• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

N. Buket Cengiz’le söyleşi:

Edebiyatta göç, mekân ve kent hakkı

 “Göçmenlerin kenti yaşayabilme hakkı için önce kentte yaşama hakkına sahip olmaları gerekiyor. Bir insanın kentte yaşama hakkına sahip olması ne demektir? Kentteki varlığının meşru görülmesi. Kimin tarafından? Kendini kentin sahibi olarak hisseden, kentin eski sakinleri tarafından.”

N. Buket Cengiz. Fotoğraf: Cem Kâmil Dede, 2026

ESİN HAMAMCI

@e-posta

SÖYLEŞİ

16 Nisan 2026

PAYLAŞ

Fransız sosyolog Henri Lefebvre’in “kent hakkı” kavramını merkeze alarak Türk edebiyatındaki 1960’lardan günümüze dek yazılmış seçili romanları inceleyen N. Buket Cengiz’in 1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları başlıklı kapsamlı çalışması, İstanbul’un geçirdiği kentsel ve toplumsal dönüşümün izini sürüyor. Uzun süren emeğin ürünü olan bu kitap, Orhan Kemal’den Orhan Pamuk’a uzanan yedi farklı roman üzerinden, kırsaldan gelenlerin “kentte yaşama” ve “kenti yaşama” mücadelelerini edebi bir perspektifle analiz ediyor.

İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olduğu parıltılı yıllardan soylulaştırmaya ve vahşi kentsel dönüşümün kasvetli gerçekliğine uzanan süreçte, yazar göçmenlerin kentteki meşruiyet arayışını ve geliştirdikleri ayakta kalma stratejilerini ele alıyor. Kitap elitlerin normatif kentlilik anlayışına karşı “alternatif kentlilik” biçimlerini savunan bir “kent hakkı romanları” külliyatı tanımlayarak, edebiyatı toplumsal bir hafıza ve eleştiri alanı olarak yeniden konumlandırıyor.

N. Buket Cengiz’le Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan 1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları kitabı üzerine konuştuk.


Kitabınızın “Giriş” bölümünde de anlatıyorsunuz, ancak kısaca özetlemek gerekirse, kitabın yazılma fikri nasıl oluştu?

Kitap Leiden Üniversitesi’ndeki doktora tezime dayanıyor. Doktorayı bitirir bitirmez tezden üreteceğim kitabın önerisiyle yayınevlerine başvurdum. Palgrave’in başvuruma atadığı iki hakemin yorumları ve eleştirileri doğrultusunda tezden bazı bölümleri çıkardım ve yeni bölümler ekledim. Bu yeni metni ise yayınevinin Literary Urban Studies serisindeki editörüm, University of California’da Karşılaştırmalı Edebiyat profesörü olan Eric Prieto’nun gözetiminde son haline getirdim. Bunu şunun için açıklamak istedim: Bu kitapta tartıştığım konular üzerine düşünmeye 2010 sonbaharında başladım; kitaba son şeklini verdiğimde 2020 sonbaharıydı. Bu on yıl, ülkemizde genel olarak birçok sosyal ve politik konuda, özel olarak da kentsel sosyal hareketler/mücadeleler anlamında çok önemli olayların, Gezi Direnişi gibi bir dönüm noktasının yaşandığı bir süreçti.

N. Buket Cengiz
1960'lardan Günümüze
Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları
çev. Mehmet Zeki Giritli
Koç Üniversitesi Yayınları
Şubat 2026
256 s.

2010 sonbaharında neden daha sonra “kent hakkı romanları” olarak kavramsallaştıracağım çalışmaya giden bir yolculuğa adım atarken buldum kendimi? O yıl İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti olmuştu ve dışarıdan bakıldığında her şey çok güzeldi. Konserler, sergiler, film gösterimleri, paneller  ile İstanbul, küresel kent zincirine eklenme yarışında hızla ilerliyordu; uluslararası arenada giderek daha hip bir kent oluyordu.

Ancak o parıltılı yüzeyi biraz kazıdığınızda karşınıza çok kasvetli bir gerçeklik çıkıyordu. Hızla soylulaşan kent merkezinde fiyatlar giderek yükseliyordu; yıllardır buralarda yaşamış/çalışmış insanların gücü artık bu evlere/dükkânlara yetmiyordu. Sulukule gibi tarihî semtlerde son derece vahşi kentsel dönüşüm projeleri hayata geçerken, tarihî ve/veya lokasyon değeri olan başka yoksul mahallelerin sakinleri, “sıra ne zaman bize gelecek?” diye düşünüyorlardı.

Bir yandan da, 1990’lardan itibaren yükselen eski İstanbul nostaljisinin kültürel hayattaki yansımaları özellikle edebiyatta dikkatimi çekiyordu. Bu nostaljinin içinde gizli olan göçmen karşıtlığı, yani 1950’lerde başlamış olan kırdan kente göçle İstanbul’a gelmiş olan göçmenlere dair suçlayıcı algı ilginçti. Bunun üzerine ben de “gelip İstanbul’u bozmuş olmakla” açık ya da kapalı biçimde suçlanan bu insanların edebiyattaki izini sürmeye karar verdim. Kitabı da bu insanlara, “büyük kentteki mücadelelerinde emeğinden başka hiçbir şeyi olmayanlara” adadım.

Çalışmanızda başlangıç noktası olarak 1960’larla karşılaşıyoruz. Neden bu tarih?

Türkiye’nin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hikâyesinde çok önemli bir rol oynamış olan köyden kente göç 1950’lerde başlamış ve kültür repertuarındaki ilk önemli yansımaları 1960’larda görülmüş olduğu için böyle bir kronoloji kullandım.

Kitabımda yedi roman inceledim: Orhan Kemal’den Gurbet Kuşları (1962), Muzaffer İzgü’den Halo Dayı ve İki Öküz (1973), Latife Tekin’den Berci Kristin Çöp Masalları (1984), Metin Kaçan’dan Ağır Roman (1990), Ayhan Geçgin’den Kenarda (2003), Hatice Meryem’den İnsan Kısım Kısım, Yer Damar Damar (2008) ve Orhan Pamuk’tan Kafamda Bir Tuhaflık (2014).

1962 tarihli Gurbet Kuşları, büyük kentlerdeki kırsal kökenli göçmenlere dair yazılmış romanlar içinde bir öncü sayılabilir. Ülkenin sanayileşmesinde kırsaldan gelen göçmenlerin emeğine büyük ihtiyaç vardı; eşzamanlı olarak tarımdaki mekanizasyon da kırdaki iş olanaklarını azaltmıştı. Yani, 1950’lerde başlayıp ‘60 ve ‘70’lerde yoğun biçimde süren göçte hem itici faktörler, yani köyde ekmeğini kazanmanın zorlaşması hem de çekici faktörler, yani genel olarak büyük kentlerin, özel olarak da İstanbul’un taşı toprağı altın olarak algılanması vardı. Ama göçmenler için kenti cazip kılan başka faktörler de vardı: Çocukların eğitimi, kentteki sosyal hayat (Kemal Karpat medeniyet kelimesinin kökeninde medine yani kent kelimesinin olduğunu ve Asya, Afrika ve Latin Amerika toplumlarında kente duyulan saygı ve hayranlığı vurgular), özellikle kadınlar için kayınvalide/kayınpeder baskısından kurtulup çekirdek aile olarak yaşama konforu, vs.

Kent hakkı, (Türkçe’ye şehir hakkı olarak çevrilse de) ilhamını bir noktada Marx’ın Kapital’inden de alıyor. Ancak Lefebvre bazı noktalarda Marx’tan ayrışıyor. Siz Lefebvre’in “kent hakkı” kavramının tanımlamasını nasıl çerçevelerdiniz?

Kent hakkı, Marksist Fransız filozof Henri Lefebvre’in 1968 Mayısındaki Paris ayaklanmalarından hemen önce geliştirdiği bir kavram. Lefebvre kent hakkını şöyle tanımlıyor:

“Daha üst bir hak biçimi: özgürlük hakkı, sosyalleşme içinde bireyselleşme hakkı, kentte yaşama hakkı, kenti yaşama hakkı.”

Lefebvre buradaki yaşama yani ikamet etme’nin “toplumsal hayata katılmak” anlamına geldiğini açıklıyor. Burada kenti yaşama olarak bahsedilen durum da zaten toplumsal hayata katılmadan mümkün olamaz; Richard Sennett’in dediği gibi, “kent, farklılıkların buluştuğu yer”.

Henri Lefebvre (1901-1991) Fotoğraf: Marc Garanger, AFP

Lefebvre, Marx’ın kullanım değeri-değişim değeri formülasyonunu kent bağlamına yerleştiriyor. Bu nedenle, kent hakkını gerçek anlamda yaşamak, kentin kullanım değeri değil, değişim değeri üzerinden var olduğu kapitalist sistem içinde mümkün değil. Ama kapitalist ekonomik düzende bile mesela halkçı konut politikalarının uygulandığı, eşitlikçi yaklaşımlara sahip yerel yönetimlerin kültür-sanata erişim, sosyalleşme, vb. olanaklar yarattığı durumlarda bu hakkı biraz olsun yaşamak mümkün olurken; vahşi kentsel dönüşüm projelerinin, rant odaklı yerel yönetimlerin kent hayatını ezip geçtiği hallerde bu hakkın esamesi okunmaz oluyor.

David Harvey

Lefebvre’in kent hakkı kavramı eleştirel kent teorisi (critical urban theory) için kilit bir öneme sahip. Bu alanda çok önemli çalışmaları olan David Harvey, kent hakkının “kentsel kaynaklara erişme konusundaki bireysel özgürlükten çok daha fazlası” olduğunu söyleyerek kavramı şu şekilde özetliyor: “Kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkı.” Lefebvre üzerine çok önemli çalışmalar yapmış olan Andy Merrifield da kent hakkını, “kentte yaşamanın bir varoluş biçimi, bir derinleşme biçimi” olduğu, dinamik ve ilerici bir durum olarak tanımlıyor.

Romanları analiz ederken Lefebvre’in “mekânsal üçlüsünü” (algılanan, tasarlanan, yaşanan mekân), “ritimanaliz”ini, gündelik hayat, “heterotopi”, “izotopi” veya “ürün” veya “yapıt” gibi kavramlarını bir okuma anahtarı olarak kullanabildiniz mi? Kullandıysanız ne ölçüde kullandınız?

Lefebvre’in kentin kullanım değeri ve değişim değeri kavramsallaştırması benim için çok önemliydi: Kent hakkı kavramının merkezinde, değişim değeri olarak kent fikrine duyulan tepki var zaten. Lefebvre sayesinde, kente kullanım değeri üzerinden yani oeuvre olarak kent anlamıyla bakabilmenin düşünce dünyama katkısı büyük oldu.

Lefebvre’in kent hakkı kavramından yola çıkarak kent hakkı romanları diye bir kavramsal çerçeveyi nasıl oluşturduğumu kısaca açıklamaya çalışayım:

Göçmenlerin kenti yaşayabilme hakkı için önce kentte yaşama hakkına sahip olmaları gerekiyor. Bir insanın kentte yaşama hakkına sahip olması ne demektir? Kentteki varlığının meşru görülmesi. Kimin tarafından? Kendini kentin sahibi olarak hisseden, kentin eski sakinleri tarafından.

N. Buket Cengiz. Fotoğraf: Cem Kâmil Dede, 2026

Göçmenlerin kentte yaşama hakkı yani kentteki meşruluğu iki açıdan sorgulanıyordu:

Bir: Kentli olmamaları. Göçmenin kentin meşru bir üyesi olarak kabul edilmesi için kentlileşmesi gerekiyor. Ve göçmen kentlileşemedikçe dışlanıyor, dışlandıkça kentlileşemiyor.

İki: Ayakta kalabilmek için uyguladıkları yöntemlerin ve stratejilerin yarattığı rahatsızlık. Barınmak için gecekondu kuruyor, seyahat etmek için dolmuşa biniyor, geçinmek için işportacılık yapıyor, vs. Bu enformel yöntemler kentin eski sakinlerini çeşitli şekillerde rahatsız ediyor. Burada, Asef Bayat’ın sessiz tecavüz (quiet encroachment) kavramından yararlandım.

Bir de, göçmenlerin siyasi pozisyonları da oportünist olarak görülüyordu.

Kentlileşme konusunda bir nokta eklemek istiyorum: Kentin eski sakinlerinin, elitlerin ve yönetici sınıfın rijit, normatif bir kentlilik anlayışı vardı. Bu da aslında Cumhuriyet’in Batılılaşma ve modernleşme projesinin pek çoğulcu sayılamayacak bir kültür politikasına sahip olmasının sonucuydu. Kırsaldan gelen göçmenin, kentli kimliğine halk kültürü öğelerini entegre etme hakkı yoktu. Yani tek tip bir kentli kimliğini içselleştirmesi bekleniyordu. Oysa göçmen, kentli kimliğine halk kültüründen unsurları adapte edebilseydi, o zaman birden fazla kentlilik biçimi, alternatif kentlilik biçimleri ortaya çıkabilirdi.

Ben kitabımda “kent hakkı romanları” olarak tanımladığım yedi romanda göçmenlerin kentte yaşama hakkının, yani kentte var olmalarının meşruluğu meselesinin önce kentlileşme konusuyla, ardından da kentte ayakta kalma stratejileri konusuyla bağlantılı olarak nasıl işlendiğini inceledim.

Henri Lefebvre, “kent hakkı” kavramını aslında “sosyal hayata katılmak” gibi bir noktadan tanımlıyor. Kitabınızda 1960’lardan günümüze uzanan süreci ele alırken, bu “hak”kın edebi metinlerdeki dönüşümü, Türkiye’nin geçirdiği ekonomik liberalleşme (1980 sonrası) ve neo-liberal kentsel dönüşüm (2000 sonrası) evreleriyle nasıl paralellik gösteriyor?

İncelediğim ilk iki roman Gurbet Kuşları ile Halo Dayı ve İki Öküz, 1950 ve ‘60’ların algılarını yansıtıyor: Bu dönemde göçmenler “kırsal Öteki” olarak görülüyor (kavramı Tahire Erman’ın gecekondu çalışmalarıyla ilgili dönemselleştirmesinden alıyorum). Bu romanların mesajları, Erman’ın 1970’ler için kullandığı, göçmenleri “dezavantajlı öteki” olarak görme eğilimiyle de uyumlu.

Sonraki iki romanda bambaşka tablolarla karşılaşıyoruz: Berci Kristin Çöp Masalları’nda alternatif kentlilik biçimlerini görebiliyoruz. Latife Tekin bunu sadece içerikle değil, biçimle de yapıyor; kitapta sözlü kültüre sürekli bir gönderme var. Okuma-yazma bilmeyen köylülerin kültürsüz olmadıkları, onların da sözlü gelenekle (maniler, deyişler, türküler, tekerlemeler, masallar, hikâyeler, vs.) yüzyıllardır taşıdıkları derin bir kültürel hazineye sahip oldukları, nedense çok gözden kaçan bir gerçeklik.

Ağır Roman’da kentlilik meselesi çok ön planda ve çok özgün biçimde ele alınıyor. Ailesi o bebekken İstanbul’a göçmüş olan Metin Kaçan, romanında göçmenleri kentlileşebilenler ve kentlileşemeyenler olarak iki gruba ayırıyor. Kentlileşemeyenlerden romanda çok dolaysız bir ifadeyle köylüler olarak bahsediliyor. Berci Kristin’deki anlatıcının sözlü kültür unsurlarını, Ağır Roman’daki anlatıcının da argoyu kullanması; romanların dışarıdan değil, içeriden bir bakışla yazılmış olduğunu vurgulayan, çok önemli bir biçimsel öğe.

Dil meselesi Ağır Roman’da çok merkezî bir yer tutuyor, Kolera argosunu sadece Koleralılaşmış, yani kentlileşmiş olanlar kullanabiliyor. Böylece dil kentlileşmenin ölçütlerinden biri oluyor. Koleralılık kimliğinin kentli bir kimlik olarak sunulması başkarakter Gıli üzerinden romanın tam merkezinde duruyor. Annesi babası İstanbul’a Anadolu’dan gelmiş; Gıli burada doğmuş. Kenti Lefebvre’in bahsettiği şekilde oeuvre olarak deneyimliyor: Her adımda karşısına çıkan tarihî binalarına, kiliselerine, arnavutkaldırımlarına ve çokkültürlülüğüne hayran.

Bundan sonraki iki romanda 1990’lara ve 2000’lere geliyoruz. 1990’lara gelindiğinde artık göçmenin kentlileşmesi meselesi gündemde olan bir konu değil. Gecekondular yıkılıp yerlerine apartmanlar yapıldığından beri, gecekondu mahallelerini kentteki köyler, orada yaşayanları da kentteki köylüler olarak görme eğilimi ortadan kalkıyor. 1980’lerde çıkarılan aflarla gecekondu sahipleri gecekonduyu yıkıp yerine dört kata kadar bina inşa etme hakkına kavuştular; böylece eski gecekondu mahalleleri sevimsiz apartmanlardan oluşan yerlere dönüştü ve bu semtlere de olumsuz, hatta stigmatize edici bir kavramla varoş dendi. Kenarda’da, gecekondu mahallelerinin geçirdiği bu evrimin insan psikolojisindeki izdüşümü çarpıcı bir şekilde yansıtılır.

Tahire Erman 90’lardaki algıyı “tehditkâr varoşlu” olarak tanımlıyor. Nurdan Gürbilek’in “kent yoksulluğunun henüz tehlikeyle ya da suçla değil, masumlukla bir arada düşünülebildiği bir iklim” olarak tanımladığı dönem artık geride kalmıştır. İnsan Kısım Kısım, Yer Damar Damar’da bu tehditkâr varoşlu’ya önemli referanslar var. Bu romandaki karakterler lümpen proletaryanın üyeleri. Romanın merkezinde, kentin periferisinde izole olmuş bireylerin tüketim üzerinden kentlileşme çabası ve tüketim toplumu değerleri altında ezilişi yer alıyor.

2014 sonunda çıkmış olan Kafamda Bir Tuhaflık’ın başkarakteri Mevlut son derece nevi şahsına münhasır biri: İstanbul’a âşık bir göçmen. Mevlut bozacı ve boza satmak için İstanbul’da sokak sokak yürümek hayattaki en büyük mutluluğu. Başka işleri olduğunda bile zevk için boza satmayı sürdürüyor. Mevlut’un kentlilik biçimi çok özgün. Kentin güzelliğini ve tarihî mirasını kuşaklardır bu kentte olan birçok kişinin edemeyeceği kadar çok takdir ediyor. O da Gıli gibi kentin oeuvre yüzünü görüyor, hissediyor. Yani aslında kentte kimin varlığının meşru olup olmadığına dair yorum yapanlardan çok daha kentli. Orhan Pamuk, İstanbul’a böyle tutkuyla bağlı bir göçmen karakter yaratarak alternatif kentlilik biçimlerinin mümkün olduğunu vurguluyor ve kentteki meşruluk meselesine de bambaşka bir perspektif getiriyor.

Bununla beraber, romanda 1990’lardan itibaren yaşanan zorunlu göçle gelen Kürt göçmenlere dair farklı bir yaklaşım var. Bu kişiler ekonomik nedenlerle gelenlerden çok daha zorlu bir ortama geldiler ve kentte tutunmaları çok daha zor, kimi zaman imkânsız oldu. Mevlut kentin bu dönemdeki yeni hali karşısında bir yabancılaşma hissediyor. Eski göçmenler ve yeni göçmenler arasında bir fark var ve hayat bu yeni göçmenler için çok zor. Romanda bu kişilerin kentteki meşruluğu konusunda pek belirgin bir mesaj yok. Ama kent yoksulluğu karşısında ne kadar mücadele ederlerse etsinler, kentte dışlanmaya mahkûmlar gibi bir tablo çiziliyor.

Modern Türk edebiyatında yazarlar bu “hak”kı sizce hangi imgelerle kullanıyor?

Analiz ettiğim yedi roman bağlamında, bir önceki sorunuzda kentlileşme meselesine değindiğim için, bu sorunuzda da göçmenlerin kentte ayakta kalma yöntemleri ve uyguladıkları stratejiler konusundan bahsetmek isterim.

Kemal Karpat

Kitlesel göç döneminde göçmenler barınma, ulaşım, istihdam gibi alanlarda enformel yöntemler uyguladılar. Buna ek olarak, Kemal Karpat’ın vurguladığı gibi, göçmenler siyaseti pragmatik şekilde kullandılar. Oylarının öneminin farkındaydılar, çünkü kent nüfusunun azımsanamayacak bir parçası olmuşlardı. Oylarını gecekondu mahallelerine belediye hizmetlerinin getirilmesini sağlamak gibi hedefler için kullandılar.

Göçmenler için üçüncü bir yol da kentsel hareketlerdi. Gecekondu hareketi bunun çok iyi bir örneğidir. Ama Karpat’ın da belirttiği gibi; gecekondu halkı sol hareketin de desteğini alarak, radikal eyleme sadece olağan yöntemleri tıkandığında başvurdu. Göçmenler kolektif hareket ettiler ama bunu sosyal ağlar ve politik katılım şeklinde yaptılar. Mübeccel Kıray sosyal ağların bu şekilde kullanılmasını klientelizm olarak tanımlıyor ve bunun göçmenlerin ihtiyaçlarını karşılamalarında çok önemli bir aygıt olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla göçmenler oportünist olarak yaftalandı. Ne var ki, Karpat’ın da vurguladığı gibi, “güvenlik güçleri, kentin eski sakinleri ve kimi zaman da medyanın düşmanca tutumları karşısında göçmenlerin bu stratejileri kullanmaktan başka şansı yoktu”.

Böylece, bir yanda enformellik bir yanda klientelizm, göçmenlerin kentteki meşruluğu meselesini daha da karmaşıklaştırdı. Göçmenler düşmanca yaklaşımlarla karşılaştıkça oportünist davranmak zorunda kalıyorlar; oportünist davrandıkça da daha fazla düşmanca yaklaşıma hedef oluyorlardı.

Göçmenlerin ayakta kalma stratejileri, incelediğim yedi romanda gerçekçi biçimde ele alınmıştı. Romanlardaki göçmenler de gerçek hayattakiler gibi sessiz tecavüz stratejisini uyguluyorlar; siyasi katılım ve klientelizme başvuruyorlar ve bu kanallar tıkandığında da kentsel hareketlere dahil oluyorlar. Bir diğer deyişle, romanların yazarları bu stratejileri gerçek deneyimlere paralel bir şekilde yansıtmışlar ve eylem çağrısı sayılabilecek alternatif senaryolar üretmekten kaçınmışlardı.

Örneğin, Gurbet Kuşları’nda enformel konut konusu çok önde ve romanın sonundaki gecekondu yıkımlarında gecekondu hareketine bir referans var. Berci Kristin’de gecekondu mahallesinin sakinleri belediye hizmetleri alabilmek için kolektif hareket ediyorlar. Bu romanda ayrıca radikal solun gecekondu halkını politize etme ve onlarla ortak bir dil bulma çabasındaki başarısızlığı da mizahi bir biçimde işleniyor.

Berci Kristin gibi 1970’lerin hayli politik ortamında geçen Ağır Roman’da da solcuların mahalle halkını örgütleme çabası yer alıyor. Mahalleden bazı kişiler sola sempati duysa da, bu eğilimler radikal eyleme doğru evrilmiyor.

Kafamda Bir Tuhaflık’ta 1970’lerin gecekondu mahallelerindeki sağ-sol kutuplaşması gerçekçi bir şekilde yer alıyor: Sağcı Sünnilerin Duttepe’si ile solcu Türk ve Kürt Alevilerin Kültepe’si arasındaki mücadele romanda önemli bir yere sahip.

Kısacası, “kent hakkı romanları” olarak gruplandırdığım bu romanlarda, göçmenlerin kentsel toplumsal hareketlerle kenti değiştirebilecek bir özne olma potansiyellerine dair bir mesaj yok. Enformellik göçmenlerin hayatının merkezinde duruyor ve romanlar, kentte bu enformel yöntemler ve oportünist bulunan stratejilerle ayakta durmaya çabaladıkları sürece, göçmenlerin kentin meşru üyeleri olarak görülmeyecekleri gerçeğini yansıtıyor.

Bu meşruluk konusu 1990’lardan sonra daha karmaşık ve problematik bir hal aldı.

Çünkü artık eski gecekondu mahallelerinde yaşayan kişilere Tahire Erman’ın “tehditkâr varoşlu” olarak tanımladığı şekilde bakılır olmuştu ve maalesef gelir ve varlık dağılımındaki uçurum arttıkça bu damgalama ve önyargı her geçen gün daha da derinleşiyor.

Bugün İstanbul’un gündeminde köyden kente göç diye bir mesele yok, ancak kent günümüzde farklı şekillerde göç almaya devam ediyor. 1990’larda İstanbul uluslararası göç almaya başladı: Türkî cumhuriyetlerden, Ermenistan’dan, Afrika’dan gelen göçmenler oldu. 2013’ten sonra Suriyeli mültecilerin varlığı kentteki dengeleri çeşitli açılardan değiştirdi; sonra Afganistan’dan vs. gelenler oldu. Birçok zaman, göçmen kendisinden sonra geleni fazlalık olarak gördü.

Başka bir deyişle, bugün başka yeni İstanbullular var ve onların karşılarında 1950, ‘60 ve ‘70’lerde köyden kente ekonomik göçle gelenlerin bulduğundan çok daha zor bir İstanbul duruyor. Eğer kent hakkı romanları üzerine düşünmek, içinde yaşadığımız kentsel hayata kent hakkı kavramı üzerinden bakmamızı sağlayabilirse, bu sadece bu zorluklarla mücadele edenler için değil, hepimiz için olumlu olabilir diye düşünüyorum.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Ağır Roman
  • berci kristin çöp masalları
  • Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları
  • Gurbet Kuşları
  • Halo Dayı ve İki Öküz
  • İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar
  • kafamda bir tuhaflık
  • kenarda
  • N. Buket Cengiz

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Intermezzo ve çok geç kapitalizm:

Dolayımsızlığın gizli çekiciliği

“Kornbluh’un dolayımsızlıktan kastı, bir çeşit doğrudanlık ve aracısızlık arzusu. Tarihsel, kültürel, psikolojik dolayımı ve anlamın kuruluşunu reddeden; mesajın nasıl görünüyorsa ya da neyse o olduğunu iddia eden bir jest.”

ALPTEKİN UZEL

Sonraki Yazı

DENEME

Hüzünlü Kaplan:

Yazmak kurtarır mı?

“Yapıtın parçalı-melez yapısı Sinno’ya yaşadıklarıyla ilgili hem bir mesafe hem özgürlük tanıyor. On dört yaşına kadar düzenli olarak üvey babasının tecavüzüne uğrayan Sinno’nun Hüzünlü Kaplan'ının tek bir satırında nefrete yer yok.”

ŞULE S. ÇİLTAŞ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist