• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Popülizm Yüzyılı:

Demokrasi neden gözden düştü?

“Rosanvallon liberal demokrasilerin çöküşünü ve popülizmin yükselişini analize soyunurken, kitabının başında ‘demokrasilerin sorunlu tarihine’ işaret etmesine karşın, ‘kapitalist demokrasi’ kavramının iç çelişkilerini tartışma dışı bırakıyor.”

Beyaz üstünlükçülerinin bir gösterisi. Los Angeles, 2010.

NURAY MERT

@e-posta

ELEŞTİRİ

15 Ocak 2026

PAYLAŞ

İki binli yıllarda ve özellikle son on yıldır, popülizm ve ‘popülizmin yükselişi’ siyaset literatürünün en popüler konusu oldu. Ciddi akademik çalışmalardan en sıradan siyasi yorumlara kadar en çok sözü geçen kavram popülizm.

Konu gerçekten de çok önemli, çünkü popülizmin yükselişi aynı zamanda otoriter siyasetlerin yükselişi, daha doğrusu, otoriter siyasetlerin toplumsal destek bulması demek. Farklı ülkelerde, ‘demokratik değerler’ olarak tanımlanan, başta özgürlükler ve farklılıklara saygı gibi ilkelere ters düşen söylemler ve siyasetler yükselişe geçiyor. Genel olarak bir lider kültü çerçevesinde şekillendiği düşünülen popülist siyasetler, özellikle Batı Avrupa’da, lider kültünden ziyade ‘aşırı sağ söylemin ve sağ partilerin’ yükselişi olarak tezahür ediyor.

Vladimir Putin, Lech Walesa, Victor Orban

İki binli yılların başlarından itibaren bu yöndeki gelişmeler önce pek çok ülkede demokrasi kültürünün zayıflığıyla açıklanıyordu. Putin Rusyası’nın otoriter bir rejim olması bir yana, toplumsal desteğinin güçlü olması, ‘sonuçta Rusya’da Çarlıktan Sovyet sistemine, öteden beri otoriter bir kültürün mirası’ ile izah edildi. Doğu Avrupa’da komünist rejimlerin çöküşü demokrasiye geçiş olarak kutlanmıştı. Ancak o dönemde demokrasi kahramanlarından biri olarak sayılan Victor Orban’ın popülist rejime geçişi çok da kurcalanmadı. Polonya’nın demokrasi kahramanı, Dayanışma hareketinin lideri Walesa’nın otoriterliğe meyli, zamanında söz konusu olmadı. Daha sonra Polonya’da uzun süre otoriter bir partinin iktidar olması AB içinde sorun yarattı ama nedenleri üzerinde durulmadı. Diğer Sovyet cumhuriyetlerinde beklendiği gibi demokrasiye geçişin gerçekleşmemiş olması görmezden gelindi.

Donald Trump, Marine Le Pen, Giorgia Meloni

Ancak Trump’ın 2016’da iktidara gelmesiyle konu yeni bir boyut kazandı. Ardından Britanya’nın ‘Brexit’ denen AB’den çıkışının bir referandumla kabul edilmesi, popülist siyasetlerin yükselişinin Batı dışı ülkelere mahsus bir durum olmadığını gösterdi. Ancak ilk Trump iktidarı Amerikan demokrasinde bir parantez olarak tanımlandı, Brexit ise tarihî bir kaza gibi algılandı. Bu arada, Fransa’da aşırı sağcı Le Pen’in partisinin yükselişinin önünün, iki turlu seçim sistemi sayesinde zar zor kesilmesiyle avunuldu. Bu meseleyi sorgulayanlar yok değildi ama sonuçta Batı demokrasilerinin başarısını kurumsal sağlamlıkla açıklayan Daron Acemoğlu daha geçen sene Nobel aldı. Oysa bu arada Trump ikinci kez başkan seçilmiş, Fransa’da sağ ve sol popülist partiler yükselirken merkez siyaseti çökmüş, İtalya’da Mussolini hayranı aşırı sağ iktidara gelmişti. Almanya’da aşırı sağ, popülist AfD yükselişe, merkez siyaset çökmeye devam ediyor; İngiltere’de Muhafazakâr Parti’nin çözülüşüyle iktidara gelen İşçi Partisi itibar kaybediyor; Brexit’in fikir babası olmasına rağmen o dönem bile çok ciddiye alınmayan Reform Partisi yükseliyor.

Londra'daki Brexit yanlısı gösterilerden biri, 2016.

Oysa doksanlı yılların başında, liberal demokrasilerin zaferi ilan edilmemiş miydi? Çok güçlü bir söylem gibiydi ama sonuçta doksanlı yıllara hâkim olan Soğuk Savaş sonu paradigması çok kısa zaman içinde iflas etti ve 21. yüzyıl ‘Popülizm Yüzyılı’ olarak tanımlanmaya başladı. Fransız akademisyen Pierre Rosanvallon’un Popülizm Yüzyılı: Tarih, Teori, Eleştiri  başlıklı kitabını (Kırmızı Kedi Yayınları, 2020) vesile edip popülizm tartışmasına tekrar dikkat çekmek istiyorum.

Rosanvallon, kitabının başında, “popülizmi reddiye ve öfkeyle sloganik bir şekilde anmanın, popülizmin güçlenişini analiz etmeyi ve ona karşı eleştirel tavır belirlemeyi zorlaştırdığı” uyarısında bulunuyor. (s. 12) “Giriş” bölümünde, popülizm üzerine yazılanların çoğunda zikredilen kavramın tarihi referanslarının aslında birbirinden ve kavramın bugün kazandığı anlamdan çok farklı durumların ifadesi olduğuna işaret ediyor. “Popülizmin Üç Tarihi” başlığı altında bu tarihî referansları hatırlatıyor. Bilindiği gibi, bu referansların en önemli olanları, 1870-80’li yıllarda Rus popülizmi, Fransız Devrimi sonrası 1880 plebisitiyle Napoleon’un İmparatorluk ilanına giden süreç, 20. yüzyılda Arjantin’de Peron dönemi başta olmak üzere Latin Amerika’da popülizm örnekleri ve daha az bilinen, 1890-1914 arasındaki ilk küreselleşme döneminde ABD ve Fransa’da popülist siyasetler.

Pierre Rosanvallon
Popülizm Yüzyılı: 
Tarih, Teori, Eleştiri
çev. Suat Başar Çağlan
Kırmızı Kedi Yayınevi
Kasım 2023
208 s.

Rosanvallon’un popülizmin tarihçesini tekrarlamak yerine, “bir bakıma demokrasinin sorunlu karakterinin de uzun bir tarihi” (s. 17) olarak düşünmeyi önermesi bence önemli bir çıkış noktası. Yazar, demokrasinin tarihinin düz bir çizgi izlemediğini; ucu açık, bitmeyen bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Ancak asıl önemlisi, “Çağdaş demokrasinin büyüsünün bu denli bozulmasının” arka planı olarak, “hakiki bir eşitler toplumu tesis etme şartlarının ne denli güç olduğundan hareketle anlamış olduğumuz üzere, tutulmamış sözlerin ve istismar edilmiş ideallerin, tamamen içine batmış olduğumuz tarihi”ne işaret etmesi. Bence işaret ettiği en önemli husus ise popülizmi bir ‘sapma’ olarak görmekten öteye geçmemiz gerektiğini hatırlatması. Kendisinin de ilk yazdıklarında, “popülizmi demokrasinin bir patolojisi olarak görme” hatasına düştüğünü söylüyor. Sonuçta, “Demokrasinin yapısındaki belirsizliği ve onun da neticede sürekli kendi açmazlarını keşfeden istikrarsız bir rejim olduğu gerçeğini inkâr etme”nin (s. 20, dipnot 1) popülizmi kavramamızı zora soktuğuna işaret ediyor.

Rosanvallon’un bu yorumlarını kuşkusuz popülizme olumlu bir anlam yüklemek şeklinde okumamak gerek. Tam tersine, demokrasilerin ancak bu rejim tipinin sürekli sorgulamasıyla yaşayacağına ve gelişeceğine işaret ediyor. Nitekim bu sorgulama modern Batı siyaset teorisinin temel meselelerinin belki de en önemlisiydi. Bir yandan Marksist eleştirel bakış çerçevesinde hukuki eşitlik ve ekonomik eşitlik arasındaki mesafe sorgulanmaya devam etti. Diğer taraftan, liberal gelenek çerçevesinde de, modern siyaseti belirleyen iki temel kavram olan özgürlük ve eşitlik kavramları arasındaki gerilim, siyaset kuramının merkezî bir tartışma konusu olmaya devam etti. Daha sonra, postmodern düşünce çerçevesinde modern demokrasinin ulus-devlet sınırları sorgulandı, Marksist eleştirilerin ihmal ettiği ekonomik alan dışında kalan eşitsizlikler öne çıkarıldı. Ancak 21. yüzyılın eşiğinde, yani popülizmin yükselişine giden yolun başında bu sorgulamalar derinliğini kaybetmeye başladı. Soğuk Savaş’ın sonunda ilan edilen ‘tarihin sonu’, adeta bu sorgulamaların neredeyse sonu haline geldi. Piyasa ekonomisi modeliyle toplumsal-siyasal özgürlükleri özdeş olarak tanımlayan neoliberal yaklaşım, siyasal yelpazenin sağ ve solunda ortodoksi haline geldi.

Popülizmin yükselişi öncelikle bu ortodoksinin iflasına işaret ediyor. Şimdilerde neoliberaller bile bu ortodoksiyi eleştirir oldu ve bu iflasla popülizmin yükselişi arasındaki bağ dikkate alınır oldu. Ancak, popülizme ilişkin yorum ve analizler, büyük ölçüde halen İkinci Dünya Savaşı sonrası liberal paradigma içinden konuşmaya devam ediyor. Bu paradigmanın bir boyutu, demokrasi ve otoriter rejimleri kategorik bir karşıtlık içinde tanımlanmasıydı.

Liberal söylemin tanımı icabı otoriterliğin karşıtı olması şaşırtıcı bir şey değil. Ancak üzerinde düşünülmesi gereken, savaş sonrası dünyada stratejik hesapların ve toplumsal çatışmaların, liberal söylem çerçevesinde, bu ikilik çerçevesinde tanımlanmasıydı. Soğuk Savaş süreci boyunca, küresel cepheleşme aslında ABD önderliğindeki Batı ittifakıyla Sovyetler Birliği/Çin ve onların nüfuz alanı arasında şekilleniyordu. Bu çerçevede, özellikle Sovyetler Birliği ve onun nüfuz alanındaki Doğu Avrupa rejimleri otoriter siyaset alanı, ABD müttefiki olan otoriter rejimlerse, her zaman demokrasi değilse de ‘özgür dünya’ çatısı altına girmiş oluyordu. Dahası, sadece komünist rejimler veya Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanı içinde olan ülkeler değil, Bağlantısızlar Hareketi ve tüm sömürge karşıtı bağımsızlık mücadeleleri ‘özgür dünya’nın dışında tutuluyor ve düşmanlaştırılıyordu. Yetmişli yıllarda komünist bloğu bölme stratejisi çerçevesinde ABD-Çin yakınlaşması da bu çerçevede görülebilir.

Soğuk Savaş’ın son bulmasının ardından, bu ikili tanım ABD müttefiki olmayan ülkeler üzerinden devam etti ve liberal müdahalecilliğin gerekçesi olarak dolaşıma girdi. İki binli yıllarda hâkim olan paradigma da buydu. Demokrasi ve otoriterlik tanımı, özellikle de çözülen Sovyet bloğu ve eski Sovyet cumhuriyetleri için, Batı ittifakına yakınlıklarına veya uzaklıklarına göre yaftalanmaya devam etti.[1]

Önemli olan, savaş sonrası küresel stratejik rekabetin ve çatışmaların evrensel değerler ve demokrasi savunusu adı altında ifade bulmasıydı ve bu durum ‘demokratikleşme’, ‘özgürlük’, ‘sivil toplum’ gibi kavramların şüpheyle karşılanmaya başlamasının ve itibar kaybetmesinin temel nedenlerinden biri oldu. Özellikle Batı dışı dünyada komplo teorilerinin yaygınlaşması, yabancı düşmanlığı ve yeni milliyetçiliklerin popülerleşmesi bu çerçevede anlaşılabilir. Diğer taraftan, Batı demokrasilerinde de, siyasal yelpazenin merkezde yoğunlaşması, sol eleştirel siyasetlerin ekonomik eşitlik vurgusunu yitirmesi sağ popülizmin yükselmesine zemin teşkil etti. Göçmen karşıtlığının yabancı düşmanlığı ve hatta ırkçılık ezberleri çerçevesinde itham edilip sosyal nedenlerin göz ardı edilmesi sağ popülizmi besleyen diğer bir neden oldu.

Liberal siyasal söylemlerin, toplumsal adaletin siyasal temsil sorununu kurcalamak yerine, demokrasi savunusunu ırkçılık, faşizm gibi kavramlarla mücadele sınırlarına indirgemesi; aşırı sağ sloganların, yabancı/göçmen düşmanlığını bertaraf etmek bir yana, daha fazla körüklemesine yol açtı. Sonuçta, son zamanlarda merkez sol iddialı siyasal parti ve/veya iktidarlar da, sağ popülist baskı karşısında göçmen karşıtı siyasetlere teslim oldu.

Rosanvallon’un popülizm değerlendirmesi konunun bu boyutunu görmezden geliyor. Zira liberal demokrasilerin çöküşünü ve popülizmin yükselişini analize soyunurken, kitabının başında ‘demokrasilerin sorunlu tarihine’ işaret etmesine karşın, ‘kapitalist demokrasi’ kavramının iç çelişkilerini tartışma dışı bırakıyor. Diğer taraftan, küresel çatışmaların ve rekabetin demokrasi tartışması çerçevesinde dolaşıma girmesinin demokratik değerleri aşındırmak açısından rolüne hiç değinmiyor. Tam da bu nedenle, onun popülizm analizi de liberal/neoliberal paradigmanın içinden konuşmuş oluyor.

Rosanvallon’un da aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası hâkim olan (neo) liberal paradigmanın içinden konuştuğunu ileri sürerken, bu paradigmanın önemli boyutunun, otoriteryanizmin ‘siyasal olanı psikolojikleştirme’ çerçevesinde tanımlanması olduğunu hatırlatmak istiyorum. Bu son derece çetrefilli ve başlı başına tartışılması gereken bir konu; burada sadece söz konusu kitap çerçevesinde bir hatırlatma yapmış olalım. Malum, Nazizm ve faşizm deneyimi, İkinci Dünya Savaşı sonrası siyaset kuramı açısından doğal olarak çok tesirli olmuştu. Nitekim, postmodern kuramların temelinde yatan Aydınlanma/akılcılık sorgulaması da bu zeminden hareket etti. Özellikle, ‘Yahudi soykırımı’ faciası modern akla güveni sarstı. Ancak bu güven sarsıntısı modern akılcılık sorgulaması yönünde derinleşirken, kapitalizm sorgulaması geri planda kaldı. Dahası, Soğuk Savaş sürecinde ‘komünizmle mücadele’ adı altında bu sorgulama siyasal olarak da baskılandı.

Sol eleştirel söylem içinde sığ, kaba Marksizmin, faşizmi kapitalizmin aşırı bir versiyonu olarak tanımlayan ve dolayısıyla liberal demokrasiyle neredeyse eşitleyen bakış açısı da, bu tarihsel ortamda yeniden bir gözden geçirmeyi kaçınılmaz kıldı. Sol eleştirel siyaset ve münhasıran Marksist düşünce geleneği içinde demokrasi/özgürlükler vurgusu öne çıkmaya başladı. Faşizmi kabaca kapitalist üretim ilişkilerinin bir ürünü olarak tanımlamanın ötesine geçme çabası, bu çerçevede toplumsal/psikolojik nedenlerin ve zihniyetin önem kazanmasına yol açtı.

Faşizmin cinsellik kökenli analizinin öncüsü William Reich’ın Faşizmin Kitle Psikolojisi (1931) ve onu takip eden Eric Fromm’un Özgürlükten Kaçış (1941) yorumları, savaş sonrasında faşizmi açıklamak açısından önem kazandı. Marksist gelenek içinde Freud’un etkisi öne çıkmaya başladı. Marksist düşünür Theodor Adorno’nun 1950 yılında yayınladığı  Otoritaryen Kişilik Üzerine Niteliksel İdeoloji İncelemeleri[2] başlıklı çalışmasını da, siyasal olanın ‘psikolojikleştirilmesi’ çerçevesi içinde değerlendirmek gerekir.

Popüler dolaşım düzeyindeyse, Charlie Chaplin’in Hitler’i karikatürize ettiği Büyük Diktatör (1941) filmi, eleştirel bir yaklaşım olmanın ötesinde, aslında faşizmi ‘kişileştirme’ ve ‘çılgınlık’ olarak kavrama biçimini öne çıkaran bir sembol haline geldi.

Zamanında Chaplin ‘komünizm sempatizanı’ olarak damgalansa da, Nazizmin/faşizmin derinlemesine sorgulanması yerine geçen kişiselleştirme, karikatürle geçiştirme biçimi, Soğuk Savaş sürecinde geniş kabul gören bir tanım/temsil biçimi haline geldi.

Rosanvallon’un kitabının başında ‘popülizmi demokrasinin patolojisi olarak değerlendirme’nin hatalı olduğuna işaret etmesine rağmen, onun otoriter popülizm analizinin bu paradigmayla buluştuğu geniş bir alan var. “Tutkuların ve Duyguların Rejimi” başlığı altında (s. 47), akılcı yaklaşımları siyasal alanda duyguları ihmal etmek konusunda sorgularken, popülizmi o da duygusal zeminde tanımlıyor. “Duygusal aklın hakkını teslim etmek adına ‘politik davranış’ analizine duyguların kavranışını dahil etme”nin önemine işaret ediyor. Hatta, ‘demokratik duygu’dan söz ediyor. “Refah devletinin geleceğini yeniden inşa için… demokratik duygu önemli bir sinyaldir. Gereğince anlaşılması halinde olumlu bir şekilde yönetilebilir” diyor. (s. 51) ‘Demokratik duygu’dan kastettiği, rasyonalist bakışın gözden kaçırdığı toplumsal tepki duyguları.

Charlie Chaplin, Büyük Diktatör, 1940.

Hor görülme, ihmal edilme gibi toplumsal tepki yaratan duyguları ‘konum duyguları’, dünyayı komplocu ve yalan haberler çerçevesinde görmeyi ‘eylem duyguları’ olarak tanımlıyor. “Demokrasiye gücenmenin… kavranan gerçeklik ve bireysel olarak algılanan durumlar arasındaki boşluktan beslendiğini” ileri sürüyor. (s. 49-50) Kısacası, popülizmin zemini bir ‘yanılsama’ olarak tanımlanmış oluyor. Bu yorumun sorunlu yanı, komplo teorilerini gerçekliğin çarpıtılmış hali olarak tanımlarken, hegemonik liberal söylemlerin de gerçekliğin bir başka çarpıtılmış temsili olup olmadığını sorgulama dışı bırakması. Yani, (neo) liberal söylemi eleştirel alanın dışına çıkarması. Tam da bu nedenle, her sorunun altında Siyonizm, İllüminati gibi gizil veya CIA gibi güçlere işaret etmeye dayalı komplo teorileriyle neoliberalizm eleştirilerini aynı çerçevede tanımlayabiliyor. (s. 52)

Oysa tam tersine, popülizmin yükselişini kavramak açısından neoliberalizm eleştirisinin derinleştirilmesi gerekiyor. Bu açıdan, doksanlı yıllardan bu yana hâkim olan neoliberal söylemi sadece ekonomik adaletsizliğe kör olmakla eleştirmek gerekli, ancak yeterli değil. Nitekim, son yıllarda neoliberalizmin bu açıdan iflasını ilan etmeyen kalmadı. Ancak neoliberal söylem sadece ‘piyasaya müdahalesizlik’ fikrinden ibaret değil; aynı zamanda politik alanı tanımlayan bir paradigmadan hareket ediyor. Politik çatışmayı demokrasi ve otoriter söylem ve rejimler arasındaki çatışmayla tanımlamak bu paradigmanın sınırlarını belirliyor. Bu çerçevede, küresel düzlemde demokratik rejimlerle otoriter rejimlerin çatışmasına, iç politika düzlemindeyse demokratik değerlerle otoriter değerlerin çatışmasına işaret ediyor. Kaçınılmaz sonucu otoriter siyaset olan popülizmi, demokratik değer kaybı şeklinde kavrıyor. Rosanvallon sadece bir adım daha ileri giderek, demokratik değerler kaybını sosyal/psikolojik nedenlere bağlıyor. Popülizmle mücadeleyi, bu nedenleri dikkate alan yeni bir siyasal kavrayış temeline oturtmaya çalışıyor. Tam da bu nedenle, “parasal eşitsizliği gösteren istatistikler, sosyal kırılmalardaki gerçek kırılma çeşitliliğini göstermeye yetmiyor” diyor. (s. 164)

Pierre Rosanvallon 

Ancak bu çerçeve içinde, kitap boyunca aslında demokrasi kavramına ilişkin kadim kuramsal tartışmaları, en iyi ihtimalle yeni isimler altında, üstünkörü değerlendiriyor. Le Petit Robert sözlüğünde, “demokratik görünümlerle otoriter iktidar uygulamasının harmanlanması” şeklinde tanımlanan ‘demokratörlük’ tabirinin sözlüğe 2019’da girdiğini, çok yeni bir kavram olduğunu söylüyor. (s. 168) Ancak söz konusu olan, üzerinde çok tartışılmış olan, demokrasi tanımı açısından çoğunlukçuluk ve çoğulculuk arasındaki gerilim. Veya demokratik yöntemle kavramın içeriği arasındaki olası gerilimler, yani seçimle iktidara gelen otoriter siyasetler ve Bonapartizm tartışmaları. Veya demokratik meşruiyet açısından temsil ilkesiyle özgürlüklerin korunması arasında oluşabilen muhtemel çatışma. Veya ‘illiberal demokrasi’ tartışmaları. Veya cumhuriyet/yurttaş ve demokrasi/birey tanımları arasında, bugüne kadar çok tartışılmış olan mesafe. Veya çoğunlukçuluk ile jüritokrasi arasındaki salınım ve ‘militan demokrasi’ kavramı.

Popülist otoriterliğin yükselişini belirleyen koşullar kuşkusuz yeni tarihî tecrübeler; ancak bu yeni koşulları demokrasiye ilişkin temel tartışmalar çerçevesinde de gözden geçirmek, popülizmi kavramak açısından çok önemli. Demokratik siyasi temsilin ‘çoğunlukçuluk’a, yani çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşme riski Amerikan devriminden bu yana çokça irdelenmiş bir konu. Bu riske karşı kuvvetler ayrımı ve özellikle yargı bağımsızlığı vurgusunun bu kez demokratik temsilî meşruiyeti riske soktuğunu biliyoruz. Daha açık bir ifadeyle, demokratik temsil yöntemi çerçevesinde seçimlerin öne çıkmasının ‘çoğunluk mutlakiyetçiliğine’ yol açmaması için demokratik değerlerin hamisi olarak yüksek yargıyı öne çıkarmak da toplumsal meşruiyet zaafına neden oluyor.

Jair Bolsonaro, Donald Trump

Nitekim, son zamanlarda dünyanın dört bir yanında çoğunlukçuluk ve jüritokrasi uçları arasında savrulma giderek daha fazla öne çıkıyor. ABD’de Demokrat Parti militan demokrasi tanımına da uygun şekilde, Trump’ın önünü hukuk yoluyla kesmeye çalıştı. İsrail’de Netanyahu hükümetinin Yüksek Mahkeme eliyle bertaraf edilmesine umut bağlanmıştı. Brezilya’da sağ popülist lider Bolsonaro’ya karşı Yüksek Mahkeme yargı aktivizmi alanını genişletti. Fransa’da Le Pen’in başkanlık adaylığı hukuk yoluyla engellendi. Almanya’da aşırı sağ AfD üzerine hukuk yoluyla gidiliyor.

Demokratik temsil zeminini seçim sınırlarının dışına taşımak için, özellikle seksenli yıllardan itibaren öne çıkarılan ‘sivil toplum örgütleri’ gibi tedbirler de tartışmalı başka bir büyük konu haline geldi. ‘Müzakereci demokrasi’, ‘radikal demokrasi’ kavramları etrafında ileri sürülen görüşler kuramsal çerçeve sınırları içinde kaldı.

Kısacası, popülizmin yükselişi konusu aynı zamanda otoriter siyasetlerin yükselişi yani demokrasi zaafı, kaybı demek olduğu için, kaygılanmayı gerektiren önemli bir konu. Ancak Rosanvallon’un kitabı da dahil olmak üzere, bu konuda yapılan değerlendirmelerin çoğu, sorunun derinlemesine kavranmasına yardımcı olacak perspektiften yoksun diye düşünüyorum.

 

 

NOTLAR

[1] Yeni Karanlık Yüzyıl–Bitmeyen Savaş başlıklı kitabımda geniş yer verdiğim bu konuyu burada daha fazla uzatmak istemem.

[2] Theodor W. Adorno, Otoritaryen Kişilik Üzerine Niteliksel İdeoloji İncelemeleri, çev. Doğan Şahiner, Sel Yayıncılık, 2019.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Pierre Rosanvallon
  • popülizm
  • Popülizm Yüzyılı

Önceki Yazı

DENEME

Sürgünler Ayrılıklar,

Şairlerle bir nehir söyleşi

“Kitapta her biri iz bırakarak bu dünyada belirip göçmüşlerin, bulutlara karışmış yaşantı manzaraları; bu manzaraların bir araya gelmesiyle oluşan bir karnaval havası var.”

MAHMUT TEMİZYÜREK

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Michael Kohlhaas:

Yazının şiddeti

“Kohlhaas’ı delirten, bir savaş makinesine çeviren neydi? Açıkça tek bir şey: Adil ve adaletli bilinen hukukun kayıtsızlığı. Bu, Kleist’ın yazımı özelinde tamamen kayıtsız, soğuk, neredeyse psikopatik bir yazım biçimine işaret eder...”

HASAN CEM ÇAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist