EHT: Bir zamanlar Ermeni harfleriyle Türkçe yazılırdı
“Bugün 'melezlik' dediğimiz şey o dönemin gündelik gerçeğiydi. EHT’yi 'melezlik' başlığı altında, salt iki kimliği birleştiren bir işaret olarak görmek kolay olsa da, tartışma bundan daha derin.”
Osmanlıca Bilenlere Dört Günde Ermenice Okumanın Usulü, Ahmet Muhtar'ın kitabının kapağından ayrıntı, 1892.
Bugün kulağa tuhaf geliyor olabilir ama bir zamanlar Türkçe yalnızca Arap ya da Latin harfleriyle değil, Ermeni alfabesiyle de yazılıyordu. Sayfalarına İstanbul’un, İzmir’in, Viyana’nın sesi sinmiş romanlar, tiyatrolar, gazeteler... 19. yüzyılın İstanbulu’nda Ermeni harfleriyle basılan bu metinler sessiz ama güçlü bir damar açmıştı...
Ermeni harfleriyle basılan Türkçe metinlerin boyutunu gösteren oldukça çarpıcı bibliyografik veriler var. 1727-1968 arasında 50’ye yakın şehirde ve 200 civarı matbaada basılan yaklaşık 1.900 kitap, ayrıca 100’ü aşkın süreli yayın ve 350’den fazla (çoğu yayımlanmamış) tiyatro metni kayda geçmiş. Bu külliyatın önemli bir bölümü dinî metinlerden oluşsa da; roman, halk hikâyesi, şiir, sözlük, ders ve tarih kitapları, Fransızcadan popüler çeviriler, çocuk dergileri ve el yazmaları, gazeteler, yemek kitapları, takvimler gibi son derece çeşitli bir içerik alanını kapsıyor.
Bugün Aras Yayıncılık’ın özenli çalışmaları ve araştırmacıların katkılarıyla yeniden görünür olan bu miras, Osmanlı’nın çok-dilli kültürel hayatını anlamak için hâlâ en canlı örneklerden biri. Kısaca Ermeni Harfleriyle Türkçe (EHT) olarak anılan bu gelenek, Ermeni alfabesiyle yazılmış Türkçe metinlerden oluşuyor.
Araştırmalara göre bu geleneğin izleri 14.-15. yüzyıla kadar gidiyor. İlk basılı örnek 1727’de Venedik’te yayımlanmış, sonuncusuysa 1968’de Buenos Aires’te. Beş asrı aşan bu süre boyunca İstanbul, İzmir ve Viyana başta olmak üzere pek çok şehirde binlerce EHT kitap basılmış. Üstelik bu metinleri yalnızca Ermeniler değil, dönemin Osmanlı okurları da takip etmiş. Fransız edebiyatı çevirilerini kendi dillerinde okumak isteyenler, Avrupa siyasetini izlemeye meraklı gençler, hatta Türkçenin ses yapısını inceleyen Avrupalı dilbilimciler bile Ermeni harflerini öğrenmiş. Sonuçta dillerin birbirine karıştığı, sınırların silikleştiği bir kültürel atmosfer doğmuş.
Neden Ermeni harfleriyle Türkçe?
Bu sorunun birkaç yanıtı var. Birincisi dilin gerçeği. 19. yüzyılda pek çok Osmanlı Ermenisi artık Türkçeyi anadili gibi konuşuyordu. Kimileri Ermeniceyi hiç bilmiyordu, kimiyse yalnızca kilisede duyduğu kadarına hâkimdi. Yazmak da konuşmak kadar doğal biçimde Türkçeyle gerçekleşiyordu. İkincisi alfabenin anlamı. Mesrop Maşdots’un 5. yüzyılda oluşturduğu Ermeni alfabesi yüzyıllar boyunca kimliğin sembolü sayıldı. Bu harflerle yazmak yalnızca bir alışkanlık değil, aidiyetin ifadesiydi. Üçüncüsü pratiklik. Arap harfleriyle yazmak zordu; eğitimi medreseyle sınırlıydı. Oysa her Ermeni, ayinlerde kullanılan metinler sayesinde kendi harflerine aşinaydı. Bildikleri alfabe üzerinden konuştukları dili yazmak en kolay ve doğal yoldu.
Tüm bunlar birleşince ortaya yalnızca bir yazı biçimi değil, çok-dilli bir yaşamın izleri çıktı. Bir Ermeni Türkçe yazıyor, bir Müslüman merak edip Ermeni harflerini öğreniyordu. Müslüman/Türk entelektüellerin Ermeni harflerini öğrenmesi için kılavuzlar yayımlanmıştı. Örneğin 1890 tarihli “ʿOsmanlıca Bilenlere Dört Günde Ermenice Okumanın Usûlü” adlı risale, Ermeni harflerini Osmanlıca bilen okura “birkaç gün” içinde öğretmeyi hedefleyen 17 pratik kural içeriyor, matbu ve el yazısı biçimleri yan yana gösteriyordu. Bu tür kılavuzlar, yazı sistemleri arasında geçişi kolaylaştıran arayüzü metinler olarak düşünülebilir.
Böylece diller arasında görünmez bir köprü kurulmuştu. Bugün “melezlik” dediğimiz şey o dönemin gündelik gerçeğiydi. EHT’yi “melezlik” başlığı altında, salt iki kimliği birleştiren bir işaret olarak görmek kolay olsa da, tartışma bundan daha derin. EHT, Osmanlı (ve daha geniş Akdeniz) edebiyat kültüründe farklı melezlik katmanları yaratan bir yazı pratiği olmuş. Dilsel düzeyde Türkçenin yerel/şehirli söz varlığıyla Ermenicenin harf sistemini bir araya getirirken, sosyo-kültürel düzeyde de cemaatler arası okurluk ve yazarlık ağlarını örüyordu.
Üstelik EHT yalnızca bir dil meselesi değil; yazılı kültürün erken bir örneğini temsil ediyor. Ermeni toplumu Osmanlı’da matbaayı en erken kullanan gruplardan biriydi. EHT gazeteleri daha geniş bir okur kitlesine ulaşmak için dili sadeleştiriyor, karmaşık tamlamalar yerine gündelik Türkçeyi tercih ediyordu. Bu metinlerin Türkçenin sadeleşme ve standartlaşma sürecine sessiz ama kalıcı bir katkı yaptığı düşünülüyor.
Bu katkının “nasıl”ına toplumsal ve linguistik açıdan bakılabilir. EHT, Osmanlı’nın toplumsal dil yapısı içinde Türkçenin ortak iletişim dili (lingua franca) oluşunu görünür kılan bir “dil aracı” işlevi görüyordu. Üstelik yazıda aynı dilin birden çok yazıyla yazılması (multigraphization/allography) bilgi dolaşımını da hızlandıran bir unsurdu.
EHT geleneğinin en bilinen örneği 1851 tarihli Akabi Hikâyesi’dir. Hovsep Vartanyan’ın, bilinen adıyla Vartan Paşa’nın yazdığı roman, Katolik bir Ermeni olan Hagop ile Ortodoks bir Ermeni olan Akabi’nin mutsuz aşklarını anlatır. Kitap farklı mezheplerden iki gencin aşk hikâyesinin yanında birlikte yaşamanın sınırlarını da sorgularken, İstanbul’un toplumsal dönüşümüne ve kadınların bu yapıdaki yerine dair ipuçları veriyor. Bugün birçok araştırmacı Akabi Hikâyesi’ni Türkçede roman türünün ilk örneklerinden biri kabul ediyor.
Bu romanın önemi yalnızca türünün ilk örneği oluşunda değil; bir dilin, bir toplumun ve bir imparatorluğun iç içe geçmiş kimliklerini göstermesinde yatıyor. Dönemin Mecmua-i Havadis gazetesinde yer alan bir ilanda, “Cümleye malum olan lisan-ı Türkçe’de latif bir hikâyedir” vurgusu yapılmış; ilanın dili Türkçe, harfleri ise Ermenicedir. Form ile içerik arasındaki bu uyum, Türkçenin ortak dil işlevini ve Ermeni harfli Türkçenin okurda yarattığı erişilebilirlik duygusunu somutlaştırıyor.
Bir dil, birçok alfabe
Aslında kendi alfabesiyle başka bir dili yazmak Osmanlı coğrafyasında yalnızca Ermenilere özgü bir durum değildi. Karamanlı Ortodokslar Türkçeyi Yunan, Osmanlı Yahudileri ise Türkçeyi İbrani harfleriyle yazıyordu. Aynı dönemde Yunan harfli Türkçe (Karamanlıca) üretimi de Osmanlı’nın çok-dilli yazı evreninin ayrılmaz bir parçasıydı. Evangelia Balta’nın Karamanlıca kitap üretimine dair dönemleme ve tipoloji çalışması, bu geleneğin yalnızca dinî metinlerden ibaret olmadığını; ders kitapları, popüler okuma metinleri ve başka türlerle birlikte çeşitli bir yayıncılık pratiği oluşturduğunu gösterir. Böylece Yunan harfleri Türkçenin yazıya geçirilmesinde bir aracı yazı işlevi görmüş, yerel okurluk alışkanlıklarıyla yazı teknolojisinin imkânlarını buluşturmuştu.
Yayın hacmi bakımından her yazı sisteminin etkisi aynı değildi. Dönemin dil ortamı ve iki dillilik profilleri nedeniyle, Ermeni harfli Türkçe üretimi genellikle Yunan harfli Türkçeden daha geniş bir yayılım göstermişti. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Osmanlı Ermenilerinin Türkçeye olan yüksek aşinalığıdır. Ancak bu fark Karamanlıca metinlerin tarihsel ve kültürel değerini azaltmaz. Farklı yazıların aynı dili yazmak için kullanılması, çok-dilli bir toplumda diller arası geçişi ve kültürel etkileşimi zenginleştirmiştir.
Yine de hiçbir topluluk bunu Ermeniler kadar uzun soluklu, yaygın ve kültürel açıdan etkili biçimde yapmadı. Ermeni harfli Türkçe yalnızca birkaç metinden ibaret değildi; romanlar, gazeteler, tiyatro oyunları, dil kılavuzları, takvimler ve dua kitaplarından oluşan geniş bir üretim alanıydı. Beş yüzyılı aşan bu gelenek, bir alfabenin kültürel sınırlarını aşarak bir dilden diğerine geçebileceğini göstermesi bakımından benzersizdir.
Bugün bu miras akademik dünyanın da dikkatini çekiyor. Bir zamanlar unutulan bu alfabe bugün hem kültür hem akademi alanında yeniden okunuyor. “Ermeni harfleriyle Türkçe” başlığı altında yapılan çalışmalar artık edebiyat tarihiyle sınırlı değil; dilbilim, kültürel bellek ve melez kimlik araştırmalarına da uzanıyor. Öte yandan EHT’nin dilsel niteliği üzerine akademik tartışmalar da var: Kimi araştırmacılar EHT’nin “Türkçe konuşan Ermenilerin bir ağzı/diyalekti” olduğunu öne sürerken, diğerleri İstanbul merkezli şehir Türkçesinin gündelik kullanımlarının yazıya yansıdığını, ayrı bir diyalekt varsayımının sınırlı metin örneklerine dayandığını vurguluyor. Bu yüzden EHT, zaman, sınıf, mekân gibi değişkenler dikkate alınarak yeni çalışmalarla incelenmeyi bekliyor.
Bir alfabenin kapanışı, bir dilin yeniden öğrenilişi
2006 yılında Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan Tespih Taneleri kitabında Mıgırdiç Margosyan, Anadolu’dan İstanbul’a gönderilen –kendisinin de aralarında olduğu– Ermeni çocukların hikâyelerini anlatır:
… ‘Kafle’ yollarında her birinin ailesi ‘berdan berdan’ olmuş, tespih taneleri gibi dağılmış anne ve babasının, oğullarının ‘adam olması’nı, ‘anadili’ni daha iyi öğrenmesini sağlamak için İstanbul’daki Ermeni ruhban okuluna gönderdiği küçük Mıgırdiç, kâh bu yeni çevresinde karşılaştığı gariplikleri, kâh hasretiyle yandığı Diyarbakır’ı, bir türlü kavuşamadığı ilk aşkını, kimi siyasal-toplumsal olayların örgüsü içinde, büyük bir ayrıntı ve renk cümbüşü içinde hikâye ediyor. Çocukluktan ilk gençliğe geçtiği o delikanlı çağında, ailesini, kardeşlerini, Diyarbakır ‘küçe’lerinde oynadığı arkadaşlarını ardında bırakan mahzun Mıgırdiç, İstanbul’da kendilerini ‘Koşun, Kürtler gelmiş!’ çığlığıyla karşılayan akranlarının arasına girdiğinde, geleceğe hem biraz kaygı, hem de biraz umutla bakıyor.
Son Ermeni harfli Türkçe kitabın 1968’de yayımlandığı düşünülürse, Tespih Taneleri’nin anlattığı dönem aynı zamanda bir devrin kapanışına denk geliyor. Bir alfabenin kapanıp bir dilin yeniden öğrenildiği yıllar.
Belki de mesele yalnızca alfabe değil, hafıza meselesi. Ermeni harfleriyle Türkçe metinler yalnızca bir yazı biçimini değil, bir arada yaşamanın dilini de anlatıyor. Her biri aynı şehirde konuşulan ama farklı harflerle yazılan bir Türkçenin sesi gibi. Okudukça dillerin ve kimliklerin birbirine ne kadar yakın olduğunu hissediyoruz.
Belki de EHT’nin en değerli yanı bu: Bir dili değil, bir birlikte yaşama biçimini hatırlatıyor.
KAYNAKLAR
Bu yazının hazırlanmasında Murat Cankara’nın aşağıdaki yazılarından çok yararlandık. Kendisine teşekkür ederiz:
– Melek Aydoğan, Murat Cankara ile söyleşi: “Edebiyat eğer her şey demek değilse, üzerinde bir saat bile uğraşmaya değmez”, K24, 2017.
– “Millilik ve Melezlik Arasında Ermeni Harfli Türkçe Metinler”, Notos 55, Ermenice Edebiyat, Aralık 2015-Ocak 2016.
Ayrıca bakınız:
– Şehnaz Şişmanoğlu Şimşek: “Anadolu Yunan ya da Rum edebiyatının ilk örnekleri daha gerilere, eski Yunan edebiyatına kadar gidiyor.”, Gazete Duvar, 2024
– Kathryn Babayan, Michael Pifer, An Armenian Mediterranean: Words and Worlds in Motion
– Nevra Lischewski, “Cross-Script Dynamics: Understanding Armeno-Turkish through Linguistic Ecology”