Sürgünler Ayrılıklar,
Şairlerle bir nehir söyleşi
“Kitapta her biri iz bırakarak bu dünyada belirip göçmüşlerin, bulutlara karışmış yaşantı manzaraları; bu manzaraların bir araya gelmesiyle oluşan bir karnaval havası var.”
Cevat Çapan, 2019'da Anadolu Üniversitesi Tiyatro festivalindeyken.
Cevat Çapan son kitabında da anlar sahneliyor; sahnelerde aşina yüzler, hayaller, meseller, mitler canlanıyor; dar zamanı genişletiyor gene şair. Bir ânın geniş bir zamanın temsiline dönüştürülmesine ancak şiirin gücü yetebilir. “Şair mitler üretendir” sözü bugün nasıl anlaşılır bilemem ama bu eylem bu çağda bir kez daha örnek buluyor. Şiir için (sanat için) dünya, yaratılmış değil, yeniden yaratılacak olandır, anlayışının bir örneği. Yaratılan mitlerin maddi gerçeğine dair imler şairin öz yaşamında saklı olabilir, kuşkusuz bu böyledir; ama asıl öncesinde yazılan şiirlerden beslenir bu kökler. Çapan’ın poetikası, bu sözü de doğruluyor.
Bu kitaptaki şiirlerde, her biri iz bırakarak bu dünyada belirip göçmüşlerin, bulutlara karışmış yaşantı manzaraları; bu manzaraların bir araya gelmesiyle oluşan bir karnaval havası var. Sürgünler Ayrılıklar, ama bu yaşantılardan geçen kahramanların şairle buluşma anları önde. Kimileri için bir mutluluk kaynağıdır/ Karasu’yla Murat’ın / Dicle ile Fırat’ın buluşmaları. Şairin eylemi, arzuyla çağrılmış anlarda (–ki o âna dair şiirsel mekân kurmak, asıl büyük ustalığı–) buluştuğu kahramanlarıyla zaman, tarih, coğrafya sınırlarını aşıp “bir çeşit nehir söyleşi/” yapmak; “kayıp zaman peşinde”, akan bir nehirde. Geriye doğru akan, yaşanmışlara doğru; insan suretleri, eski kent yaşantıları, hatıraya nakşolmuş doğa manzaraları arasında akıp giden bir nehir. Bu akışta buluşulan an kısa da olsa, uzun ve derin bir vadiye dalıyordu Proust; belleğin karmaşık labirentlerini geçerek devinen bir anlatıya. Çapan’sa seslerin ritmiyle, kelimeler arasında bilerek bırakılan boşluklardan geçiyor, çağrışımlar yüklü imgesel yankılarla geçiyor zaman vadilerini. Tanpınar gibi “ne içinde-ne dışında” değil, tam da nabız atışında. Bu ânı genişletebilecek güçte kalp çarpıntısına kavuşmak önemli. Proust’ta kokular, tatlar, jestler ya da rastlaşmalar imkân veriyordu buna. Çapan’ın da imkânı bu; sesler, tatlar, jestlerle canlanan, “gözleri kapalı” dinlenen eski İstanbul yaşantıları, sevdiği şairlerin izleri, oyun yazarlarının kahramanları sürüklüyor geçmişe doğru. Belli bir âna çağıran bir ses, bir görüntü, bir işaret, kısaca şairi o yolculuğa çıkaracak bir im yeterli. Buluşmalardaki bu söyleşilerde ortak bir hayal, birlikte bulunan bir oyun, umudu tükenmemiş bir ütopya beliriyor. Ya da geçmişe gömülüp kalmış bir ukde. Tam doksan üç yıllık bir geçmişin titreşimi bu.
İlk kitabından bu yana (52 yaşındayken yayımlamıştı Dön Güvercin Dön’ü) hiç değişmedi bu şiirsel tarzı Çapan’ın. Buna poetik tutarlılık demeli ama yetersiz kalıyor. Şiire gecikmenin ezikliğini değil, faziletini yaşıyor Çapan. Giderek her yeni kitabında biraz daha kalabalıklaşan soyut ve somut kahramanlarıyla büyük sahnelere dönüştürüyor metinlerini. Coğrafya daha da genişleyip bütün dünya oluyor, yirminci yüzyıldan bugüne doğru akan bir anlatıya dönüşüyor şiir; bulutsu imgeler yüklenmiş olarak. “Tilkilerle Kirpiler”de olduğu gibi muhteşem buluşlarla birbirine karışıyor tarihle coğrafya.
Uzmanı, çevirmeni, öğretmeni olduğu tiyatro fikrinin olanaklarını hep kullanmıştır Çapan; bu kitaptaki “sahnelerde” bu ustalık güçlü bir lirik yetenek kazanıyor, özellikle ilk bölümdeki nostaljik- melankolik-romantik havalı parçalarda. Geçmişi çağrıştıran bir iz –şairi kışkırtan bu izler, ruhta hâlâ kamaşmaya devam ediyor olmalı ki– o küçücük işaret büyüyor, çoğalıyor, kendi bağlamlarına çarparak yankılanıyor. Akaçlardaki buluşma anları bir karnaval havası. En kısalarından bir örnek:
Hacopulo Pasajı’nda
tam düğmecilerin önünde
Hayalet Oğuz’un hayaleti
kesiyor yolumu,
“Bir acı kahvemizi iç, diyor,
“o kadar da ölmedik daha!”
Kulağı Sevim Burak’ın
Sahibinin sesi gramofonunda.
cebinde Mayk Hammer çevirileri
ve Âsaf Hâlet’in
sayfaları sararmış
Om Mani Padme Hum’u.
Aheste beste kol kola
Afrika Pasajı’ndan geçerek
gecenin geç saatinde
Himalayalar’a tırmanıyoruz
kimseye haber vermeden.
Sürgünler Ayrılıklar
YKY
Kasım 2025
72 s.
Bu parça sahnelerden sadece biri. Sürgünler Ayrılıklar’ın farklı bir yanı, şairin Türkçeye çevirdiği dünya şairlerini de kendi kurgusal festivaline davet etmesi. Buluştuğu şairin imgesine tutunarak bir antoloji denemiş. Bu hep vardı zaten, yazmıştı bu eylemini: Senin anadilinde yazdığın o güzel dizeleri / üvey kardeşimmiş gibi yorumlamaya çalışıyorum / kendimce / renklerini soldurmamaya çiçeklerin. / Beni en çok zorlayan /soluğunun düzeni.” Ama şimdi bu bahçıvanlık onların çiçekleriyle bir söyleşiye dönüşmüş, sevdiği dünya şairlerinden bir bahçe yaratmış Çapan. Şairlerin amblemlerini, tescilli imgelerini Çapan’ın zarif düetleriyle harmanladığı bir antoloji bu. Yirminci ve şimdiki yüzyılın düşünen, duyan, sezen, anlayan, anlatan kendi ritmiyle sızlanan büyük sazlıklarında birikmiş şiirsel havaları, neşeleri ve travmaları da var antolojide. Kadro baş döndürüyor ama şairin dili adeta bir sörfçü ustalığı; büyük dalgalardan, sert kıvrımlardan zarif bir çalımla sıyrılıp ipeksi mavi sulara geçmesi an meselesi. Ve tabii bu kitapta da “kötü günlerin iyimserliği” (Koçak) terk edilmemiş, yeniden canlandırılmış. Şiir dünyasına âşina olanlara bir “alımlama” zorluğu yaşatmıyor, bu mütevazı yetenek şairin her zamanki huyu zaten. Ona mahsus bir romantik ironi düz anlamlara takılıp kalmayı da engelliyor. Ne de olsa yakın arkadaş, oyunbaz Oğuz Atay’la, dilbaz Vüs’at O. Bener’le.
Ama ne oluyor böyle; bu kurgulu şenlikte, karnavalı andıran geçit töreninde sevgili ölüler kendi maskeleriyle diriliyorlar birer birer. Ölü geçmiş canlanıyor, şairin anılarını kabartıyor, ruhunu dalgalandırıyor, dilinde bir zamansal maestrom oluşturuyor. Şiir tarihinin belirlenmiş bir işaretini, öbür işaretle, onu bir başkasıyla iliştiriyor ve daha ve daha… Şairler şairlere, şiirler şiirlere bağlanıyor. Kendiliğinden açılmış özlerden ya da serüvenci gözelerden sızıp başka sularla buluşan dibi derin mi derin tarihsel bir nehir bu.
Poetikası için kararlı bir seçim olan “anlatı-şiir” geleneği yüzyıllardır belki bu nedenle yaşamaktadır. Metinlerin insanlara, insanların çağlara, çağların katlandıkça katmanlaşan şiir metinlerine dönüşmesi, Minemozin’in çocuklarının kesintisiz marifeti. Homeros’tan bu yana. Onda şiiri harekete geçiren, dünyanın haline duyduğu “öfke”ydi. Burada ise yüzlerden kalan ışıklarla aydınlatılan bir gece yolculuğu. Karanlıkta böyle kaybolmak cesaret ister, cesaretse tutkuya tutunur. “Şiir yaz denize at”, sonrasını boş ver demek ister, Çapan’ın hep dediği gibi.
“Ama peksimeti tadar tatmaz” diyordu Proust, ruhundaki parlayış anını betimlerken, “o âna kadar bulanık ve donuk olan bir bahçenin tamamı, unutulmuş ağaçlı yollarıyla, tek tek her yuvarlak çiçek tarhıyla ve bütün çiçekleriyle küçük çay fincanında şekillendi; tıpkı ancak suya atılınca kendine gelen Japon çiçekleri gibi açıldı.”
İşte tam da Çapan’ın yaptığı bu, şiire atılınca canlanan çiçeklerden bir albüm Sürgünler Ayrılıklar. Zeytin ağaçlarını betimlediği şiirdeki gibi güneşini içinde tutmuş, karanlık zamanlar için.
Önceki Yazı
İnsan, doğa ve temsil:
Her Şeyin Hikâyesi’nde ölçek meselesi
“Her Şeyin Hikâyesi tam da ismiyle müsemma bir 'her şeyin romanı'; insan merkezden çekildiğinde edebiyatın neye dönüşebileceğine dair biçimsel bir deney.”
Sonraki Yazı
Popülizm Yüzyılı:
Demokrasi neden gözden düştü?
“Rosanvallon liberal demokrasilerin çöküşünü ve popülizmin yükselişini analize soyunurken, kitabının başında ‘demokrasilerin sorunlu tarihine’ işaret etmesine karşın, ‘kapitalist demokrasi’ kavramının iç çelişkilerini tartışma dışı bırakıyor.”