Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı’nın ilk romanı Öyle Uzak ki Evim, Ferhat Uludere’nin yayın koordinatörlüğünde, Ercan Gülmez ve Melisa Ceren Hasmaden editörlüğünde Edisyon Kitap’tan çıktı. Bu yeni anlatı, bir yazarın dünyaya bıraktığı ilk hikâye olarak, içinde cesaret ve kırılganlık barındıran bir başlangıç olarak okunabilir. İlk romanların doğasında bulunan bu iki duygu, metnin hem yapısında hem de okurda yarattığı etki alanında açıkça hissediliyor. Ama burada ilk roman olmanın heyecanını duyumsarken, kendi sesini bulmuş bir anlatıcının güvenini de hissediyoruz. Çünkü roman daha ilk sayfalardan itibaren, neyi nasıl kurduğunu bilen bir metin gibi ilerliyor.
Arka kapakta peş peşe derin sorular yöneltiliyor: “Bir adanın sessizliği ne kadar sürebilir? Ya da o sessizlik, neleri örtmek için bu kadar derindir?” Daha romanın içine girmeden okura yöneltilen bu sorular yalnızca anlatının gerilimini değil, bütün ruhunu da haber veriyor. Çünkü Öyle Uzak ki Evim boyunca karşı karşıya kaldığımız şey, bir kayıp hikâyesinin ötesinde; suskunlukla örülmüş, yarım bırakılmış, cevabı hep biraz geciktirilmiş bir hayat duygusu.
Roman tanıdık ama aynı zamanda yer yer rahatsız edici derecede gerçek bir dünyanın içine davet ediyor okuru. Bu kurmaca bir evren; örneğin Gevenli Adası diye bir yer yok ama o kadar sahici kurulmuş ki, bir süre sonra bunun kurgu olduğunu unutuyorsunuz. Zihinde somut bir mekâna dönüşüyor. Bu da başarılı bir mekân tasarımının ve romanın gerçeklik duygusunu kurmadaki maharetin göstergesi. Biliriz ki, bazı romanlar olay anlatır, bazı romanlar ise bir ortam yaratır ve sizi onun içine bırakır. Öyle Uzak ki Evim ikisini birden yapıyor.
Bunda kullanılan anlatı dilinin payı büyük. Uzun ve ağdalı cümleler yerine samimi, içten bir anlatım tercih edilmiş. Bu samimiyet metni basitleştirmiyor; tersine, okuru savunmasız yakalıyor. Çünkü süslü bir edebiyat gösterisiyle değil, tanıdık bir iç sesle karşı karşıya kalıyorsunuz. Tam da bu nedenle Aslı’nın dünyasına girmek, onun bakışına yerleşmek, onun sabrına, tereddüdüne, merakına ortak olmak kolaylaşıyor. Bu bağlamda Balkanlı’nın kalemini samimi ve içten olarak nitelendirebiliriz. Böylelikle okur metnin içine girebiliyor, anlatılan mekanlarda dolaşabiliyor; bir başka deyişle, o dünyanın içinde yaşıyormuş hissini yakalayabiliyor.
Roman vefat ilanıyla açılıyor ve bir ölüm haberiyle karşılıyor bizi. Aile üyelerini bu ilandan tanımaya başlıyoruz: Kim kimin babası, kim kimin dedesi, kim hangi bağla birbirine tutunuyor? Bu başlangıç bir kaybı ve bunun yanında aile denen yapının içindeki boşlukları da görünür kılıyor. Nitekim daha en başta şu cümleyle biraz sarsılıyoruz:
“Bu yokluk başka. Koca bir sessizlik. Geri dönüşü olmayan bir yol. Belki ararım, yarın giderim, başka zaman yaparımlar yok. Ölüm, tüm belkileri keşkeye çevirmedi mi işte? İmkânsız, geri alınamaz, telafisi olmayan bir keşke…” (s. 3)
Bu alıntı romanın duygusal tonunu çok erken kuruyor. Burada ölüm, bir kişinin kaybıyla birlikte, ertelenmiş her şeyin geri dönülmez biçimde önümüze dikilmesini simgeliyor. “Belkilerin keşkelere” dönüşmesi ve bunun bir anda ölümle birlikte gerçekleşmesi. Bu hepimiz için çok tanıdık ve yaralayıcı bir durum. Çünkü hayat çoğu zaman yaptıklarımızdan değil, yapamadıklarımızdan, ertelediklerimizden ve bir daha asla fırsat bulamayacaklarımızdan oluşur. Bu yüzden romanın merkezinde salt gizem değil, aynı zamanda telafisi olmayan bir hayat duygusu da yatıyor.
Özellikle üçüncü bölümden itibaren artan gizem duygusu romanın temposunu yukarı taşıyor ve merakı sürekli canlı tutuyor. Fakat bu merak polisiye türdeki gibi ağırlıklı olarak “ne oldu?” sorusuna yaslanmıyor. Daha derin, daha insani bir merak bu: Kimdi? Neden sustu? Neyi gizledi? Ne kadarını bilebiliriz? Hangi noktadan sonra bilmek zaten mümkün olmaktan çıkar?
Bir okur olarak romanda en çok hissettiğim şey, baştan sona süren bir arayış haliydi. Bu arayış karaktere ait duruyor ama okur da yavaş yavaş bu sürecin içine çekiliyor. Bu hissi en iyi özetleyen bölümlerden biri, romandaki rüya sahnesi:
“Kapılar geçiyorum. Etraf karanlık ve sessiz. Ayaklarım hiç olmadığı kadar hafif. Bir, iki, üç, derken, kapılar çoğalıyor. Uçarcasına ilerliyorum. Hava gittikçe kararıyor. Kapılar kapanacak ve ben içeride nefessiz kalacakmışım gibi. Ellerimi göğsüme kadar kaldırıp yönümü bulmaya çalışıyorum. Sağa sola hareket ediyor kollarım, denizde yüzer gibi ağır ağır ilerliyorum.” (s. 181)
Bu kesit, bir rüya sahnesi olmasının yanında, romanın tamamına yayılmış ruh halinin özeti gibi duruyor. Sanki roman boyunca ben de o kapılardan geçiyordum. Karanlıkta yönümü bulmaya çalışan, neyle karşılaşacağını tam bilmeden ilerleyen biri gibi. Bu nedenle kitap, olayları takip ettiğim bir metin olduğu kadar, içinde yürüdüğüm, nefes aldığım, daraldığım bir okuma deneyimi oldu.
Romanın en dikkat çekici yapısal tercihlerinden biri, bilgiyi sürekli geciktirmesi. Özellikle Çiçek’in günlüğü üzerinden ilerleyen süreçte bu durum çok belirgin. Okur olarak benim en çok zorlandığım ve aynı zamanda en çok etkilendiğim yerlerden biri de burasıydı. Açıkça söylemek gerekirse, zaman zaman Aslı’ya sitem ettim ve iç sesimle eşlik ettim: Hadi artık Aslı, oku şu günlüğü. Çünkü ben olsam o günlüğü bir oturuşta okurdum. Ama Aslı bunu yapmıyor. Günlüğü parça parça okuyor, araya başka olaylar giriyor, süreç sürekli erteleniyor.
Tam da burada romanın önemli bir başarısının altını çizmek gerekir: Okurun sabrıyla oynuyor, ama bunu boşuna yapmıyor. Aslı’nın ağır ilerleyen, temkinli, dolaylı hareket eden yapısı anlatının ritmini belirliyor. Hep araya bir şey giriyor. Hep bir bilgi eksik kalıyor. Hep tam şimdi çözülecek dediğimiz anda başka bir perde iniyor. Bu ertelemenin bilinçli bir anlatı tercihi olduğu çok açık. Çünkü romanın genel yapısı da zaten bu gecikme üzerine kurulu: Bilgiye ulaşmak mümkün ama hiçbir zaman tam, doğrudan ve kesintisiz değil.
Bu gerilim, Aslı’nın bir noktada isyan ettiği yerde açıkça dile geliyor:
“… üstü kapalı cevaplardan sıkıldım… doğru dürüst anlatsalar ya!” (s. 154)
Burada yalnızca Aslı konuşmuyor, okur da Aslı’yla birlikte konuşuyor gibi. Ben o cümlede Aslı’ya bütünüyle katıldım: “Evet Aslı, ben de onu diyorum sana başından beri!” Çünkü roman boyunca insanlardan Çiçek hakkında alınan bilgiler hep yarım yamalak. İmalar var, susuşlar var, dolaylı cevaplar var ama hiçbir şey tam değil. O noktada insanın gerçekten içinden, “yeter artık, biri doğru dürüst anlatsın” demek geliyor. Bu bakımdan roman yalnızca Aslı’nın sabrını değil, okurun sabrını da anlatının bir parçası haline getiriyor.
Romanın başında sorulan bir soru, aslında bütün metnin anahtarını veriyor:
“Bir insan hakkında her şeyi bilmek mümkün mü?” (s. 13)
Bu sorunun cevabı roman boyunca doğrudan verilmiyor ama romanın kendisi bütünüyle bu sorunun cevabına dönüşüyor: Hayır, mümkün değil! Zaten insan ilişkilerinin trajedisi de biraz burada başlamıyor mu? En yakınımız sandığımız insanlar hakkında bile her şeyi bilmemiz mümkün değil. Belki de hayatı katlanılır ve aynı zamanda ürkütücü yapan şey bu: İnsanların asla bütünüyle çözülememesi.
Okur, Aslı’nın bildiğinden fazlasını asla bilemiyor. Aslı’nın kafasında muamma olarak kalan her şey, okurun zihninde de öyle kalıyor. Bir soru tam cevaplanamadan başka bir soru beliriyor. Boşluklar kapanmıyor, tam aksine genişliyor. Ve roman bu boşluklardan güç alıyor. Çiçek kimdi gerçekten? Neden kayboldu? Roman boyunca Çiçek kim ve neden kayboldu sorusu, çok daha önce Oya’nın kaybıyla birleşiyor. Oya arka planda varlığını sürdürüyor; görünürde geri çekilmiş olsa da romanın asıl gölgelerinden biri olmaya devam ediyor. Bu yüzden Çiçek’in sonu da ister istemez Oya’nın kaybıyla yankılanıyor. En sonunda suda bulunan, kimliği tespit edilemeyen kız kim? Çiçek mi? Başka biri mi? Roman bu soruyu da tam cevaplamıyor. Ama belki de zaten gücü burada: Kesinlikten değil, eksiklikten doğuyor.
Bu eksiklik hissi yalnızca olay örgüsünde değil, karakter ilişkilerinde de kendini hissettiriyor. Anne meselesi bunlardan biri. Bir karakterin annesi yok. Ana karakter Aslı’nın annesi ise var ama aralarında belirgin bir mesafe bulunuyor. Aslı’nın annesinden sürekli “Sevil Hanım” diye bahsetmesi çok dikkat çekici bir tercih. Bu yönüyle, karakterin annesiyle arasına koyduğu mesafe, okurun da anne figürüne yaklaşamamasını sağlıyor. Okur olarak ben de Sevil Hanım’a anne sıcaklığıyla yaklaşamadım; Aslı’nın kurduğu mesafeyi ben de devraldım. Roman burada çok incelikli bir şey yapıyor: Salt bir ilişkiyi anlatmak yerine, okurun duygusunu da o ilişkinin formuna göre şekillendiriyor. Aslı ve annesi arasındaki mesafe neden var? Roman bunu tam açıklamıyor ama bu açıklamama durumu duygusal olarak çok daha etkili bir iz bırakıyor.
Aynı şey diğer ilişkiler için de geçerli. Aslı dedesini seviyor mu gerçekten? Yoksa onunla olan ilişkisi yas, miras ve aile geçmişiyle örülmüş, daha karmaşık bir duygusal alanda mı duruyor? Bu da tam açıklanmıyor. Ama zaten tekrar altını çizmek gerekirse, romanın başarısı burada: Bir soruyu açık cevapla kapatmak yerine, okurun zihninde yaşamaya bırakıyor.
Karakterler çok tanıdık, çok canlı, çok samimi. İsimler özellikle çok başarılı: Çiçek, Ari, Arman, Kosta, Oya, Nilgün, Sevil… Bu isimlerde zorlama yok; hepsi sanki hayatın içinden gelmiş gibi. Bu da karakterlerin sahiciliğini güçlendiriyor. Ama ilginç olan şu: Bu kadar tanıdık hissettirdiklerihalde, onlara hiçbir zaman tam olarak ulaşamıyoruz. Hep bir adım ötedeler. Hep biraz gölgede kalıyorlar. Romanda da yer aldığı gibi: “Hangimiz tanıyoruz ki en yakınlarımızı?” (s. 147) Hayatta da böyle değil midir zaten? En tanıdık yüzler bile bazen en bilinmez olanlardır.
Yeleser ise bambaşka, özel bir iz bırakıyor. Sanki hayal3i bir karakter gibi geldi geçti. Var ile yok arasında, rüzgâr gibi. Söyleyeceklerini tam söyleyemeden yel oldu gitti. Romanın eksik kalma hissini en çok taşıyan figürlerden biri belki de Yeleser’di. Nitekim onu gördüğümüz sahnelerden biri bile bu gelip geçiciliği çok çarpıcı biçimde kuruyor:
“Karşıdaki evlerin ışıklarına bir yanıp bir sönen sokak lambası eşlik ediyor. Lambanın altında bir kadın görüyorum. Karşı kaldırım bakışlarını görebileceğim kadar yakın. Daha önce gördüğüm bu gözleri tanıyorum. Yeleser… Karşıda dikilmiş içeriyi mi gözlüyor, düzenli olarak her akşam yapıyor mu bunu? Arman eve gelir gelmez içeri gitmese, ben yerimden kalkmasam, pencereden tesadüfen bakmasam bilebilecek miydim bunu? Lamba yeniden sönüp yandığında onu göremiyorum. Hep böyle oluyor. Yok oluyor ortadan. Geldiği gibi, gitmiş yine. İçeri dönüyorum.” (s. 78)
Bazı insanlar hayatımıza tam da böyle girmez mi? Bir şey söyleyecekmiş gibi yaklaşır, bir şeyin kapısını aralayacakmış gibi durur, sonra birden kaybolurlar. Geride yalnızca eksik bir his bırakırlar. Yeleser biraz böyle kalıyor zihinde.
Romanın bıraktığı en güçlü izlerden biri de şuydu: Bu kitap sosyal baskının insanı, özellikle de kadını yavaş yavaş nasıl sahneden silebildiğini düşünmeye itiyor. Bu tema yüksek sesle ilan edilmiyor belki ama romanın dokusunun içinden bir şekilde sızıyor. Kaybolan kadınlar, eksik bırakılan hikâyeler, sözü yarıda kesilen hayatlar, tanımlanamayan ölü bedenler, gerçeğine tam ulaşılamayan kadınlık deneyimleri… Bunların hepsi birleşince, görünmezleştirilen bir varoluş duygusu doğuyor.
Bu duygunun en çarpıcı yansımalarından biri de kayıp kızın günlüğünde karşımıza çıkıyor. Günlükte anlatılanların bir kâbus mu, bir karabasan mı, yoksa gerçekten yaşanmış bir deneyim mi olduğu hiçbir zaman tam olarak netleşmiyor:
“Kâbusum yine geldi. Üstüme çöktü pis nefesi.” (s. 106)
Bu belirsizlik, beraberinde rahatsız edici ihtimalleri akla getiriyor. Acaba cinayet mi? Acaba taciz mi? Tanıdık biri mi? Kim bu “pis nefes”? Buna ilişkin devam eden satırlar bir korkuyu, bir sıkışmışlığı, bir bastırılmışlığı ve en çok da bir yok oluş hissini taşıyor. Günlüğe yazılanlar bir kadının yavaş yavaş silinişini, sesinin kısılışını, varlığının gölgede kalışını, ezilişini anlatıyor gibiydi. Bu yönüyle roman kadının yalnızca fiziksel olarak değil, toplumsal olarak da kaybolabileceğini düşündürüyor. Bu benim için çok çarpıcıydı. Çünkü burada mesele bir karakterin kaybı olmaktan çıkıyor; bir hayatın, bir sesin, bir ihtimalin yavaş yavaş silinmesine dönüşüyor.
Bu yüzden, romandaki “uzaktan bakılınca” ifadesi çok merkezî bir yere oturuyor. Aynı sayfada Nilgün’ün Arman ve Çiçek için söylediği şu cümle romanın bütünü için de bir anahtar gibi:
“Evet, ama uzaktan bakınca.” (s. 154)
Romanda yaşanan tüm diyaloglar, tüm ilişkiler, tüm görüntüler biraz böyle kalıyor: Uzaktan bakılan bir fotoğraf gibi. Net değil. Keskin değil. Yaklaştıkça dağılan, uzaklaştıkça anlam kazanan bir görüntü gibi. Bazı romanlar size cevabı verir, bazıları ise yalnızca bir manzara bırakır ve o manzaranın içinde ne gördüğünüzü size bırakır. Öyle Uzak ki Evim ikinci türden bir roman. Yarım ve ertelenmiş olarak, her okurun kendince tamamlayabileceği özgürlük alanları bırakıyor. Eksik ama bu eksiklik bir kusur değil, romanın poetikası.
Belki de bu yüzden romanın adı da çok yerli yerine oturuyor. “Öyle uzak ki evim” (s. 155) ifadesi yalnızca fiziksel bir uzaklıktan söz etmiyor.
“Yürüdükçe uzuyor beni eve taşıyan kaldırımlar. Kaç kapı sonra bilmiyorum, sonunda evin önündeyim. Bahçe kapısı aralık. Açık unutmuş olabilirim. Bahçeye girip arkadan elimle itip örtüyorum kapıyı.” (s. 155)
Ev burada güvenli bir yere değil, ulaşılamayan bir şeye dönüşüyor. Kimi zaman geçmişe, kimi zaman hakikate, kimi zaman anneye, kimi zaman kaybolan kadınlara, kimi zaman da insanın kendi içine işaret ediyor. Belki de asıl uzak olan ev değil; insanın kendi hayatına, kendi geçmişine, kendi sezgilerine yaklaşabilme ihtimali.
Öyle Uzak ki Evim tamamlanmış bir hikâye anlatmıyor. Bittiği yerde bitmeyen, okurun zihninde devam eden bir metin kuruyor. Onu bitirdiğinizde elinizde kapanmış bir dosya değil, yeni açılmış bir iç dünya kalıyor. Ve bu belki de romanın en büyük başarısı. Çünkü edebiyat bazen cevap vermek için değil, bizi kendi cevapsızlıklarımızla baş başa bırakmak için vardır. Yalnızca bir hikâye anlatmak için değil; insana hayatın kendisinin de ne kadar eksik, gecikmiş, yarım ve uzaktan görünen bir şey olduğunu hatırlatmak için.
Dolayısıyla, bu yönden bakıldığında ilk romanlar bir başlangıç olarak görülebilir. Bazı başlangıçlar yalnızca yazar için değil, okur için de bir eşiğe dönüşebilir. Öyle Uzak ki Evim de böyle bir roman. Sahi, biz roman boyunca kimi aradık? Çiçek’i mi, Ari’yi mi, Oya’yı mı, hakikati mi, aileyi mi?
Belki de en çok kendimize ait olanları, kendi duygularımızı...