Evcilleşmemiş bir ruha:
Merhaba Elif Sofya
“Elif Sofya 2014’te yayımlanan Dik Âlâ’dan 2021’de yayımlanan son kitabı Pençe’ye kadar; doğa/kültür, insan/insandışı, akıl/beden ikiliklerini bozan, dağıtan bir bilinçle söz alır.”
Elif Sofya
“Kim beni kimliksiz bir insan tarihine
Gömecekse gömsün gitsin
Evcilleşmedi desin ölse bile”
Pençe’den
Elif’in vedasını öğrendiğim an istemsiz bir ses çıktı gırtlağımdan; boğuk, hırıltılı, kısa bir nida; tek harfe doluşan boşluk, bir hıçkırık gibi. Başka bir zaman öyle bir sesi dışarıdan duysam, belki insansı, ancak henüz insana dair bir dizgiye kavuşmamış, yabani, tekinsiz bir hırıltı diye düşünür, ürperirdim. Oysa önce ürperdim, sonra şakaklarım zonklamaya başladı. Gırtlağımdan çıkan o ilkel sesin şaşkınlık, inkâr taşıdığından ve en nihayetinde ölümle ilgili olduğundan emin olduğumda, Elif’in son şiir kitabı Pençe’den alıntıladığım bu dizeleri anımsadım yine. Kitabını kutlarken bu dizeleriyle paylaşmıştım. 2021’di.
Pençe yayımlandıktan sonra, onu ne zaman aklımdan geçirsem bu dizeleri mırıldanıp, “evcilleşmemiş” bir şairin varlığına tanıklıktan, yirmi seneyi geçen yoldaşlığımızdan ve seyrek de olsa iletişimimizden sevinç duyarım/duyardım. Bu cümlede her zamanki gibi ne yapacağımı şaşırdım. Yok, aslında şaşırmadım. Yüklemler eylem bildirmekten öte, zamanı da taşırlar. Ölüm bir yarıktır. Giden ile kalan arasında zamansal bir yarılma. Eğer gönderirsen, vedalaşırsan, hoşça kal dersen… demem. Ben diyecek olsam, söz konusu bir şairse –bu da yetersiz– “gerçek bir şairse” zaman izin vermeyecek, geçmiş zaman kipleri genişleyecek ve şiirler hayatta kalmaya devam edecektir… ve şair de.
Elif Sofya imzasını ilk nerede gördüm? Yasakmeyve dergisi. 2000’li yılların başı. Birkaç şiiri birden yayımlanmıştı. Şiirleri birbirinden koparmak mümkün değildi. Ortada bir özne vardı. “Fedor.” Onun şiirine yol arkadaşlığı yapan, insan ve insan-dışı olan, şairin zihninde sürekli ona bir şeyler fısıldayan, özgül bir varlık Fedor. Kimi zaman ondan kurtulmak istediğini söylese de, ikisinin de birbirini bırakmadığı uzun bir yolculuk. Uzun mu dedim? Elif Sofya (1965, İstanbul).
2005’te Yasakmeyve Komşu Yayınları’ndan yayımlanan ilk kitabı Ters Düşünce, Fedorların bir aradalığı, tezatlığı, inadı, itirazları… “Fedor’un İşaretleri”nde:
“Irmak beni bildiği gibi yapsın
Erisin yüzümün aydınlığı
Çünkü yazıklanmak boşuna
Kötü şeylerin olması lazım”
diyordu. Kötü bir şey oldu Elif; hiç düşünemediğimiz, konduramadığımız bir şey. Demem o ki: Ben bu yazıyı neden yazıyorum? Sen okumayacaksan, neden!
Neden yazdığını, nasıl yazmak istediğini bilen sayılı şairden biri olarak bir yerlerde şöyle demiştin:
Kendim için konuşmam gerekirse, gösterenle gösterilen arasında yaratılmış uzlaşımcı dizgeyi bozacak yapı ve söyleyişe sahip bir şiirin peşindeyim, gözlerimi bırakalı çok zaman oldu.
Oysa gözlerin de kaldı dünyada. Dördüncü şiir kitabın Hayhuy’da kitabını içerden parçalarken (bölümlere ayırdığını söylemek hafif kalacak) Fedor’un Hikâyesi, Fedor’un Kan Bağı, Fedor’un Duygu Durumu olarak karşımıza çıkan post-human teorinin şairi çağırdığı yerde yine o vardır – bu sefer bir orman kuşu olarak:
“O bir orman kuşuydu
Fakat şehrin ortasında yemleniyordu
Bundan daha büyük bir yokoluş
Düşünemezdi Fedor.”
Sofya bunu başından beri yaptı. İnsan akrabaların dışında, insan-dışı varlıklarla –mesela kuşlarla, yılanlarla, karıncalarla, ağaçlarla– birlikte yaşama temelli ve hatta bakım üstlenerek alternatif bir akrabalık kurarak; doğanın heteronormatif ilerleme anlatısını da reddederek kendini insan varlığın dışında konumlandırmaya çalıştı hep.
“İnsani Şeyler” şiirini bitirirken yekten söyler bunu: “Çok sıkılıyorum insanî şeylerden”… “Dünya’nın Ağrısı”nda:
“Suyu sesten havayı kuş kanatlarından ayıran
Bir perspektif içine gömerek dünyanın ağrısını
Bunun üstüne bunun üstünde bir dille
Dinlemiyorum artık masallarınızı...”
Şairler Arasında Kadın Olmak/Konuşmalar Kitabı’ndaki edebiyat sosyolojisi bağlamında hazırladığım soruları çalıştığımız o günlerde (2007 olmalı) verdiği yanıtların taşıdığı depresif, yapıya müdahale eden tonunu ve hatta kendini “dışarıda tutarak” mesafelendiğini tez aşamasında vurgulamıştım. Kendini edebiyat mahfillerinden uzak tuttuğunu, aldığı davetlere çoğunlukla olumlu yanıt vermediğini, daha dar bir çevrede, gönüllü ve bilinçli bir izolasyon yaşadığını biliyorduk. Son yirmi yılın şair kadınlar açısından hem bir varoluş mücadelesi hem de şiirdeki –ataerkil feodaliteden ataerkil moderniteye değişmeyen– eril tahakkümün kapladığı alanda şiirinin sırtını dayayacağı poetikayı inşa etmeye çalışmanın sorumluluğu ve yabaniliği – hırçınlığı/huysuzluğu mu diyelim… yaşamak, yazmak…
Uyumlu olmak, dizgiyi bozmamak, müsamerenin en süslüsü olmak, en dişisi olmak, en kaprislisi olmak ne denli yayılmacı ilerlerse, buradan bir nefeslik kaçışlarla mesafelenmek haklı bir duruş olarak aklımızda kalıyor her defasında. Toplumsal cinsiyetin ortadan kalktığı, ideal olanı arzuladığını söyler Sofya, Konuşmalar’da; bir de şunu: “Bugüne dek kadının şairliği üzerinde oluşmuş tüm önyargıları yıkacak, çok güçlü şiirler yazılıyor. Bunun artarak süreceğini düşünüyorum.” Şair kadınların şiirimizdeki temsiliyeti renkli ve geniş bir yelpaze oluşturuyor var bugün. Geleneksel olandan beslenerek, kavramsal derinlikten kaçınarak, kolektif belleğin marazlarını dert etmeden salt bir yazıcıya dönüşme tehlikesinin farkına varmadan bir imzaya dönüşmek de bu yelpazeye dahil maalesef.
Bir refleks olarak ortaya çıkan şiirlerin arasından nasıl öteye varır şair? Milliyetçi, feodal, ataerkil bir modernitenin sardığı bir zamanın devamındaki yüzyılda insanı her şeyin ölçütü olarak gören hümanizmayı zorlayan bir “arıza” olarak nasıl yazar? Sofya bile isteye buraya yöneldi. Evcilleşmeye reddini buradan kurar, söyler o yüzden. Dilin sınırlarını kazırken, o hırıltıdan insana dair olan konuşmanın ve yazmanın geçişkenliğinde gökdelenlerin, plazaların, AVM’lerin şehirlerinde bir yabanarısı gibi dolaşmanın peşindedir.
Dilin içinde hapsolmuş hissettiği her an da iğnesini kendine batırmaktan kaçınmaz. Çünkü onun için dil insanı şeffaflaştıran bir araç değil, cinsiyetçi kalıpların ve iktidar ilişkilerinin kazındığı bir yüzeydir. O yüzden “pençe”sini göstermekten çekinmez ve derisini de soyar. “Damar” şiirinde pasif eylemlerin kişisi olmadığını söyler bize:
“Derimi kazıyarak bir dil buldum
İçinden bu acı ağaç uzadı
Buharlandım, hazırlandım, hızlandım
o dili ezerek, (ç)ekip sürükleyerek durdurdum.”
Böylelikle konuşan değil, işaret eden bir özbilince vardığını kabul edebiliriz ki; politik bir bilinçle ve şartsız bir arızalanma eşliğinde; kimliğin, doğanın, dilin katı sınırlarını “mavi bir duygulanım”la aşmaya çalıştığını görürüz. (Deniz Gündoğan İbrişim’in “Çağdaş Türk Şiirinde Moderni Demokratikleştirmek / Elif Sofya ve Asuman Susam’ın Ekopoetikleri” başlıklı metnini okumak “mavi etki” bağlamında ufuk açıcı olacaktır)
Ekolojik yıkımın şiddetini günden güne çoğalttığı bir çağın içinde, bir doğa romantizmi olmanın ötesinde, gezegene ve canlıların habitatına dair örgütlü bir mücadele var. Sosyal ve ekonomik refahın tartışmalı medeniyetinde dillendirilen itirazlarla bir yas ve kıyım coğrafyasında yaşanan etkinin dengesizliği bir yana, bu tanıklık ve karşı duruşun yereldeki mücadelesi de bambaşka. Birlikte yaşadığımız, binlerce yıl öncesinden evcilleşmiş canlıların yaşam hakkını koruyan da, yerin altını üstüne getiren maden ocaklarının yaşayan her şeyi yuttuğu bir taarruzun karşısında ağacını korumak için ona sarılan da, şiire sarılan da aynı derdi/acıyı çekiyorsa hayatta olmanın bir bedeli gibi yaşamak düşmüş demektir payımıza. Ne diyor Elif “Yaşamak” şiirinde:
“Şiiri derin bir yaradan
Kabuklarını kırıp çıkarıyorum
Suskunluğuyla katılaşan
Taştan bir ağızla konuşmaya başlıyoruz
Durdurulamaz gürültülerin tortusuna sessizlik
Ölmeden geçen günlerimize yaşamak diyoruz.”
1970’lerde etkili olan feminizm ile ekoloji hareketinin bir kesişimi olarak düşünebileceğimiz ekofeminizm yeni bir literatür oluşturdu. Temel tezi, doğanın tahakküm altına alınması ile kadının patriyarkal kapitalist ataerki arasında sıkışıp kalmış varlığı arasında yapısal bir birleşim olduğudur. Sadece bununla da kalmayan bir etik problem olarak, tüm hiyerarşik iktidar ilişkisini sorgulayan ve değiştirmek, yıkmak için kendini geliştiren bir teorik hattır.
Bu bağlamda Sofya’nın şiiri 2000’li yıllarda iyiden iyiye belirginleşen bu teorinin en tutarlı izleğe sahip birikimidir ve şair 2014’te yayımlanan Dik Âlâ’dan 2021’de yayımlanan son kitabı Pençe’ye kadar; doğa/kültür, insan/insandışı, akıl/beden ikiliklerini bozan, dağıtan bir bilinçle söz alır. Bilinçli bir hafıza kaybı önerir hatta. “Alzheimer” şiirinde:
“Hayvanlığa yuvalandım
Bir karınca beyninin kıvrımlarında köklenerek
Yaşamaya çalıştım.”
Metni zihnimde kurmadan, kurgulamadan Elif’e dair ben ne biliyorum’u yazarken hatırlayarak buraya kadar geldim sanırım. 5 Mayıs’ta gırtlağımdaki o şaşkın acılı hırıltının üzerinden birkaç gün geçti. O sürede Kadın Yazısı Festivali’ndeki konuşmasını, Tesak’ta sevgili Nilay Özer’le yaptıkları söyleşiyi bir daha izledim. Bu vedanın en can alıcı kısmı da benim için burada aslında. Sofya yazacağı şiiri, yazmak istediği şiiri en âlâ / Dik Âlâ yazdı. Ancak poetik olarak bu kadar tutarlı ve donanımlı bir şiiri kurarken, tüm bu eleştirel bakışı, itirazı, insandışılığı, dilin arsızlığından uzak kalışını; şiirdışı ancak şiirin kaburgası olan bir metinler bütünüyle bize bırakmış olsaydı… Bunun eksikliğini hep duyacağım. Elif’in eksikliğini ise Türkçe şiir iliklerine kadar hissedecek.
Evcilleşmeyenin vedası da böyle olur, diyesim var. Bir anda. Vakitsiz, birdenbire, çarçabuk. Kapıyı açık bulan bir kedinin bir anda evden gidişi, açık unutulmuş pencereden iki kanat çırpışıyla gökyüzüne karışan bir kuş. Bizimle olan ama asla bizim olmamak üzerine nefes alan herhangi bir varlık gibi.
O yüzden, yok öyle hoşça kal demek Elif’e… Merhaba Elif Sofya. Kalbimle, kız kardeşlikle, yoldaşlıkla yeniden merhaba!