarının müzik tarihine nasıl dahil edilebileceğini göstermesi bakımından da dikkat çekici görünüyor.
Yazar, birçok tarihçinin ve Orhan Pamuk gibi romancıların üzerine düşündüğü, etrafında anlatılar kurduğu Chester Beatty Müzesi’ndeki 1620 tarihli imzasız kahvehane minyatürünü bu kez bir müzisyenin gözüyle yorumluyor. Böylece kitap yazılı kaynaklarla sınırlı kalmayan bir okuma biçimi geliştiriyor ve görsel malzemeyi de tarihsel analizin aktif bir parçası haline getiriyor. Minyatürdeki beden duruşları, oturma düzenleri, çalgıların yerleşimi, dinleyicilerin konumu ve icra ânının sahneleniş biçimi, Osmanlı kahvehanelerindeki işitsel kültürü anlamak için önemli ipuçları sunuyor. Görsel kaynak burada salt bir süsleme işlevi görmüyor; müziğin toplumsal mekân içindeki dolaşımını anlamaya yarayan tarihsel bir belgeye dönüşüyor.
Kahvehanelerde hangi müzik aletlerinin çalındığı sorusu da kitabın dikkat çekici meselelerinden biri. Elimizde 17. yüzyıldan yadigâr bir kahvehane sazı bulunmadığı için, bu dünyanın seslerini ancak dolaylı kaynaklar üzerinden takip edebiliyoruz. Seyahatnameler, minyatürler, surnâmeler ve şehir tasvirleri bu noktada büyük önem kazanıyor. Fidan da tam bu eksiklikten hareketle, görsel kültürü bir tür tarihsel arşiv gibi kullanıyor. Özellikle surnâmelerdeki eğlence sahneleri, saz heyetleri ve kamusal gösteriler, Osmanlı şehir hayatındaki müzik dolaşımını takip etmeye imkân tanıyor.
Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de, Reşat Ekrem Koçu’nun görsel dünyasını kaynak olarak değerlendirmesi. Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi için hazırlattığı illüstrasyonlar, tarihsel gerçeklikle şehir hafızası arasında salınan, özel bir estetik evren kuruyordu. Fidan bu görsel repertuvarı, kaybolmuş kahvehane kültürünü, saz şairlerini, çırakları ve gündelik hayat figürlerini tahayyül edebilmek için başvurulan, yardımcı bir hafıza alanı olarak değerlendiriyor. Böylece kitap, yazılı metinler kadar imgelerin de tarih üretimine katıldığı, işitsel olduğu kadar görsel bir Osmanlı şehir topoğrafyası kuruyor.
Sonuç olarak Fidan, kitabını daha önce de altını çizdiğim üzere, kültürel çalışmaların teorik jargonuna, sosyolojik çatışma modellerine ya da kavramsal tartışmalara yaslamadan, bir sanatçının sezgileriyle, tarih yazımına mekân merkezli bir müzik anlatısı armağan ediyor. Bu tercih kitabın akademik iddiasını zayıflatmıyor. Aksine, kahvehanelerin ses dünyasını, göçün taşıdığı ezgileri ve Osmanlı İstanbulu’nun gündelik ritmini daha canlı biçimde hissettiren bir anlatı kurmasına imkân tanıyor.
Osmanlı dünyasında göçün yarattığı kültürel hareketlilik üzerine son yıllarda gelişen literatüre önemli bir katkı sunan çalışma, müziği toplumsal dolaşımın bir parçası olarak ele alması bakımından da dikkat çekiyor. Taşradan gelen insanların beraberlerinde taşıdığı hafızaların, seslerin ve melodilerin şehir kültürü içinde nasıl yeniden üretildiğine dair ortaya koyduğu sorular, ileride yapılacak çalışmalar için de verimli bir tartışma alanı açıyor. Özellikle müzik tarihini saray merkezli anlatıların dışına çıkarıp kahvehaneler, saz şairleri, çıraklar ve göçmenler üzerinden düşünmeye davet etmesi, kitabın en güçlü yönlerinden biri haline geliyor.
Akıcı ve keyifli Türkçesi sayesinde, çalışma akademik çevrelerin dışında kalan okurlar için de rahatlıkla takip edilebilir bir anlatı sunuyor. Bu yönüyle, kitap Osmanlı şehir hayatının işitsel dünyasına ilgi duyan herkes için ufuk açıcı bir okuma niteliği taşıyor.
NOTLAR
[1] Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi, çev. Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2014.
[2] Paul Connerton, Toplumlar Nasıl Anımsar?, çev. Adam (Alâeddin) Şenel, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2019; Jan Assmann, Kültürel Bellek: Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik, çev. Ayşe Tekin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015.
[3] Cem Behar, Orada Bir Musıki Var Uzakta… XVI. Yüzyıl İstanbulu’nda Osmanlı/Türk Musıki Geleneğinin Oluşumu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2020; Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken: Dört Osmanlı, Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun, Metis Yayınları, İstanbul, 2019.
[4] Cornell H. Fleischer, Osmanlı İmparatorluğu’nda Aydın ve Bürokrat Tarihçi Mustafa Âli, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2021.