• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Michael Kohlhaas:

Yazının şiddeti

“Kohlhaas’ı delirten, bir savaş makinesine çeviren neydi? Açıkça tek bir şey: Adil ve adaletli bilinen hukukun kayıtsızlığı. Bu, Kleist’ın yazımı özelinde tamamen kayıtsız, soğuk, neredeyse psikopatik bir yazım biçimine işaret eder...”

Anton Graff, Heinrich von Kleist'ın (1777-1811) portresi, 1808 civarı.

HASAN CEM ÇAL

@e-posta

ELEŞTİRİ

15 Ocak 2026

PAYLAŞ

Heinrich von Kleist’in bir tür savaş makinesi gibi tanımladığı ve konumlandırdığı edebi yapıtları içinde Michael Kohlhaas’ın özel bir yeri vardır; yalnızca içerdiği şiddetin dozu dolayısıyla, yine bir savaşı (iç savaş) işlemesi itibariyle değil, aynı zamanda kendi payına da bir tür şiddetin ifadesi olduğundan. Her ne kadar Kleist, Homburg Prensi’nde de olduğu gibi, sıklıkla yapıtlarının odağındaki kişinin ya da kimsenin haletiruhiyesini yazısının tarzına yedirmeye ya da bu tarzı yazının ta kendisi kılmaya meyilli olsa da, söz konusu novellada mesele başkadır. Eğer ki içeriği biçime yükseltmekse mesele, Kleist tersine bir yol izler başyapıtı addedilen Michael Kohlhaas’ta: Şiddeti uyandıran dilin ve düşüncenin ta kendisiyle yazmak.

Yüzeysel bir düzeyde düşünüldüğünde, Michael Kohlhaas’ta ne olup bittiği bellidir: Başkarakter Kohlhaas adaletsiz bir şekilde malından mülkünden (ilkin iki beygir) edilir ve bir zamanlar adil bildiği devlet onu bu süreçte savunmasız bırakır; hukuku işletmez ya da ona karşı işletir. Bu sürecin sonunda ise Kohlhaas hak bilir bir vatandaştan bir tür terörist figürüne evrilip “kendi adaleti”ni sağlamaya soyunması sonucunda, artık “tanınmayan biri”dir, bir persona non grata’dır; bu bağlamda vurgu da hukuk ve adalet arasındaki ayrıma yöneliktir: Hukuk onları tanımayı kestiğinde, hukuk vasıtasıyla hakka sahip olduğu inancındaki bireyler “doğru bildikleri”ni yapar, ki bu da devlet nezdinde “terör”dür.

Heinrich von Kleist
Michael Kohlhaas:
Eski Bir Vakayinameden
çev. Bilge Uğurlar, Türkis Noyan
Can Yayınları
Ekim 2018
120 s.

İçerik düzeyinde mesele şudur: Tarihsel olarak (tıpkı daha evvelki düzen değişiminde olduğu gibi) feodal düzenden modern ulus-devlet düzenine geçişte değişen adalet sistemi, hukuk anlayışı, ayrıca devletin kontrol sağlamak için işe koştuğu odaklar, karmaşık bir sistem halinde, olağan vatandaşın gözüne çarpmayan bir erime ve yapıya sahiptir ve sanıldığı kadar tarafsız olmamakla kalmayıp, belirli durumlarda tamamen “hukuksuz”dur; örneğin rüşvet ve iltimas (ya da nepotizm) söz konusu olduğunda olduğu gibi. İşte Kleist’ın novellası da tam da bu bağlama oturur, zira “olağan hukuk”un revizyonunun gerçekleşeceği bir aralıkta, bir “hakların gevşediği zaman”da konumlanır ve Kohlhaas’ı da bu revizyona maruz kalan bir birey ya da monad olarak atar; model olan. (Franz Kafka’nın Kleist’a hayran olması ve tabii Michael Kohlhaas’a bayılması da bu açıdan tesadüf olmayacaktır: Kafka’daki figürler, içindeki devleti keşfedemeyerek, dolayısıyla “yargılanmayı kesmeyen suçlu”ya evrilerek, salt varlıklarıyla bir başka “devlet düzeni”ni gözler önüne serer ve Kafka tarafından, durumlarının absürtlüğüne binaen, absürt bir dille yazıya geçirilir.)

Ama yine de, asıl mesele nedir? Şu olduğunu söyleyeceğiz: Kleist’ın Kohlhaas’ı deliriyorsa (ki Kleist’ta delilik hiçbir zaman bir limit fenomen değil, olağan koşuldur), sebebi hukuk ile adalet arasındaki farkı anlamış olması, neredeyse sistematik bir savunucusu olduğu hukuğun kendine karşı dönmesi, adil bildiğinin adil olmaktan, böylelikle de adalet bildiğinin de adalet olmaktan çıkmasıdır. Zaten tam da bu nedenle Kohlhaas “giderek” delirir, zira hakkını aramak için başvurduğu devlet organları onu bir bir yüz üstü bırakır, kaale almaz, dolayısıyla ona da bildiği adaleti, devlet nezdinde artık adil dahi olmayan adaleti, düzeni sağlamak kalır, ki bu da Kohlhass’ın deliliğinin bir tür sağlamasıdır: Eski devlet tarafından öznelliği oluşturulmuş, yeni devlet tarafından ise yadsınmış biri. Kanlı canlı bir paradoks.

Şu raddede ve bağlamda Kleist’ın formülü bellidir: Deli, (Bin Yayla’da da ifade edildiği şekliyle) savaş makinesinin, devletin, kendi modus operandi’sini değişikliğe uğratmasıyla ortaya çıkan figürdür, başka bir şey değil. Ama aynı anda bu deli, “devletin delisi” olarak, ondan bir şeyler de “kapar”: Hukuk kisvesi altında kendini “adalet mercisi” addeden devlet, ona inananları delirtir, çünkü hükmünü ve adalet üstündeki hak iddiasını mutlaklaştırarak, ama aynı zamanda da bu iddianın nesnesini (“hukuk kuralları”) göreli kılarak, ona tabi ve onun tebası olanı fanatize eder, ki bu da devletin “adalet anlayışı” değiştiğinde, aynı kimselerin “devlete karşı” olabilecek olması anlamına (ve belki de devletin intihara meyilli bulunduğu anlamına) gelir. Diğer bir deyişle, devlete devletten çok inananlar ve devletin kendisinin dahi inanmadığı adaletin yeniden formülasyonu, bir arada, “devlet içindeki deliler”i, böylece “iç savaş”ı üretir. Kohlhaas da bu açıdan tam da bu savaşın sağlayıcısı ve devlet delisi denebilecek şeyin mükemmel örneğidir: Hukuk ile adalet eşanlamlı olmayı kestiğinde, bir anda “içindeki devlet” açığa çıkan biri.

Heinrich von Kleist'ın Michael Kohlhaas'ı için Jacob Pins tarafından yapılan ahşap gravür dizisi. 1953.

Peki, Michael Kohlhaas’ın içerdiği şiddetin yegâne veçhesinin bu olduğunu, yani devlet nezdinde sürekli ve sistematik tanınmamanın, ama devletin yine de vatandaşı olmanın, ne “çıplak hayat” ne de “vatandaş” bulunmanın novellanın tek şiddet boyutu olarak bulunduğunu mu söyleyeceğiz? Kohlhaas’ı delirten koşul bir anlamda bu olduğundan, evet, en azından içerik düzeyinde. Ama işte, biçim düzeyinde, bambaşka bir süreçten söz etmek gerekecektir: Eğer ki Kohlhaas’ın uyguladığı şiddet, var ettiği şiddet, hatta bir nevi ta kendisi olduğu şiddet varsa, bu şiddeti sağlayan koşullar, bu şiddeti var eden, onu dürten, tahrik ve teşvik eden bir tutum da vardır ve bu yalnızca novellanın içeriğinde aranıp bulunabilen devlete ve onun şu ya da bu nedenle savunduğu ve onu savunan odaklara indirgenemez, fakat metnin içinde de, yazımında da özümsenir. Söz konusu olan şudur: Kohlhaas’ı delirten tutumun, onu tek kişilik bir savaş makinesine çeviren yaklaşımın, Kleist’ın metninin, kitabının yazımında da yankılanması.

Cevabı eş iki soru soruyoruz: Kleist bunu nasıl yapar ve Kohlhaas’ı delirten, bir savaş makinesine çeviren neydi? Açıkça tek bir şey: Adil ve adaletli bilinen hukukun kayıtsızlığı. Bu, Kleist’ın yazımı özelinde tamamen kayıtsız, soğuk, neredeyse psikopatik bir yazım biçimine işaret eder; Kohlhaas’ın delirmesi özelinde ise, bir zamanlar gönül rahatlığı ve mutlulukla boyun eğdiği kuralların (değişmiş haliyle fakat öncesinde de) ona karşı kayıtsızlığının farkındalığına gönderir. Kleist’ın dehasının ve novellasının bir başyapıt olmasının sebebi de esasında bu sentezdir: Kleist, Kohlhaas’ı delirten neyse, dilini ona göre kurgulamış, böylelikle de Kohlhaas’ı delirttiği kadar okuyucuyu da delirten, onu okuduğuna yabancı kılan bir dili konu edindiği şeyden, Kohlhaas’ın bir savaş makinesine dönüşümünden, daha doğrusu bu dönüşümü sağlayan kuvvetten çekip çıkartmıştır. Bu anlamda novella yalnızca şiddete dair değildir; bilhassa kendisi de bir şiddettir: Yazının şiddeti.

Peki, kısaca, bu şiddet nasıl vuku bulur? Kohlhaas özelinde şiddet esasen içselleştirilmiştir: Devletin hukukuna sorgusuz sualsiz bir bağlılık, bu sözde sorgulanamazlık bizzat devlet tarafından lağvedildiğinde, devletin aynı sorgusuz sualsizlikte ilgasının istemiyle sonuçlanacaktır; devletin yasa ve kanunları kendi kendilerine salt değişerek kayıtsız hale geldiğinde, bu değişimin imkânsızlığına inanan, diğer bir deyişle devletin kendini tanıyan mutlaklığına biat eden vatandaş şiddeti tek çözüm olarak görür (ki öyledir de); ama işte aynı mutlaklık onu adil değil, daha ziyade tiran yapar, zira modeli hâlâ devletinkidir: Yakıp yıkma, yağmalama, işgal ve konma (Kohlhaas’ın yaptıkları bir süreden sonra yalnızca bunlardır).

Öte yandan, Kleist’ın dilinin kayıtsızlığı da Kohlhaas’ın psişik durumunu yankılamak, bir nevi soyutlamak, hatta (diyelim ki) modellemek içindir. Kohlhaas’ın novella boyunca maruz kaldığı şey, onu (hususi yaşamındaki trajedilere de ayrıca duyarsız kalarak) delirten ve savaş makinesine (Kohlhaas’ın bir ordusu da vardır) evrilten şey, bir zamanlar adaletine inandığı devletin ona, hatta devlet olarak kendisine kayıtsızlığı olduğu oranda, Kleist novellayı “devletin dili”nde yazar: Soğuk, kayıtsız ve direkt. Bu anlamda, novellanın yazısındaki şiddet de budur: Coşkudan ya da korkunçluktan değil, pozitif ya da negatiften değil, nötrden gelen bir şiddet. Kohlhaas’ın “delirme süreci”ne maruz kaldığı tek dil, tek hitap ve muhatap alınma şekli bu olduğundan, Kleist da bu dilde yazar ki, odağındaki karakter yalnızca temsili değil, yapısal düzeyde de “anlaşılsın”. Kohlhaas’ın kitap boyu maruz kaldığı sistemik şiddet, nötrün şiddeti, bu anlamda kitabın dili, kitabın yazımıdır da. Yazılanın içerdiği şiddetin yazıya da musallat olması.

Ezcümle, Kleist’ın bu novellasının, Küçük Katherine ve Penthesilea gibi oyunlarına kıyasla (başta söylediğimizin içini açarsak) bir başka yöntem izlediğini ve karakterin psişesiyle yazının akışı arasında bir sinerji üretmeyip, yazıda, yazılanın içerdiği şiddet edimini soyutladığını düşünüyoruz. Bu, coşkun bir anlatıyı coşkun şekilde yazmaktan bambaşka bir şeydir: Bir karakterin maruz kaldığı, özünde yazınsal olan (“devletin yasaları”; tüm o evraklar, fermanlar ve ilanlar; paperwork) şiddetin ta kendisini, karakterin anlatısının yazımında işe koşmak. Bu anlamda Kleist, bir nevi Kohlhaas’ı devletin diinde yazmış, ama aynı anda Kohlhaas’ı konu alarak da bu dilin altını oymuştur. Kitabi, bürokratik ve salt bir günlük, vakayiname şeklinde yazılarak, ama aynı anda bir devlet karşıtını, “kendi payına devlet olmuş” birini ele alarak, bir nevi anlatısal dezonans yaratmıştır diyelim. Kısacası, yazılan devletin dilindedir, ama yazılan devlete karşı. Bir paradoks ya da kaçık-yazı.

Frankfurt'ta Kleist anıtı.
Gottlieb Elster, 1910.

Tarihsel olarak feodal bir düzenden kişilerin sözde tanındığı, aslen ise türlü yolla yönetildiği, “idare” edildiği bir ulus-devlet düzenine geçişin yarattığı sancı olarak görülebilirdi Kleist’ın Michael Kohlhaas’ı, ki görülmüştür de; ama esasen bunun çok ötesinde, çok üzerinde bir şeydir bu novella. Bir toplumdan diğerine geçişin, bir düzenin diğer düzene direnişinin, kolektif tanıma odağının bireysel tanınma derdinde olana karşı oluşunun değil, bunların hepsini kateden bir oluşun, kuvvetin, diğer bir deyişle savaş makinesine karşı savaş makinesinin dilde billurlaşmasının ifadesidir. Kleist’ın büyük projesi budur: İktidarın dilinde iktidara karşı olanın, daha doğrusu iktidarın dilinden iktidara karşı olanın, bu işlemin, bu tamamen salt edebi protokolün dili başkalaştırmasına izin vermek ve ne olup bittiğine bakmak.

Bu anlamda Kleist novellasında içeriği biçime yükseltmekle kalmaz, biçimin ta kendisini kaçırır, kaçıklaştırır ve “delirtici” bir odak olarak, bir savaş makinesi olarak, ama bu sefer bozuk, kısa devre, içe patlayan bir savaş makinesi olarak atar. Dil düzeyinde devletin yanında görünüyorsa Kleist, bu, Kohlhaas’ı bir savaş makinesine evrilteni dilin içinde soğurmak için değil; aksine, Kohlhaas’ın anlatısı bu dil içinde sürekli gedikler, yarıklar açacağı içindir. Diyelim ki dil, böylesi bir dil, onu yadsıyan nesneye, bir zamanlar öznesi olan şeye işaret ettiğinde azami yoğunluğa, yeğinliğe varıp bir başka şekilde algılanacağı içindir. Bu açıdan bakıldığında Michael Kohlhaas’ın bir deney olduğunu düşünüyoruz; dili nesnesine karşı soğutma, yabancılaştırma, ama böylelikle de onun hararetini artırma, onu harlama derdinde olan. İşte Michael Kohlhaas budur: Dilin kendi kendisine karşı açtığı bir savaş. Edebiyatın (ve tabii şiirin) daha mükemmel bir tanımı olabilir mi?

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Heinrich von Kleist
  • Michael Kohlhaas

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Popülizm Yüzyılı:

Demokrasi neden gözden düştü?

“Rosanvallon liberal demokrasilerin çöküşünü ve popülizmin yükselişini analize soyunurken, kitabının başında ‘demokrasilerin sorunlu tarihine’ işaret etmesine karşın, ‘kapitalist demokrasi’ kavramının iç çelişkilerini tartışma dışı bırakıyor.”

NURAY MERT

Sonraki Yazı

SANAT

Magritte, melon şapkalı devrimci

“Küçük burjuva performansının ardında isyankâr bir kişilik gizleyen René Magritte’in sürrealizmi, Antwerp’teki 'La ligne de vie' sergisinde yerleşik algıları bir kez daha sarsıyor.”

FAHİRE KURT
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist