• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Arkadaşlık Günleriydi

“Okurunu aramadı Ahmet Telli. Okuru onu buldu; buluşmaları hep bir yenisini arzulatır nitelikteydi. Bunun bir nedeni, şairin yalnızca toplumsal kavganın içinde oluşuyla değil, o kavgada yaşananlarla, kırılma, dağılma ve keder anlarında sızlayan yaraya şiirsel bir sargı sunmasındaydı. Zamanın kötülükleriyle çarpışan isyancı bireyin bir tür tercümanı olmuştu.”

Ahmet Telli

MAHMUT TEMİZYÜREK

@e-posta

ELEŞTİRİ

7 Eylül 2023

PAYLAŞ

Alev bir nidâ idik ve

arkadaşlık günleriydi…

Ahmet Telli’nin son şiir kitabı Arkadaşlık Günleriydi, adındaki iki sözcük üzerine kurulu bir hatırlama deneyimi. İki sözcük yan yana gelince açılan enginlikte hatırlama unutma gelgitleri rüzgârlanıyor. Dört bölümden oluşan kitabının tematik ağırlığı büyük oranda yukardaki iki dizede. Arkadaşlıktan, o yaşantının iz bırakan günlerinden “bir ses, bir koku, bir el işareti” alıp gene bugüne doğru bir anımsama çarkı işliyor. Hatırlanan anlar, durumlar, olgular, bireyler ve sahnelerin bütününden bakınca kilim nakışlarında “suyolu” denen figürlere benziyor toplamı. Göç yollarının, aşkların, ayrılıkların, hasretin simgeleri olarak düşünülüp dokunmuşlardır. Dokumacılık terimi “suyolu” tanımında “yeniden doğuş” anlamı da vardır; simgesel bir yeniden doğuş. Ahmet Telli bu yapıtında geçmişten bugüne kendisi için de bir “yeniden doğuş”un imkânına yoğunlaşıyor. Örneğin İsmail Mert Başat için yazdığı şiirde şöyle diyor: “Düşündüm göğe, boşluğa bakarak / Seğiren zaman ve arkadaşlık / Külde kor izlerini arayan / Külde kor izleri.”

Devrimciliği var eden değerlere önceki yapıtlarındaki gibi sadık şair benlik, bu kez bugünden geçmişe dönüyor, yenilgi yıllarından kalan izlere. Zihninde “tarih meleği” kanat açıyor, sıradan bakışın olaylar zinciri diye düşündüğü şeyleri o “gazab” olarak görüyor, “yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket”. Walter Benjamin’in tarih meleği “büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek” isteyecek ama esen zaman fırtınası buna imkân vermeyecektir.[1] Yüzü geçmişe dönük olsa da geleceğe doğru uçacaktır, yıkıntılarla birlikte.

Ahmet Telli
Arkadaşlık Günleriydi
Everest Yayınları
Ağustos 2023
112 s.

Şairin fırtınaya kapılmış tarih meleğinden farkı, kaybettiğine karşı sadakati olmalı. Şiirin en eski kaynaklarından bu yana böyledir; Orfeus’tan bu yana, inadıyla, ısrarıyla ünlüdür; ölüler ülkesine gidecektir, tanrıları bile kandırarak. Bugün de Telli kılığına bürünmüş “ölü geçmiş”e gidecektir o şair. Kederle uçan ama hatıraya bağlı imgelerle, anlık gelgitlerle çalışan mekik hareketiyle işlenmiş “suyolu” nakışları getirecektir o yolculuktan. Gidenleri geri getiremese de. “Taş sektiriyorsun belleğin seğiriyor / Yüzüne gölge gibi ağıyor hüzün.”

Daha çok bugünden 1960’lara doğru giden, oradan bugüne doğru gelen gergin bir sekme hareketi bu. Kitapta, “arkadaşlık günleri”nin zamanı 1968’den 1990’lara kadar genişliyor. Şair bu zaman dilimindeki kavgada kaybettiklerini ziyaret ediyordur. 1968’den sonra başlayan toplumsal isyanın genç yaratıcılarının imgeleri, simgeleri beliriyor; örtük ya da açık işaretlerle dokunuyor bu ziyaretin izleri. 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de direnenlerin, 1993’te yakılanların birçoğu adlarıyla anılıyor. Birçoğu da artık toplumsal bellekte nakışa dönüşmüş simgeleriyle. Şairin “arkadaş” diye andığı kahramanlarının nakışlarından biçimlenmiş bir yakın tarih tablosu belirirken kendisini de nakşetmiştir bu tarih kilimine. Şöyledir:

Sen o zamanlar hâlâ olduğun gibi şimdi

Sen o zamanlar aşkları uzun sürer sanarak

Sen o zamanlar kadife pantolon hâki parkanla

Sen o zamanlar kalbine söz dinletemediğin

Sen o zamanlar sırılsıklam kır ve şehir

 

O zamanlar arkadaşlık günleriydi adamım

(…)

“Adamım” diye seslendiği şiir kişisi, altmış yıllık tarih diliminde devrimci saflarda çarpışmış olan, yenilginin getirdiği ağır zulme ve her şeye rağmen “ilk âna”, o “kavil ânı”na, oradaki saf bağlanışa sadık kalmış birey(ler)dir. “Adamım” hem şairin kendisi hem de ölüp giden ya da nasıl olmuşsa hayatta kalmış benzerleridir. Kendisine seslenirken unutmamanın belleğe ışık veren kodlarını kaydededurur. Yıldız kayıtçıları gibi.

Arkadaşlık kavramı o özgürlük anlarına, o saf içtenliğe, diğerkâmlığa, feragat ruhuna duyulan özlemle bütünleşmiştir. Özgürlük ütopyasına bağlı “inançlı bir insan soyunun parçası” (Edip Cansever) diye bilinen ve bu benliği her zorluğa karşı koruyan bireyin serüvenidir şairin yazmak istediği. Daha da özeli, şairin arkadaşlık serüvenidir şiirdeki nakışlarda okunan. “Arkadaşlar”a karşı bir sorumluluğu vardır: “Bildir bunu hem kendine hem ona” diyecektir kendi kendine. Ama nasıl?

Azab ve azad-; derine git en derine

Merhametin kezzap damlalarına

Lütfun ağır boğunca dönüştüğü

Hâfızanın dumura uğradığı andır ki

Gazabın suya, toprağa, ateşe hükmettiği.

Alnındaki dövmeler o çağa ait olmalı

Çürümüş zincirler, kemik parçaları bulursan

Getir onu buraya modernliğin utancıdır

 

Kaybın ve kaybedilenin tarihi kekeme

Kaybın ve kaybedilenin dili laldir

Bu kitabın anılan zamandaki geçmiş için bir mezar taşı yazıtı olmaktan çok öte, bugünde titreşen bir canlılığı vardır. Onlar yaşıyordur sanki. Çünkü ukdeleri kalmıştır gidenlerin. Bu duygu kalıcı bir izlektir Telli’de.

Yalnızca bu kitabında mı görülür “ölü geçmiş”ten bugüne seslenen özneler? Kimi zaman “ben”, kiminde “sen”, “o” ya da “adamım” diye anılan şiir kişileri? Ahmet Telli’nin tiryaki okurları için bu hiç de yeni durum değildir. İlk kitabı Yangın Yılları’ndan bu yana böyleydi bu şiir kişileri. Ama ilk şairlik yıllarındaki kahramanlar daha anonim, daha soyuttur ya da kendini devrimci sayan herkestir. Kendisi de kitlelere hakikati iletmeyi görev bilen geleneksel şair karakter olarak biçimlemişti konumunu. O yıllarda yazdıkları, “Bir cinayet filminin sonunu dehşetle bekleyen kent”te, faşist zulmü duyurmak için yazılan çığlıklara (“nida”) benziyordur. Duyabilen insanları “döğüşe çağırmak” için yazılan bu şiirlerde “hüzne bile yer yoktur”; isyana dönüşmeyen hüznü bile reddeden bir şair ve şairi bu dille konuşmaya zorlayan ortam, gündelik hayatın parçası olmuş dehşetli bir şiddet ortamıdır. “Zulmün engerek yılanı gibi / ağulayarak acılaştırdığı hayat”tır yaşanan. Yangın Yılları (1979), Hüznün İsyan Olur (1979), Dövüşen Anlatsın (1980), Saklı Kalan (1981) kitaplarındaki şiirler bu ruhla ortaya çıkmıştı. Aslında bu tür zor zamanlarda sık sık beliren bu şair karakteri Nâzım Hikmet’ten bu yana tanıyoruz. Bu sese, bu çağrıya, bu havaya aşinayız. Öyleyse yeni nerededir?

Ahmet Telli bu aşinalığı aşan yapıtlarını 1982’den sonra verecektir. Su Çürüdü (1982) ile başlayan bir öznellik belirir yapıtlarında. Şair belli bir kavga retoriğinin sözcüsü değil, aynı zamanda kavgadaki kendisidir. Kendi öznel deneyimlerinden gördüğü dünyayı yazmayı, kendi deneyimini –toplumsallık içinde öznel deneyimini, edindiği bakışını yazmayı– bu demek kendi “conatus”unu yazmaya koyulmuştur. Bütün gücüyle, bütün inadıyla, kendi varlığı ile ötekisi arasındaki bağı vazgeçilmez sayan inancıyla… Bu gergin çarpışmadan türeyen kıvılcımlarla çalışır şiir. Gene ilk şiirlerindeki gibi, Su Çürüdü ve sonraki yapıtlarında “acının tutanakçısı” olduğunu yazacaktır. Ama bu kez kendi deneyiminden, bakış yerindeki öznellikten yansıyacaktır acının halleri. “Biz” çoğulundan uzak olsa da, “biz”den kopmadan gelen, anomiye direnen “ben” kaybolmamış, daha da öznelleşmiştir. Bu durumda “tutanakçı”nın öznelliği anonim öznellikten faklıdır doğal olarak; sözsel iletisine değil, şiirsel iletisine özenlidir. “Ama ben yine de hep/ anlatıp durdum ne varsa/ ve neyi yaşamışsam/ dövüşmesini bildiğim kadar.” Ahmet Telli için dövüşmeyi bilmek ile şiirin varoluş nedenini bilmek arasındaki o nazik köprüde, yönü şiirden yanadır ve bu hep önemli kalmıştır. Su Çürüdü’de “Soluk Soluğa” adlı senfonik şiirin girişinde olduğu gibi şair için “kader” ve “seçim” değişmemiştir. “Son büyük serüvenci yaralıdır hâlâ” (…) “Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı/ ama atıldı yine de yeni serüvenlere/ Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya/ durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı”.

Neden 'yoldaş' değil de 'arkadaş'?

Peki neden “yoldaş” değil de “arkadaş” kavramı seçilmiş? Bu birbiriyle akraba iki sözcükten “arkadaş”ı yeğlemesi (büyük olasılıkla) 1968 hareketinin bir mirasıdır. 1920’de başlayan modern devrimci faaliyetten ‘68’in farkını açıklayabilecek kavramlardan biridir “arkadaş”. 1968 hareketinden kalanlar hatırlayabilir: Eylemlerde “Yoldaşlar!” diye seslenmekten daha çok “Arkadaşlar!” diye seslenilirdi. Arkadaşlar yalnızca aynı davaya bağlı, aynı toplumsal kavganın içindeki kişiler değil, birbirini yakından tanıyan, sevgi, dostluk, dayanışma bağlarıyla birbirine bağlanmış kişilerdir. Yoldaşlar’ın anlamında bu zorunluluk yoktur; birbirine belli program ve tüzükle bağlı partide, aynı yolun yolcusu anlamındadır yoldaş. Birbirlerini severler ya da sevmezler ama aynı yolun yolcusudurlar.

Devrimci öğrencilerin bir yürüyüşü, 1978.

Şairin “arkadaşlık günleri” diye andığı dönem “gazab” ve “zulüm” (şairin sıkça kullandığı sözcüklerden ikisi) zamanıdır; bir tür öz-savunma zamanı. 12 Mart’tan sonra ülkeye çöken zulmün gözlerine bakarak konuşan, direniş dilini yeni zamanın gerçeği içinde seslendiren kesintisiz bir söylemin öncü şairi olacaktır Telli. Şiirsel programını bu bakış belirleyecektir. 12 Eylül sonrasına denk gelen yapıtlarında şair, geleneğin (isyancı şairlik geleneğinin) kendisine yüklediği görevlerin yanı sıra artık her sözcükte, her dizede kendisi olmanın edasını da işleyecektir. Şair de, şiir kişileri de daha somut, daha gerçektir. Ama artık yenilgi yıllarıdır bu dönem, her bakımdan yenilgi; gündelik hayatın içinde kaotik anlamlar içeren bir yenilgi. Sınırları belirsiz bir kaosun içine savrulmuş gibidir şair ve şiir kahramanları. Ölmeyip, öldürülmeyip geriye kalanların, Kafka’nın Dava’sından daha beter bir düzende, kendileri ile davaları arasında yaşanan teorik-pratik bir kaos. İçerde, dışarda yaşanan, bütün hamleleri boşluğa fırlatan, kazanılmış anlamları, değerleri buharlaştıran bir kaos. Bir şiirinde “Kaosun yaratıcı ritmini yakalayabilsek keşke” diyecektir. Keşke’den sonra önüne koyduğu şiirsel program üzerinde ısrarla çalışırken, zamanın getirdiği kötülüklere karşı bir direniş imkânı arayacaktır şiiriyle. Acıyı, yası, hüznü, kederi, öfkeyi, küfrü, melankoliyi reddetmeden, bu katı gerçeğin içinde yaşayan, ona maruz kalanlardan biri olarak, kendi yalnızlığında bile “arkadaş”la konuşarak işleyecektir “keşke”deki niyetini. 12 Eylül sonrasında bu ritmin yakalanmasının, savrulup yitmeye karşı direnişin en gayretli, en tutarlı şairlerden biri olarak edebi varlığını sürdürecektir Telli. Amorflaşmaya, popülist tuzaklara, kişiliksizleşmeye, konformizme karşı bir tavır arayacaktır şiiriyle. Bu “tavır”ın tek yolu vardır şair için: Öteki sayılan her bireyi, ezilen her halkı, her toplumu ya da bireyi sahiplenmek. İnsanlık dramına bigâne olanların karşısında durur, böylesi kişilerin “kendisi” bile olamayacağını düşünmektedir. Kimi zaman sert biçimde: “Hiç kendin olamadın ya bu dünyada/ Bu yüzden sokak köpekleri/ Başlarını çeviriyor seni nerede görseler // Tiksindiğin şu tinerci çocuk/ Leş değil bir ihtilaldir bu kente/ Ve daha sahicidir ölüm karşısında”.

Zorlanma, gazap, yenilgi ve direnme

Şairdeki bu keskin bakışın kaynağı, onu kimi zaman kederli bir öfkeye zorlayan kaygılı duygu, mutsuz düşünce neydi? “Vaktimiz yok onların matemini tutmaya” diyemez miydi? Orhan Koçak, Telli için yazdığı “Şiir ve Olgunluk” adlı yazısında[2] şu parçayı anarak (Nasıl yazılır bir dağın tarihi/ Ömürler yetmiyor ve hep/ eksik kalıyor bir şeyler/ Bir dağın şiiri nasıl yazılır) şairin poetik programı hakkında dakik bir saptamayı yapmıştı: “O dönemde, bir devrimci sosyalist şair olarak Telli’nin karşısına iki soru, henüz tam da belirginleşmemiş olan iki mesele var gibiydi: (1) devrim projesinin yenilgisiyle nasıl başa çıkmak, nasıl bu yenilgiyi hiç olmamış saymadan projenin kendisine sadık kalmak; (2) başka birçoklarının yaptığı gibi nasıl bir ‘yas ve yazıklanma şiirine’ teslim olmamak. Yukarıda tarih (hiç değilse tasvir) etmeye çalıştığım o son derece gururlu olgunluk[3] fikrinin yanı başında, belki daha alçakgönüllü ama daha kesinlikle daha geniş, daha cömert bir olgunluk tarzı da sanıyorum bu ikili çaba içinde ortaya çıktı: yenilgiyi yok saymamak, ama onu bir kesinti, bir yarım kalma, bir ‘eksik kalma’ olarak konumlandırmak. Bu çaba, Telli’yi, bir yandan projenin vaadini korurken bir yandan da umutlu devrimci günlerinde üstünden atladığı karanlıklara, bazı tıkanma ve engellenme noktalarına bir kez daha bakmaya da zorlamış gibidir.”

Zorlanma, gazap, yenilgi ve direnme; fırtınanın geleceğe doğru sürüklediği kaos içinde bir aradadır bu kavramlar. Şairin zorlanması bu kaostaki yaratıcı ritmi yakalamak zorluğudur. Önce o girdabı anlamayı imkânlı kılacak bir bilinç gerektirir bu çaba. Anlamak yetmez. Bu bilincin öngördüğü ısrarlı çalışmayı, toza dumana karışıp kaybolmak karşısında ısrarla tutunmayı gerektirir. Tutarlı bir tutunma. Şiddetle, hunharca savrulduğumuz kaosta kendisine kılavuz olacağını düşündüğü değişmezleri zihninden, dilinden düşürmeden yol alabilmeyi gerektirir. Nâzım ve tilmizleri gibi… Bu yol şairden bir tutarlılık beklemektedir ki, Koçak’ın saptamasındaki asıl öğe bu kavram içindedir.

Tutarlılık ile yaratıcılık; birbirine karşıt ve gergin bu iki kavramda tutarlılık, dünya gerçeğine hangi pencereden baktığımızla bağlantılıdır. (“Bakışın senin”) Yaratıcılıksa her sanatçının varlık nedenidir ve her sanatçıda tekil, yalnız, biriciktir. Tutarlı kişi çoğu zaman yeni karşısında endişelidir, huzursuzdur. Tarihsel maddeci yöntemle düşünen birey için tutarlılık, teoriyle pratiğin buluştuğu yerde, praxis’te belirir; eski deyişle somut durumların somut kavranışında ve bunun eylemle denemesinde. Genelgeçer ilkelere, donmuş kabullere tutunmak değildir tutarlılık. Örneğin tarihin sınıf mücadelesi tarihi olduğunu bilmek genel bir bilgidir; bu mücadelenin somut serüvenini gündelik hayat içinde, sende, bende, ötekinde; eylemde, söylemde, dilde yaşanan hallerini, dahası edalarını, niyetlerini ve sonuçlarını öngörmeyi gerektirir. Örneğin “faşizm iki kişi arasında başlar” sözündeki anlam kadar dakiktir; çünkü o iki kişiden biri sen misindir? Bunu cümleyi duyduğu anda sordurur kişiye. Genel bilgi soyuttur, üsttendir, majördür, somut ise ayrıntıda, tekil parçalardadır, minördür. İkisi arasında uzlaşmaz ama ayrılmaz paradoksal bağın sık sık yanılsamalı karmaşası içinde belirir tutarlılık ya da karşıtı. Ahmet Telli’de kendine yönelttiği sorularla geri döner bu karmaşa, bu çarpışma (“eksik”). Şair kendinde işleyen tutarlılık ve yaratıcılığın evrensel uzamında ve somut dünyasındaki karşılığını arıyordur. Aşağıdaki parçada işlenen her bir sahne, her bir an, her bir eylem, yazı, harf, adlandırma ile çağrılan dünya gerçeği, bu parça Arkadaşlık Günleriydi’nin amentüsü gibidir ve şu nakışlarla örülüdür:

Adamım, sen o zamanlar, kaybediş ve kayboluşlara

benziyordun; dönüp bir bak istersen, sen olan sen’e:

Kentin uykusuzluğuna, kedinin kalorifer peteğinde

uyumasına, on beşine basan gencin

evden kaçışına, bir şiirin son mısraına, Divan

vezinlerinin sesine, alaturka bir şarkıya, caz’ın

ritmine, Kafka’nın oyulgan perspektifine, veda

mektuplarına, alfabenin kekemeliğine, Ş’nin

ıslığıyla R harfinin hırlayışına, ölüm ilanlarına,

‘görülmüştür’ ibareli hapisane mektuplarına,

kayan yıldızın geçmiş hayatına, Aztek, İnka

ve Mayaların ‘boynu vurulan kültürleri’ne, basık

burunlu Aborjinlerin pasif direnişlerine,

Melekültavus’un Êzidilerine, Malakanların bu

ülkeyi terk edişlerine, bir şiirin yarım bırakılışına,

karşı yamacın ateşböceklerine, muhteris

şairlerden uzak durana, köyün delisine, Gezi

direnişine, mürekkep kokusuna, ‘kibrimden

tenzilat yapmam’ diyenle kendini kurt sanan

çakala siktir çekene, Mahzun Yüzlü Şövalye’nin

hayallerine, Cumartesi annelerine; Dersim 38,

Taksim 77, Madımak 93, Suruç ve Gar 015’te yitirdiklerine;

Ve arkadaşlık günlerine…

Bu şiirin son dizesinde belirir şairin kendisi; böylesine bir örüntüde yaşamanın son gününe erkenci bir göndermedir: Ve bir gün bir ölüm haberindeki kendi adına…

Ama şu var: “Yorgunsun adamım nabzın külüstür bir saat/ Kalbin “tek” diyor tek yol inat ve ısrar.” Eskimenin sancısıyla yenilenmenin inadı ve ısrar arasındaki gerilimde yaşanmış altmış yıllık bir serüven yeniden canlanıyor şiirlerde.

Ahmet Telli

“Bir ‘insanlık töresi’ olarak şiir"

Telli’nin yapıtlarındakine benzer şiirlere “insan töresi” diyordu Cemal Süreya: “Şiiri bir ‘insanlık töresi’ olarak ele almak güzel bir şey. Ayrıca şiirimizin gelip dayandığı noktada zorunlu da.” Ne anlamalı “insanlık töresi şiir”den? Benim Telli’nin şiirinden ilhamla anladığım şu: Örneğin, doğayla insanın savaşımında doğadan yana, toplumla bireyin uzlaşmazlığında ezilen bireyden yana. Devletle yurttaş arasındaki “dava”da yurttaştan, hakları çiğnenen yurttaştan yana, yurttaşla “öteki” yurttaş arasındaki gerilimde eşit yurttaşlıktan yana. Sekiz milyara ulaşan dünyada yüzde 99’dan yana. Demek “insan töreli şiir” yeni bir uygarlığın nidalarıdır. Bu nidanın amaçladığı yayılma alanı geniş olduğu kadar kuşatıcıdır; devlet sönümlenip herkes eşitlenmiş, özgürleşme gerçek olana kadar devam edecek olan bir ütopyanın ısrarlı tutarlılığıdır bu şiir türü. Asıl önemli yanı da şudur: insan töresi şairi hümanist şairler gibi insanlık üzerine soyut sözler söyleyen bir hamasi değildir. Başlayıp biten, kendi üstüne kapanan, aforizmadan beslenen bir söylem değildir bu şiir. Aksine, neden yana olduğunu, açıkça taraflılığını somut insanlık durumlarında ortaya koyar. Somut olayların somut çelişkileri karşısında alır bu tutumu. Yukarıdaki şiirde şairin ufkunun gerçekliğini işaretleyen olguların yalnızca bazıları vardır. Dünya kadar geniş bir coğrafyada, somut tarih içindeki insan halleri kadar çeşitliliği zengin olgular yer alır Telli’nin şiirinde. Ama hemen her kitabında ve bu kitapta bölüm adı olduğu gibi “bir şiir eksik”tir. Henüz yazıl(a)mamış, henüz parçaları bütünleş(e)memiş bir şiir. Nâzım’ın da “eksik” şiiridir bu eksik.

En güzel deniz:

                        henüz gidilmemiş olandır.

En güzel çocuk:

                        henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz:

                        henüz yaşamadıklarımız.

Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:

                        henüz söylememiş olduğum sözdür.

Nasıl gidilecek o denize, nasıl doğacak o çocuk, nasıl bulunacak o söz? “İnsan töreli” şiirin derdi tasası, amacı niyeti bu “en güzel”i bulma serüvenidir. Bu türden poetikaya dair Cemal Süreya, Paul Eluard’ı örnek vermişti. “Paul Eluard’ın şiirini anımsayalım. Paul Eluard hem bir birey bilinci içinde olmuş hem de insanları bir arada görmeyi (bir bütün içinde görmeyi, MT) bir tutku haline getirmiştir. Ve bu iki yol arasında bir ikilem ya da bir açmaz içinde kalmamıştır. Tersine, Eluard onları tek bir yol, tek bir olanak halinde toparlamayı bilmiştir. Eluard’da eski şiir serüveninden kalma (gerçeküstücü döneminden, MT) öyle bir bireysellik vardır ki, toplumcu dönem şiirlerinde düşünceyi yumuşatır, insancıl kılar, onu günlük yaşamının içine indirir. Bu şair, insan özgürlüğünü ve onurunu düşünceyle savunurken, kardeşliği, bireyselliğinden getirdiği sıcak ve kullanışlı bir kanıt olarak her zaman ortaya koymuştur. Bir amacı, bir kavgası vardır Eluard’ın. Ama o, “her şeyi söyleyebilme” isteğinden de hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Başarısının en büyük nedenlerinden biri budur sanırım.”[4] Aynı poetikanın yolcusu Ahmet Telli sayısı yirmiyi bulan kitaplarının sonuncusu Arkadaşlık Günleriydi’de, “daha hiçbir şey söylemedin sen” diyecektir kendi kendine. Onca deneyimden sonra, olgunluk, ustalık sınavlarını aştıktan sonra vardığı yer henüz “hiçbir şey”, henüz başlangıç ve “sonsuzluk” içinde “öbürü’nü unutmayan “acemilik”tir. (Turgut Uyar’ın deyimiyle, Efendimiz acemilik.)

 

Nasıl bir şeydir bu acemi yaşantısı? Doğan Hızlan, Ahmet Telli’nin düzyazılarını ve şiirini karşılaştırarak bir yargıda bulunmuştu: “Benim o yazıları beğenmemin, benimsememin en önemli sebeplerinden birisi, bazı yerlerde benim yargılarıma aykırılık taşıması, bana tamamen karşıt düşünülmesi. Beğendiğim, savunduğum başka kuşakların şairleri, ustalar arasında yer alan, hakkında onlarca şey söylenmiş şairler –yerleşik deyimle– onun şairleri değil; neden olmadığını inandırıcı biçimde gerekçelendiriyor, şairin bu özelliğini, bu eksikliğini görmüş ve ortaya koymuş dedirtiyor.”[5]

Hızlan, Ahmet Telli’nin yazılarındaki şairlerin yalnızca ideolojik farklılığın eleştirisi değil, bunun yanında edebiyat ölçütlerini asla ihmal etmeyişini vurgular. “Şair değerlendirme işlemini her zaman tazeliyor, beğendiği, okuduğu şairleri bile yıllar sonra yeniden eleştiri süzgecinden geçiriyor, bir şair hakkında dile getirdiği fikirlerini, deyim yerindeyse güncelliyor ki, çok doğru bir yöntem. Eskimenin, yeniden okuma isteği duymamanın/ duymamamızın gerekçelerini söylüyor, sorularla beziyor yazısını.”

“Kim var imiş ben yoğuken burada.”

Benim de özendiğim özet budur. Kendi şiirini sorgulayarak geliştiren, bu demek ötekinin şiirini, sözünü okuyan, düşünen, kendini de elekten geçiren Telli gibi şairlerin unutmadığı bir söz vardır: “Kim var imiş ben yoğuken burada.” (Karacoğlan)

Peki, nedir bunca serüvenden sonra Ahmet Telli’nin Türkçe şiirdeki yeri? Bu dilde yüzlercesi açılan hangi yolun şairidir; bunu bilmeyen azdır ama daha açık betimlemek gerekecektir:

Altmış yılı bulan uzun zaman boyunca Ahmet Telli, Nâzım Hikmet’ten bu yana gelen sosyalist şiir geleneğini ısrarla sürdüren, günümüzde yaşayan güçlü şairlerinden biridir. Bu geleneğin ne olduğu üzerine düşünmekse, her şeyden önce Nâzım Hikmet’in 20. yüzyıl başında yarattığı “yeni şair karakter” hakkında düşünmek olacaktır. Bu yeni şair karakterin temsili, zaman içinde birçok biçimde ve isimde “zuhur ve huruç” etmişti. Ortak özellikleriyse insanın insana ve insanın doğaya yabancılaşmasının çok yönlü, çok katmanlı davasını yazmak olagelmiştir. Ama her bir şair, kendilerine has edalarıyla, nidalarıyla, sesleriyle ve kişilikleriyle katılırlar bu serüvene.

Ahmet Telli’nin sesi, nidası, yarım yüzyılı aşkın sürede işlenmiş ve artık Türkçeye silinmez biçimde yerleşmiş bir şiir nidasıdır. Neye benzer bu nida? Onun şiirindeki belirgin imgelerle söylersek; susamış atların kulağında çınlayan ırmak sesinden, yanan bir ormanın içindeki canların feryadından, evleri-yurtları yakılan halkın bağrından, genç-ölümlerin kalanlara bıraktığı ukdeden, bir atın koşarken burkulan ayağından, bir aşkın arasına giren ayrılık yarasından, çürüyen suyun zehirli tortusundan, gözbebeklerindeki hayretin okunuşundan, bakışa düşen kederden duyulanlara ve daha birçok şeye benzer. Şairin yaşadığı zamanın sarsıntılı anlarında, sert bir tarih içinde doğmuştur bu nida. Ne kadar yeniyse bir o kadar da ilk ağıttan bu yana gelen ve hiç dinmeyen bir nidadır.

Nâzım Hikmet’in açtığı şiir yolu yalnızca Türkçede değil, 20. yüzyılda dünya şiiri içinde doğan yeni bir poetik yolun ilk örneklerindendir. Türkçede açılan bu kanondaki şairlerin her biri, en azından 1848’de “bütün dünya işçileri”ne ilan edilen ütopyaya bağlılıklarıyla bilinirler. Hasan İzzettin Dinamo’dan Arif Damar’a, Niyazi Akıncıoğlu’dan Sabri Altınel’e, Rıfat Ilgaz’dan A. Kadir’e, Enver Gökçe’den Ahmed Arif’e, Gülten Akın’dan Sennur Sezer’e, Kemal Özer’den Şükrü Erbaş’a… Ve daha birçok şair katılmıştır bu yola. Daha da öncesinde ise, Homeros’tan Dadaloğlu’na, Alp Er Tunga’dan Köroğlu’na, Nesimi’den Xani’ye, Yunus’tan Pir Sultan Abdal’a doğru gelen bir yol… İnsanın isyan olma mecburiyetinin açtığı bir şiir yoludur bu yol. Ve bu yolda her şair kendi ufkunun ve kendi zamanının insani “destanını” yazar. Bu yolun şairleri bir ormana benzer ama hiçbir ağaç öbürünün aynısı değildir; “üslubu beyan-aynıyla insan” olmak şiir için bir vazgeçilmezlik ve bu her birinde biriciktir. Ahmet Telli bu kanonu açarak geliştiren şairlerin yaşayan öncülerindendir.

Nâzım için “19 yaşında doğmuş gibiydi” der yakın arkadaşları; ondaki dinmeyen gençlik tutkusunu görerek. Telli ise romantik dönemlerden, dahası “Kafkas Romantizmi”nden çıkıp gelmiş gibidir. Zamanının ruhunu Nâzım’ın “Don Kişot” şiirindeki deyişiyle, “yürekte çarpan akıl”la duyumsamış, “acıya ve öfkeye bulanmış”, dövüşerek dünyayı seven, dövüşerek hayata katılan bir romantik. Bu yanıyla şiirindeki eda birçok yönden Puşkin’i, Lermontov’u andırır. Ama asıl somut haliyle, Telli’nin şiiri 1968’in isyancı ruhundan beslenmiştir; özgürlük için, mücadele içinde kazanılmış arkadaşlığın ruhundan. Telli’nin gözleri eşitsiz, orantısız, hunharca şiddetleri acıyla, ağıtla gördü. Bu kavgalarda, Marx’ın Komünarlar için söylediği gibi, yenilmiş olsalar bile “göklere şahlanan kahramanlar”ı da gördü. Arkadaşlarını idamdan kurtarmak için ölümü göze alanları da gördü. İmhaların, katliamların birbiri üstüne yaşandığını gördü. Savaşanları var eden o derin ukdeyi, onlardaki cesareti, bıraktıkları mirası da üstlenebildi. Bu haliyle bir vefa şairidir Ahmet Telli. O yılları anarken, “Arkadaşlık günleriydi” diyecektir ona sorarsak. O diğerkâm kahramanları unutmayanlar onu bu vefa duygusuyla da benimsedi. “Onlar”ı, yani zamanının kahramanlarını anarken lirik bir destana dönüşür şiiri. “Onlar” ya kayıp, ya katledilmiş ya da ayrılıklarla burkulmuşlardır; kimileriyse ya içerde ya da uzaklardadır. Ama şair onlarla hep göz gözedir. Bu yüzden, çoğu zaman “ben” ile “sen” arasında olabildiğince içten bir diyalog işler dilinde. Geçmişle bugün, kaybedilenle sıyrılıp gelen konuşuyordur bu diyalogda. Özenli bir tartımı vardır sözcüklerinin; çoklu vezinsel bileşimlerle örülmüş, ezgisi zengin notalarla bestelenmişçesine. Uzak yollardan, unutulmaz felaketlerden, dönülmez ayrılıklardan çıkagelmiş ozanların söylendikçe güzelleşen türkülerine benzer onun şiirleri.

Ahmet Telli nidası, edası, vefası

Okurları bu sesi kendi iç sesi sayarak benimsedi. Ama okurunu aramadı Ahmet Telli. Okuru onu buldu; buluşmaları hep bir yenisini arzulatır nitelikteydi. Bunun bir nedeni, şairin yalnızca toplumsal kavganın içinde oluşuyla değil, o kavgada yaşananlarla, kırılma, dağılma ve keder anlarında sızlayan yaraya şiirsel bir sargı sunmasındaydı. Zamanın kötülükleriyle çarpışan isyancı bireyin bir tür tercümanı olmuştu. Ondaki bu diğerkâmlık, bu vefa asla unutulmadı. İşte bu üç kavram: Ahmet Telli nidası, edası, vefası; bu üç birbirinden ayrılmaz bileşimler, unutulmaz bir şair karakter yaratmıştır. Şiirleri mermerin damarlarına sızmıştır artık. Henüz Türkçe dil müzesine kabul edilmeyen, aykırı Arkadaşlık Günleriydi’de bu dilin mermer damarlarına yeni nidalar sızdırıyor. Ama neden “di’li geçmiş zaman”la anıyor, onca değer bulduğu arkadaşlığı? Geçmişte mi kalmıştır, geri dönülmeze mi gitmiştir, belki yine gelirim dememiş miydi arkadaş?

 

NOTLAR:

[1] Walter Benjamin, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, YKY, 1992, s. 37.

[2] Nida Odağında Ahmet Telli Şiiri, Altın Portakal Şiir Ödülü, 2011. Antalya Kültür Sanat Vakfı ve Everest Yayınları, 2012, s. 197-98.

[3] Koçak o yazısında şairin olgunluk deneyimini nasıl yaşadığını “tanımlamaya” (hiç değilse tasvir etmeye) çalışmış ve şaire-şiire dair önemli saptamalar yapmıştı: “Olgunluk, evet, şairin kendi ‘kederini’ (bunu ‘kaderini’ olarak da okuyabiliriz, sevincini ve ‘korkusunu’ veya ütopyasını şeklinde de) anlatacak dilin öğelerini yine kendisinin yaratabildiği noktada belirir. Yine de içim rahat değil bu sözcüğü kullanırken. Çünkü ‘bunu kaç şair yapabildi’ ya da ‘hiçbir şair gerçekten yapabildi mi’ gibi soruları bir yana bıraksak bile, olgunlaşma fikrinin içerdiği başka birtakım şüphe ve huzursuzluklardan kaçınamayacağızdır. Bir platoya varmıştır şair: demek bütün imkânlarıyla çıkabileceği azami yükseltiye çıkmıştır, bundan ötesi iniştir. Faydasız tekrardır. Sadece bu da değil. Şair yalnız şimdi’de, vardığı yükselti noktasında yaşamaz; bir geleceği ama daha kötüsü bir geçmişi de vardır: yapabildikleri kadar yapamadıkları, ihmal ettikleri, yapmak istemiş olduğu ancak şimdi anladıkları ve artık hiçbir zaman yapamayacakları vardır. Şair bu tedirginliği bastırma yoluna sapabilir, unutmayı da belki başarır. Ama şiir (şiirse eğer) unutmaz; çünkü o, ‘şairin kendisinin farkında olduğundan daha da daha yalnız, daha beter bir hafızadır.’ (…) Şair ‘yalnız’dır; asıl şiirini, o şiiri neden tam istediği gibi yazamadığını anlatacak bir ‘alfabeyi’ yarattığında yazmış olacaktır, ve bunu ondan başka yapabilecek bir kimse de yoktur.” (a.g.y., s. 196)

[4] Cemal Süreya, Toplu Yazıları II, YKY, s. 19-20.

[5] Nida Odağında Ahmet Telli Şiiri, Altın Portakal Şiir Ödülü, 2011, Antalya Kültür Sanat Vakfı ve Everest Yayınları, 2012.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Ahmet Telli
  • Arkadaşlık Günleriydi

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Mahmud Derviş’in düzyazı eserlerinde öznenin konumu:

Arafta bir halkın otobiyografisi

“Unutuşun Hafızası tek bir günün anlatısı; Yokluğun Varlığında  bütün bir hayatın. Unutuşun Hafızası parça pinçik. Hatıralarla, şiirlerle, siyasi ve edebi savlarla, düşüncelerle, diyaloglarla, İncil’den mesellerle, hatta kısa bir kurmaca öyküyle kesintiye uğruyor. Bir karşı koyuş. Yokluğun Varlığında ise olabildiğince geniş, destansı. Hayatın binbir acısını, derdini kuşatıyor...”

ÖZGÜN ÖZÇER

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Karanlık Oda Şarkıları’ndan, Gece Korkunç Sünger’e

Enis Batur’da giderek artan içe bükülme eğilimi

“İçe dönmek bir kapanma halini de beraberinde getirir. Dışarıya olan ilgi giderek azalır, bakış solgunlaşır. Oysa Enis Batur için böyle bir durum söz konusu değildir; solipsist bir tavır da... Kendi dışındaki her şeye bakmayı, merak etmeyi sürdürür. İçe doğru bükülürken, kendi yazdıkları da dahil, içindeki yansımaları şiir üzerinden daha yakından görmek, içindeki diğer ben’leriyle de iletişim kurmak ister.”

MEHMET KÂZIM
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist