Magritte, melon şapkalı devrimci
“Küçük burjuva performansının ardında isyankâr bir kişilik gizleyen René Magritte’in sürrealizmi, Antwerp’teki 'La ligne de vie' sergisinde yerleşik algıları bir kez daha sarsıyor.”
René Magritte ve Le Barbare ("Barbar"), 1938 / Sağda otoportresi Son of Man ("Adamın Oğlu"), 1964.
Belçika sürrealizminin büyük ismi René Magritte bir asırdır güncelliğini koruyan sanatıyla şaşırtmaya ve merak uyandırmaya devam ediyor. Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi KMSKA’daki Magritte. “La ligne de vie” sergisi, gerçeküstü fikirlerle gerçekliğe sızan, melon şapkalı burjuva görünümüyle burjuva normlarını yıkmayı amaçlayan sanatçının gizemli sanatına geniş bir pencere açıyor.
Magritte, Avrupa’da savaş geriliminin doruğa ulaştığı 1938 yılında Flaman şehrinin bu önemli müzesinde önemli bir konferans vermişti. Modern dünyanın çelişkilerini ve siyasi liderlerin başarısızlıklarını eleştiren, Hitler “belasına” ve o sırada devam eden İspanya İç Savaşı’na değinen, sürrealizmi “paraya, ırka, millete, Tanrı’ya ve hatta sanata tapınmanın yarattığı sıradan gerçeklikle” mücadele aracı olarak öne süren, oldukça siyasi bir konuşmaydı bu. Aynı zamanda sanatına dair söyledikleriyle çok kişiseldi. Gerçeküstü felsefesini açıklamış, görsel dil arayışını anlatmış, kendisini sadece sanatçı olarak değil, bir düşünür olarak da ortaya koymuştu. Konuşması Belçika sürrealizmi için kılavuz niteliğindeydi.
Magritte neredeyse 90 yılın ardından, aynı müzeye bu kez bir sergiyle geri dönüş yaptı. Kariyerinin başından sonuna 85 eserini bir araya getiren “La ligne de vie”, sanatçının sergiyle aynı başlığı taşıyan tarihî konuşmasının izinden giderek sözleriyle sanatı arasında diyalog kuruyor. Magritte’in zihnine girmeye davet ediyor bizi, gizemini keşfetmeye çağırıyor. Yapay zekâ marifetiyle yaratılan “gerçek” sesiyle konuşmasını yineleyen sanatçı, serginin aynı zamanda rehberi. “Sürrealizm, rüyalarımızdakine benzer bir özgürlüğü uyanık yaşantımız için de ister” diye vaatlerde bulunuyor. “Sürrealizm devrimcidir” diyor.
Magritte’in erken dönem fütürist denemeleriyle başlayan “yaşam çizgisinde”, imgeler, sözcükler ve esrarengiz konumlamalarla yarattığı ikonik diline ulaşmasına uzanan yolculuğunu izliyoruz. Pek fazla bilinmeyen “Renoir” ve “Vache” dönemlerinde yarattığı farklı stillerde işlerini görüyoruz. “Le ligne de vie”, özel koleksiyonlardan ödünç alınan, fazla göz önüne çıkmamış eserler içermesiyle, nice Magritte sergisi gezmiş olanlar için bile sürprizli. Kronolojik düzenlemesiyle Magritte’in sanatının nasıl değişim geçirdiğini anlamak açısından heyecan verici. Gizemli olduğu kadar da eğlenceli.
Giorgio de Chirico’nun bir çift eldivenle klasik bir büstü bir araya getirdiği metafizik çalışması Le chant d’amour’da ilk kez “düşünceyi gören” Magritte, “klişeleşmiş resme” aykırı bu şiirsellikten çok etkilenmişti. Gerçeküstüne adım attığı 1925’ten itibaren, birbiriyle alakasız nesneleri ve metinleri tuhaf ortamlarda yan yana getirerek “rahatsız edici şiirsel bir etki” yaratma arayışına girmişti. Eserlerine verdiği isimleri açıklama amaçlı değil, aksine algıyı şaşırtan, esrar yaratan öğeler olarak kullanıyordu. “Hiçbir nesne, ona daha uygun başka bir isim bulamayacağımız kadar adıyla özdeşleşmiş değildir” diye de açıklamasını yapmıştı. La trahison des images’da (“İmgelerin İhaneti”) bir pipo resminin altına Ceci n’est pas une pipe (“Bu bir pipo değildir”) yazarak bizi daha dikkatli bakmaya, daha derin düşünmeye ve doğru bildiklerimizi sorgulamaya davet ediyordu. 1929 tarihli bu davet, gerçekle kurgu arasındaki sınırın giderek bulanıklaştığı günümüz dijital dünyasında geçerliğini güçlü bir şekilde koruyor.
1930’ların başında, bir gece uykuyla uyanıklık arasında odasındaki kafesteki kuşu bir yumurta gibi gören Magritte, bir aydınlanma ânı yaşamış, kendi ifadesiyle “yeni ve şaşırtıcı bir şiirsel sırrın” farkına varmıştı. Birbiriyle ilişkili nesneler arasındaki “seçilmiş yakınlıkları” aramak bu noktadan itibaren sanatının amacı haline geldi. Artık farklı nesneleri beklenmedik şekilde bir araya getirmek yerine tek bir nesneyi “problem” olarak ele alıyor ve algıyı altüst eden, çarpıcı bir imgeye ulaştığında denklemi çözmüş oluyordu. Kuş problemini kafeste bir yumurta çizerek çözdü ve Les affinités électives (“Seçilmiş Yakınlıklar”) olarak adlandırdı. Ağaç probleminde, ağaç büyük bir yaprağa dönüşerek yaprak ağacı oldu, Magritte buna La géante (“Dev”) adını verdi. Pencere probleminde, camdan görünen manzaranın önüne onun birebir aynısı bir tuval yerleştirerek La condition humaine’i (“İnsanlık Durumu”) yarattı.
Magritte, kompozisyonları üzerine derinlemesine düşünen felsefi bir sanatçı, ama asla cevaplar sunmuyor. Yorumu, özgür iradesini kullanmasını istediği izleyiciye bırakıyor. Sergide karşıma çıkan L’avenir (“Gelecek”), ön planda bir tezgâhın üzerinde duran francalayı yıldızlı bir gökyüzünün ve dağların silueti fonunda gösteriyor. Belki ilk kez gördüğüm için çok çarpıcı. Sıradan bir ekmek aşırı gizemli duruyor. Akla ilk gelen soru: Ekmek neyi simgeliyor? Oysa Magritte’te semboller, nesneye yüklenmiş anlamlar yok. Katıldığı bir sergide resimlerindeki objelerin sembol olarak tanımlandığını görünce, bir mektup yazarak düzeltilmesini istemişti: “Bunlar (çan, gökyüzü, ağaçlar, vb.) nesnedir; sembol değildir. Benim resim anlayışım nesnelere nesne olarak değerlerini geri kazandırma eğilimindedir. Bu da bir resme otomatik olarak sembolik, alegorik gibi anlamlar yüklemeden bakamayanları her zaman şaşırtır.”
“La ligne de vie” şaşırtıcı anlarla dolu. Magritte’in aykırı sanatsal dönemini keşfetmek benim için bu anlardan biriydi. Yıl 1943’e geldiğinde Belçika üç senedir Alman işgalindeydi ve Magritte, “dünyaya bir parça neşe katmak için” Renoir’ın tarzını ve renk paletini benimsediği “ışıklı resimler” yapmaya başlamıştı. Başta eşi ve birçok eserinin modeli Georgette Berger olmak üzere çevresindeki herkes tarafından eleştirilen Renoir dönemi neyse ki dört yıl sonra sona erdi. Fakat Magritte hemen ardından yine oldukça tartışmalı “Vache” dönemine girdi. 1948’de Paris’teki ilk kişisel sergisi için Fovizm ilhamlı brüt renklerle ve serbest fırça darbeleriyle öne çıkan, karikatür tarzı eserler yaptı. Altı haftada yarattığı işlerden oluşan sergi çok kötü karşılandı belki ama Paris sanat dünyasını şoke etmek açısından başarılıydı. Bir yıl sonra özgün tarzına geri dönen Magritte’in bu iki döneminde gerçekleştirdiği eserler, tutarlı stilinden kısa vadeli sapmalar olarak marjinalleştirildi; uzun yıllar önemli uluslararası sergilerinde gösterilmedi. Her iki dönem de birer isyan biçimiydi. İlki II. Dünya Savaşı’nın dehşetine karşı psikolojik bir tepki, ikincisi Fransız sanat kurumuna karşı kasıtlı bir provokasyondu.
Sürrealizm 1924’te André Breton’un manifestosuyla Paris’te siyasi bir sanatsal hareket olarak kurulduğu sıralarda, Belçika’da şair Paul Nougé’nin başını çektiği bir Gerçeküstücü hareket filizleniyordu. Paris kahvelerinde hararetli toplantılar yapan Fransızların, Freud’un etkisiyle bilinçaltına, rüyalara ve otomasyona odaklanan sürrealizmine karşılık, bohem sanatçı tanımını reddeden Belçikalılar algıyı mantıkla kırmaya dayalı, mizahi yanı güçlü bir hareket geliştirmişlerdi. Belçikalıların absürt mizah anlayışından da ancak böyle bir gerçeküstücülük beklenir! Geçen yıl sürrealizmin 100. yılı dolayısıyla Bozar’da düzenlenen “Histoire de ne pas rire” sergisi, Belçika sürrealizmini anlamak, Breton’un aksine geri planda kalmayı tercih eden Belçika sürrealizminin beyni (tête pensante) Nougé’yi ve şiirlerini, yok sayılmış sürrealist kadınları tanımak açısından önemli bir sergiydi.
ve karısı Georgette Berger,
1922.
Magritte, Georgette ile birlikte 1927’de Paris’e yerleşmiş, Pipo gibi ilk kelimeli eserlerini oradayken yaratmış, Salvador Dali ile ahbap olmuştu. Fakat o aşamada sürrealizm yarı soyut otomatik çizimlerin hâkimiyetindeydi. Georgette’in bir partide taktığı haçı çıkarmasını isteyen Breton ile yaşadıkları tartışma yüzünden Magritte üç yıl sonra Brüksel’e, kendi krallığına geri dönmüştü. Breton’un dogmatik liderliği etrafında şekillenen Fransız sürrealizmi onun ölümünden sonra zayıflarken, Belçika’da kuşaktan kuşağa geçerek Magritte’ten sonra da güçlü bir şekilde varlığını sürdürdü. Breton, “saf” sürrealizm düşüncesinden sapmalara ve muhalefete tolerans göstermediği gibi, önce Marksist, daha sonra anarşist siyasi veya sanatsal fikirleriyle çatışan sürrealistleri –mesela ticari kaygıları ve kararsız siyasi duruşu nedeniyle Dali’yi– gruptan ihraç etmekten çekinmemişti. Belçika’da ise Flaman ile Valon kimlikleri arasındaki farklılıkların da etkisiyle birbirleriyle zıtlıklar oluşturan, ancak aynı zamanda ortak noktalarda işbirliğine giren farklı gruplar oluştu ve bunlar yıllar içinde birleşip bölünerek Belçika sürrealizmini ayakta tuttu.
“La ligne de vie”nin kapanış bölümünün Magritte’in konuşmasından etkilenen dönemin genç Antwerp’li sürrealistlerinin kolaj ve fotoğraflarına ayrılması bir anlamda bu devamlılığı sembolize ediyor. Burada Magritte’i çevreleyen arkadaşlıkların samimiyeti de hissediliyor. Fotoğraflardan birinde Magritte’in de içlerinde olduğu bir grup sanatçı ellerindeki tuğlaları yermiş gibi yapıyorlar; bir diğerinde yüzlerine komik ifadeler takınmışlar. Zamanın gençlerinden Marcel Mariën’in, İsa’nın çarmıha gerilmesini cinsel göndermelerle parodileştiren ve 1960’daki ilk gösteriminden sonra yasaklanan L’imitation du cinéma adlı filmini de izleyip dışarı adım attığımız anda kendimizi küçük bir salonda ve James Ensor’un esrarlı dünyasında buluyoruz. Çok güzel bir sürpriz! Maskelerle ve iskeletlerle grotesk bir tarz yaratan, fantastik yapıtlarıyla sürrealizmin Belçikalı öncüllerinden sayılan James Ensor’un “mini sergisi” Magritte’e selam çakıyor.
“La ligne de vie”nin hazırlanmasında yer alan sanat tarihçisi Xavier Canonne’un tanımıyla, Magritte felsefi arayışlarıyla laboratuvarda hiç durmadan yeni bileşikler sentezleyen bir kimyagerdi. Alex Danchev ise müze mağazasında keşfettiğim Magritte: A Life kitabında sanatçıyı “kendi halinde bir küçük burjuva” olarak tanımlıyor. Çocukluk aşkı Georgette ile evlenen Magritte, Brüksel’in sıradan bir mahallesinde, sıradan bir evde oturuyordu (bu ev şimdi küçük bir müze). Haftada bir kere Greenwich kahvesinde satranç oynuyordu (o da satranç takımlarıyla birlikte yerli yerinde duruyor). Danchev, Magritte’in günlük hayatını bir performans gibi yaşadığını söylüyor. Üzerinde takım elbisesi, boynunda kravatı, ayağında terlikleriyle evin salonunda bir köşeye yerleştirdiği şövalyede sanatını icra ediyordu. Titiz tariflere uyarak yemek pişiriyor, çok düşkün olduğu köpeğini her gün aynı saatte yürüyüşe çıkarıyordu. Seyahat etmeyi sevmiyordu. Yaşamı dışarıdan bakıldığında sıradan görünse de, sanatına da yansıyan humor açısından zengindi. Arkadaşlarını şakalarıyla şaşırtmayı seviyor, taksiye binince bir köpek gibi yere yatıyor, gittiği evlerde anahtar deliklerinden bakmayı ihmal etmiyordu. Bulaşıkları yıkarken tabakları teker teker yere “düşürüyordu”; ta ki Georgette isyan edene kadar...
Magritte, KMSKA’daki konuşmasını yaptığı sırada tanınmış bir sanatçıydı ama yine Danchev’in yazdığına göre, sanatından rahatça geçinir hale gelmesi 1950’lerin başını bulmuştu. Ölümünden iki yıl önce, 1965’te MOMA’da gezici bir retrospektif sergisi açıldığında ilk kez gittiği New York’ta, Jasper Johns, Roy Lichtenstein ve Andy Warhol’un da içinde olduğu pop sanatının önemli isimleri tarafından usta olarak benimsenmişti. Belçika’da Marcel Broodthaers, Amerika’da John Baldessari kavramsal sanatlarında Magritte’ten büyük ölçüde etkilenmişlerdi. Onun görsel ifadesinin izlerini popüler kültürde, reklam sloganlarında, grafiklerde, modada ve müzikte görmeye devam ediyoruz. (Paul Simon’ın klibi de sözleri kadar gerçeküstü René and Georgette Magritte with Their Dog After the War şarkısını mutlaka dinleyin.)
Hatta artık Magritte bir esrarengiz cinayet dizisinin de başrol oyuncusu. Belçika yapımı altı bölümlük dizide sürrealizmin ünlü isimleri Dali, Man Ray, Lee Miller, Max Ernst ile birlikte İngiltere’de kaldıkları şatoda işlenen cinayeti çözmeye çalışıyor. Bazı sahnelerinde tüm bu sanatçıların eserlerinden yaratılmış enstantanelerin göze çarptığı dizinin adı hiç yabancı değil: This is Not a Murder Mystery.
Magritte hayatın gizemlerine dair ipuçları arayan bir dedektif, fikirlerini görselle ifade eden bir düşünür, büyülü atmosferler yaratan bir sihirbazdı. Çoğu sürrealist gibi bir komünistti. Magritte’in sürrealizmi devrimci bir projeydi ve burjuva saygınlığının baskıcı maskesini indirmeyi amaçlıyordu. Kendisini sanatçıdan ziyade düşünür olarak gören Magritte, tarihin karanlık bir döneminde, Antwerp’te yaptığı konuşmasına, “Biz kimiz?” sorusunu sorarak başlamış ve yanıtını şöyle vermişti: “Bizler zekânın, alçaklığın, kahramanlığın ve aptallığın birbiriyle sorunsuz bir arada var olduğu ve sırayla gündeme geldiği, savaşları önlemek için silahların yapıldığı, bilimin yok etmek, inşa etmek, öldürmek ve yaşatmak için kullanıldığı, tutarsız ve absürt bir dünyanın vatandaşlarıyız.” Bu saptamanın doksan senenin ardından kulağa inanılmaz güncel gelmesini Magritte mutlaka şoke edici ve inanılmaz gerçeküstü bulurdu.