Neştersiz ameliyatlar
“Topluma kazandırmak, toplumda bir yer edinmelerini sağlamak. Ameliyatları meşru görenlerin en önemli tezlerinden biri bu. Basit Bir Ameliyat bu tezin yapısını bozuyor, şunu sorarak: Topluma ne olarak kazandırmak?”
Yael Inokai
Yael Inokai’nin 2022 Anna Seghers Ödülüne değer görülen romanı Basit Bir Ameliyat “insanları ruhsal arazlardan kurtarma” ameliyatlarında hemşirelik yapan Meret’in ağzından anlatılıyor. Giriş sayfasında bu ameliyatlarla ne murat edildiğinin şöyle açıklandığını belirtiyor Meret:
[Ameliyatlar] onları yeni bir geleceğe doğru taşımalıydı; hayatı kaldığı yerden sürdürmekten ötesine, gerçek bir geleceğe. (s. 13)
Ne anlıyoruz bu cümleden? Hekimlerin, en azından bu ameliyatları yapan hekimin ruhsal arazların gerçek bir geleceğe müsaade etmediğini düşündüğünü. Demek ki hastalardaki arazlar bir yerden, bir zamandan sonra onların hayatlarının devamını imkânsız kılıyor. Dolayısıyla onu eski haline kavuşturmak değil, ötesine geçirmek, onları “gerçek bir geleceğe” taşımak isteniyor. Eski halin varacağı bir gelecek yok, her durumda hastanın hayatı bir yerde yine takılacak. En önemlisiyse şu: Meret’in ameliyatlarda eşlik ettiği hekim beyinle ruhsallık arasındaki bağa yapılacak müdahaleyle bu arazların giderilebileceğine inanıyor. Sorunun beyinde, bedende olduğuna.
Böyle başlayan bir romanın olay örgüsü ilerlediğinde yapılacak bir ameliyat ve sonuçlarının yer alacağını tahmin etmek kolay. Hatta olası bir ameliyatla ruhsal arazların giderilmeyeceğini, aksine böyle bir çabanın yeni ve daha büyük problemlere neden olacağını düşünen okuyucular da az olmayacaktır. Beri yandan, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği sona ermek üzereyken kaleme alınan bir romanın yaklaşık yüz yıl önce umut bağlanıp 20-30 yıl içinde büyük oranda terk edilmiş bir yöntemin eleştirisinden ibaret olmayacağını tahmin etmek de zor olmasa gerektir.
Basit Bir Ameliyat
çev. Niyazi Zorlu
Tetes Kitap
Mart 2026
176 s.
Dolayısıyla Basit Bir Ameliyat’ta Inokai’nin önüne bir sorunsal olarak aldığı şey düz anlamıyla ameliyat değil, ancak metaforik anlamıyla ameliyatların söz konusu olduğu söylenebilir pekâlâ. Bu başat sorunsalın yanında romanın bir başka sorunsalının da “beden” olduğunu düşünmek mümkün. Beden konusu da başat sorunsalla büsbütün ilgisiz değil elbette. Bedene yapılacak ama ruha etki etmesi umulan tek ameliyat lobotomi değil, başka ameliyatlar da var – çoğunda neşter vb’leri kullanılmıyor üstelik.
Roman boyunca anlatıcı Meret’in bedene muhtelif şekillerde yaptığı göndermeler özellikle dikkat çekici. Yukarıda vurguladığım sorunsal bağlamında değil sadece; hikâyelerin ilerleyişinde, roman kişilerinin gündelik hayatları anlatılırken de beden, bedensel edimler sıklıkla öne çıkıyor. İnsanın düşünüyor, duygulanıyor olması, keza hayatının gidişatını seçimleriyle, kararlarıyla belirleyebilmesi gibi nedenler ruhsal/düşünsel yanımızın daha ön planda değerlendirilmesi sonucu doğurabiliyor, oysa bedenli varlıklarız ve beden ile ruh/düşünce arasına kesin ayrımlar koymak imkânsız. Beden ile ruh/düşünce arasındaki karmaşık bağlar, bağlantılar, hiç kuşkusuz Meret’in çalıştığı klinikteki hekimin yaptığı gibi küçük operasyonlarla müdahale edebilecek bağlar değil; ancak bunları büsbütün bilemeyecek, göremeyecek de değiliz. Basit Bir Ameliyat’ı, bu karmaşık bağlardan bazılarının hikâyeler vasıtasıyla görünürlük kazandığı, insanı, varoluşu, kimliklerin oluşumunu ve iktidar ilişkilerini beden üzerinden de düşünmeye çağıran bir roman olarak değerlendirmek mümkün.
Birkaç örneğe yakından bakarak ilerleyebiliriz. Meret’i henüz yeni tanımışken onun bir hemşire yurdunda kaldığını öğreniriz. Geceleri uyandığında binaya kulak verip kaldığı odanın dört duvarının ötesinden gelen sesleri dinler.
Diğer hemşirelerin yataklarının içine düşmelerine kulak verirdim, yorgun bir beden zinde bir bedene göre on kat ağırdı ve bir yatağın gerçekte ne taşıması gerektiğinin farkına varırdım, kemikler ve et ve kan ve bir insanın gördüğü ne varsa o. (s. 15)
Benzer biçimde Meret, yurttaki odasına girdiğinde oda arkadaşı Sarah’ın uyuduğu halde sessiz olmaya gayret ettiğini, “Bir vücut, uykuda da olsa, tanıdığı diğer vücudu, onun varlığını hissed[er]” diyerek açıklar. Daha sonra aralarında gergin bir tartışma yaşandığı sırada –ikisi de Sarah’ın yatağında oturuyorlardır– Sarah’ın sesinin, tavrının giderek sertleşmesiyle hissettiklerini de Meret gene beden üzerinden ifade eder. “Yatağımın üzerindeki beden birdenbire taşıyamayacağım kadar ağırlaştı. Beni de yatağın derinliklerine doğru çeken bir ağırlık.” (s. 121)
Başka bir yerde de mesela “derinin hafızası”ndan söz eder Meret (s. 117) Bahsettiği kendisi ya da oda arkadaşı Sarah değil, romanın üçüncü başkişisi Marianne’dir bu kez. Bedenlerin temasına da ayrıca dikkat çekiliyor romanda. İki vücudun birbiriyle temasının güvenli bir alan, sessiz bir uzlaşma yarattığı vurgulanıyor. Kişilerden biri ilk cinsel deneyimini aktarırken bedenlerin birbiriyle temasının yarattığı his yahut ruh halini, “Evimmiş gibi hissettirmişti bana. Evde olmak gibiydi,” diyerek ifade etmesi de önemli.
Meret, bakımını üstlendiği hastadan söz ederken hastanın ameliyat öncesindeki bekleme sürecinde terlemesini de “Bedeni kendisini neyin beklediğinin farkındaydı,” diyerek aktarıyor. Hasta kadının vaktiyle gittiği yatılı okuldan söz ederken oradaki kızların sürekli birbirlerini gözetlemelerinin yarattığı rahatsızlığı anlatırken yine bedene vurgu yapması dikkat çekici. “İnsan orada bir bedene sahip olduğunu asla unutamıyordu, çünkü… herkesin her zaman bir bedeni vardı.” (s. 46)
Yine Meret, daha önce bakımını üstlendiği Marianne’i kaldığı yerde ziyarete gittiğinde önce onun ağabeyiyle karşılaşır. Burada da Meret ilk izlenimlerini haliyle muhatabının bedeni üzerinden aktarır, gördüğü başta sadece bundan ibarettir.
Kız kardeşine hiç benzemiyordu. Ondan daha uzun olduğundan değil, vücut yapısından da. Konuşması da onunkinden farklı değildi. Tahta bir sıra nasıl odundan yontuluyorsa, insan da dilden yontuluyordu. (…)
Hayır, vücut değil. Vücutla pek ilgisi yok. İri yarıydı, gururlu. Gazetelerdeki fotoğraflarda hiç fark edilmiyordu. Ama benim önümde böylece dikelirken, bedeninden hoşnut olmadığını hemen anlamıştım. Ezbere alınmış hareketleri kusursuzdu ama ona ait değildiler. (s. 139)
Basit Bir Ameliyat’ın ana sorunsalı için ruhlarımıza yapılan “ameliyatlar” demiştim. Bu ameliyatların bir kısmı kuşaklardır, asırlardır yapılageldiği için çoğumuzda doğal ya da normalmiş yanılsaması yaratıyor. Bu, romanda kendisinin, Sarah’ın ve Marianne’ın hikâyelerini bize anlatan Meret için de geçerli. Aile, ailedeki roller mesela. Gelgelelim Meret’in doğal kabul ettiklerini kız kardeşi Bibi doğal kabul etmeyebiliyordur. Nitekim ailenin yarattığı döngüden çıkabilmeyi başaran da o olmuştur. Bu anlamda Inokai’nin romanını Meret’in özgürleşmesinin romanı olarak da okuyabiliriz – pek çok şeyin yanında kendinden de.
Romanın olay örgüsünün kritik anlarından biri olan Sarah’yla Meret arasında gerginlik de Meret’in hemşirelik yaptığı ameliyatı olağan görmesinden kaynaklanır. Daha doğrusu, ameliyat öncesindeki halin “araz” olarak kabul edilmesinde Meret de hekimle paralel görüştedir. Bu konuyu daha önce sorgulamadığı için böyle düşünüyordur. Sarah ise eski kız arkadaşının yaşadıklarını, ona yaşatılanları gördükten sonra sorgulamaya ve farklı düşünmeye başlamıştır.
Romandaki bir başka kritik andaysa (okuma tadını kaçırmamak için ayrıntısını vermeyeceğim ama bedenlerle ilgili olduğu tahmin edilmiştir) Meret’in bir anlamda kendisini bulmasına tanık oluruz. Aynı yaşantı iki farklı şekilde hikâye edilir burada. İlkini “utancın hikâyesi” diye anıyor Meret, yaptıklarını hatırladığında bunları kendi yapmamış gibi hikâye eder. “Adım gibi emindim: O ben değildim,” diyerek başlar. Bu cümle bizatihi bir gerilimi duyurmuyor mu? Kişi, “ben değilim” diyorsa, başkalarını ya da kendisini iknaya çalışıyordur, demek ki tersi yönde bir sav da ortada durmaktadır. Bu arada “Ben değil O yaptı etti,” diyerek anlattığı bir “sonrası” ânıdır. Her iki versiyonda da bu “sonra” ânında yapılan edimler aynıdır, ama bir yerden sonra farklılaşır. İlkinde, aynanın karşısına geçtiğinde onunla konuşur Meret ve “O bir başkası olmalı,” der. İkincideyse aynayla konuşmaz, aynadaki yansımasına bakar.
Aynadaki yansımama baktım. Dudaklarımda incecik bir alev. Altlarında bir çentik. Göz kapaklarımdan biri yerde diğeri gökte. Parmaklarımı derimin altından fırlamış kemiklerimde dolandırdım; yanaklarımda, çenemde, alnımda.
Demek ki ben buydum. Demek ki böyle görünüyordum. (s. 102)
Bedene yapılan vurgu çok açık. Kendisi (her kimse o) konuşmuyor bu kez, oydu, buydu, bendim, değildim, demiyor; beden konuşuyor, kendi dilinde. Bu ikinci versiyonu, “Utanmadan yoksun bir hikâye daha vardı,” diyerek anlattığını da eklemek lazım Meret’in.
Basit Bir Ameliyat’ın kişilerinin birbirine değen, kesişen, bir noktadan sonra beraber ilerleyen hikâyeleri var. Bir yandan insanın bir bedeni olmasının anlamları, görünümleri, elbette arzuları beliriyor, seziliyor bu hikâyelerde, bir yandan da başkalarının bedeni üzerinde hak elde etmiş, söz söyleme, yargıda bulunma, karar verme iktidarı olanların pervasız tutumları. Ailedeki ya da klinikteki hiyerarşi yakındır, paraleldir, hatta kimi zaman iş birliği içindedir. Marianne hakkındaki kararı mesela babası verir, hekimin tavsiyeleri doğrultusunda. Bu adam için “ameliyat öncesindeki” Marianne kabul edilemez olduğu için hekimin tavsiyesine uyar. Toplumdaki konumunun muhafazası için “ameliyat sonrasındaki” Marianne daha kabul edilebilirdir.
Topluma kazandırmak, toplumda bir yer edinmelerini sağlamak. Ameliyatları meşru görenlerin en önemli tezlerinden biri de bu. Basit Bir Ameliyat bu tezin yapısını bozuyor, şunu sorarak: Topluma ne olarak kazandırmak? Bu sorunun yanıtı da beden meselesinden yalıtık değil. İş gücü olarak. Romanda ameliyat sonrasını bilebildiğimiz Marianne dışında bir kişi daha var. Onun hikâyesinde meselenin bu boyutu berraklık kazanıyor. Meret’in sorusu önemli.
Biz insanları, kelimenin hak ettiği mânâda gerçek bir geleceğe uğurlamak istiyorduk; bizi ameliyat yapmaya iten güç buydu. Bir çamaşırhanede çalışmanın bu geleceğe dahil olup olmadığını sormuştum. (s. 141)
Bu soruyu sorduktan sonra Meret kendisi için de “gerçek geleceği” nerede arayacağı sorusunun peşinden gitmek kaçınılmazdır. “Kıdemli hemşire” unvanı alması gerçek bir geleceği olacağı anlamına gelecek midir? Bunun gerçek olmayacağını hekimin onu da ruhsal arızası olanlar arasında saydığını görünce sezdiğini düşünebiliriz. Arazını telaffuz etmez hekim, ama daha önceden oda arkadaşını sorarak ima etmiştir. Bu konu ikinci kez açıldığında, daha açık konuşur. “Sizinki gibi rahatsızlıklar (…) Bir insana yakışmayacak eğilimler… bunlar tedavi edilmeden bırakılmamalıdır.” (s. 147)
Bu yüzden Meret’in verdiği kararı da bir ameliyat sayabiliriz. Şöyle denmemiş miydi ona? “[Ameliyatlar] onları yeni bir geleceğe doğru taşımalıydı; hayatı kaldığı yerden sürdürmekten ötesine, gerçek bir geleceğe.” İnsanları bedenlerinden hoşnut olacakları, bedenlerinin kendilerine ait olacağı bir geleceğe. O halde gerçek gelecek şimdideki tahakkümlere karşı ameliyatı zorunlu kılıyor, dışarıdaki yahut insanın içselleştirdiği tahakküm mekanizmalarına karşı. Basit ya da karmaşık.