Şiir kanonu ve okurun inşası
Yalçın Armağan'la Şiirin Dolaşımı adı yeni kitabı dolayısıyla Türkiye'deki edebiyat kanonu üzerine konuştuk.
Yalçın Armağan. Fotoğraf: Kadir İncesu, 2020.
Edebiyat konuşurken, ‘kanon’ ara ara başvurulan bir kavram; kitabınız Şiirin Dolaşımı’nda daha da yaşar hale geliyor. Nedir kanonun ölçütleri? Bizde olduğu kadar dünyada da sorunlu bir süreç mi?
Türkiye’de kanon uzun süredir tartışılıyor. Tartışmanın başlangıcı, Tuncay Birkan’ın Türkçeye çevirdiği, Gregory Jusdanis’in Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür-Milli Edebiyatın İcat Edilişi kitabı aslında. O kitap tamamen kanon üzerinedir. Orhan Koçak, Orhan Tekelioğlu gibi isimler bu meseleyi ele almıştı daha önce. Kanon dediğimiz şey, bir ulusal edebiyatın okunması gereken yapıtlar listesi! Sorun yaratansa şu: Bu liste neye göre belirlenecek? Harold Bloom’un Batı Kanonu adlı kitabında da kanona dair sorunları görürüz. 1960’lara kadar İngiliz, Amerikan edebiyatında belli bir liste var; ama 1960’lardan sonra, özellikle edebiyat teorisi daha politize olduktan sonra o liste sorgulanmaya başlıyor ve kanona kimin dahil edildiği önemli bir sorun haline geliyor. Postkolonyalizmin gelmesiyle “Niçin bu adamların hepsi beyaz?”, feminizmin gelmesiyle “Kanonda neden hep erkek var da, kadın yok?” sorgulamaları yapılıyor. Kısacası, kanonun olduğu her yerde benzer sorunlardan söz etmek mümkün.
1929-1945 arası ‘resmî kanon’ döneminde, bizde kültürel aktör olarak sadece devlet mi var?
Sadece denemez ama evet, en önemli aktör devlet. Yeni bir devlet, yeni bir kültür kurmaya çalışılıyor. Savaştan çıkmış, yoksul bir ülke. Zaten kısa süre sonra dünyada da ekonomik kriz başlıyor. Yayıncılık çok dar bir alan. Yayıncılığı büyük oranda devlet üstleniyor. Cumhuriyet ideolojisi baskın ama, “Kanon kuracağım” deyip peş peşe 100 kitap bile basamıyor henüz. Başlangıçta hiç hareketli bir dönem değil.
1928'de harfler değişiyor. Peki, Türkçe şiirde 1930’lara gönül rahatlığıyla ‘kurucu dönem’ diyebilir miyiz?
Hem diyebiliriz hem de diyemeyiz. Alfabe değişikliği Cumhuriyet’in kendi hedefleri bağlamında başarılı bir manevra, ama dil zaten Osmanlı’nın son döneminde Yeni Lisan Hareketi’nden itibaren değişmeye başlıyor. Alfabe değişikliği kanon bağlamında çok önemli. Çünkü önceki alfabeyle yayınlanmış metinlerin dolaşım imkânını ortadan kaldırıyor. Bu nedenle, aslında bir başlangıç noktası.
Kanonla metnin dolaşımı arasında derin çelişkiler yaşanıyor bir de…
Özellikle şiir bağlamında Türkiye’ye özgü bir durumla karşı karşıyayız. Hececi Şiir ön plana sürülüyor, fakat bu şairler estetik açıdan kıymetli bulunmuyor. 1920’lerde, 1930’larda yayımlanan Hececi kitaplardan neredeyse hiçbiri sonraki yıllarda yeniden basılmıyor. Oysa onlar o sırada kanonun içindeler. Antolojilere baktığınız zaman, hepsinin şiiri orada vardır ama kitaplarını gidip kitapçıdan almaya çalışsak, büyük çoğunluğu yoktur.
Nâzım Hikmet, 1930’larda kanonik olmaması için bastırılan şairdir. Beş Hececiler yükseltilirken, Nâzım Hikmet’i bastırmaya çalışıyorlar ama sonrasında dolaşımda kalan Nâzım Hikmet oluyor.
Bu nedenle, 1930’lardaki şiire hem kurucu diyebiliriz hem de diyemeyiz. Diyemeyiz, çünkü Hececi şairler dolaşımda kalamıyor ama antolojilerde, müfredatta var olduklarına göre, Cumhuriyet’in ilk dönem kültür politikaları onları kanona sokmayı başarmış. Bu nedenle, özellikle dil açısından kurucu bir konuma geliyorlar. Bir de tabii, dediğim gibi, 1930’larda Nâzım Hikmet şiiri var. Asıl kurucu o.
Orhan Veli’nin herkesin şairi olmasını nasıl açıklayabiliriz? Adam devrim yapıyor bir yandan…
Estetik birtakım nedenleri var elbette ama, bana kalırsa, ben en başta politik olmamasıyla açıklıyorum. Nâzım Hikmet de şiirde devrim yapmıştı ama dolaşımda kalmasına izin verilmedi. Aslında Orhan Veli de politik biri ama sosyalist değil. Ayrıca, yapısı okuru zorlamayan, okuyucunun kolay alımlayabileceği bir şiir olduğu için de tercih ediliyor. Bir üzücü şey de erken ölümü. Garip değil ama, Orhan Veli’nin tek başına yayımladığı hiçbir kitabı yaşarken ikinci baskı yapmamıştır. Ece Ayhan 1967’de okuyucunun “leş kargası” olduğunu, sadece ölü şairleri okuduğunu söylüyordu. Ece Ayhan haklı gibi görünüyor; öldüğü zaman şairin kanonikleşmesi daha kolaylaşıyor. Orhan Veli’nin erken ölümü de onun kanonlaşma sürecini hızlandırdı. Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in Garip dönemi kitapları Orhan Veli kadar ilgi görmedi mesela.
Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’i için ‘sosyolojik bir vaka’ demenizin nedeni ne?
Bu bibliyografyayı hazırlarken açıklayamadığım bazı şeyler oldu. Biliyorsunuz, erken Cumhuriyet döneminde Mehmet Akif yurtdışına çıkmayı tercih etti, çünkü izlendiğini düşünüyordu. Şiirine baktığınız zaman, Cumhuriyet’in temayüllerine tamamen ters, aruzla yazılan, İslamcı bir şiir. Akif 1936’da ölüyor; bütün kitapları 1943’te ilk kez Latin harflerine geçiriliyor. Dönemin koşulları düşünülürse, Garip var, Nâzım sonrası sosyalist eğilim var... Bu koşullarda Akif’in şiirinin pek kıymet görmemesi beklenebilirdi. Fakat peş peşe baskılar yapılıyor ve sürekli dolaşımda kalıyor. Bugün olsa şaşırtıcı olmaz; zaten muhafazakâr bir iklim var. Unutulmuş ve yeniden yükselişe geçmiş diyebilirdik. Ama Akif’in yaygın biçimde dolaşımda kalmasının nedenlerini tam olarak sıralamak zor. Verebildiğim cevaplardan biri İstiklal Marşı’nın şairi olması, ama bu yeterli değil. Yalnızca İstiklal Marşı’nın şairi olarak kalabilir, kitapları basılmayabilirdi. Onuncu Yıl Marşı her yerde çalıyor ama kimse Behçet Kemal Çağlar okumuyor sonuçta.
1940’ta Tercüme Bürosu’nun kuruluşunun etkileri üzerine neler söylenebilir?
Şiirin Dolaşımı
Epona Kitap
Nisan 2026
160 s.
İşin doğrusu, Tercüme Bürosu’nun Türkçe edebiyata doğrudan bir etkisi yok ama dolaylı biçimde yoğun bir etkisi var. Tercüme Bürosu aslında bir tür okur yetiştirme projesidir. O dönemde Ataç’ın bir yazısı var; “Fuzulî’yi, Bâki’yi kendi gözlüklerimizle değil, Shakespeare’i okuduktan sonraki gözlüklerle yorumlamalıyız” diyor. Batıdaki hümanizmin özünü anlayarak, bir şekilde Türk kültürünü yeşertmeye çalışıyorlar. Latin Yunan klasiklerini okuyabilen bir okurun Türkçe edebiyatı da bu terbiyeyle okumasını bekliyorlar. Okurun inşası için devletin son müdahalesi Tercüme Bürosu, bana kalırsa.
1946’da yayıncı kanonu dönemi başlıyor. Yaşar Nabi Nayır, Varlık Yayınları’nı kuruyor. Kişisel tercihler devreye giriyor, mücadeleye ve ‘sivil’ müdahaleye devam ediliyor denebilir mi?
Yaşar Nabi, “Varlık Yayınları’nı Tercüme Bürosu’nda yarım kalan işi tamamlamak için kurdum” der. Tercüme Bürosu’nda çeviriler yapan bir entelektüel olarak, kültürel sermayesi yüksek biri. Ankara’daki evini satıp yayınevi kuruyor. Bu şekilde yayıncılığa girmiş çok fazla insan var; hep batıyorlar. Yaşar Nabi’nin farkı batmamış olması. Avantajlarından biri de yayınevinin bir dergisinin olması. Derginiz varsa, dağıtım sorununu da bir oranda çözülmüş oluyorsunuz; kitaplarınızı tütüncülere, gazete bayilerine ulaştırabiliyorsunuz.
Yaşar Nabi’de ticari boyuttan çok kültürel işlev ön planda. Entelektüel boyutuna bakıldığında, Yaşar Nabi nasıl bir anlayış içinde?
Tercihi Köy Edebiyatı. İdeolojik olarak köylüyü kalkındırmak istiyor. Tipik Cumhuriyet ideolojisi. Köy öğretmenlerine hitap edecek bir edebiyat yaratmak isteği duyuyor. Yaşar Kemal’in, Kemal Tahir’in popüler olmasında onun ‘40’lardaki tercihlerinin payı var. Garip’i desteklediğini de biliyoruz. Garip’in ilk örnekleri (15 Eylül 1937’de) Varlık’ta yayımlanıyor ama Yaşar Nabi, Garip şairlerinin yayıncısı olmuyor. İki şey önemli Yaşar Nabi’de: Bir, sosyalist bir şiir olmayacak. İki, “soyut” olmayacak. İkinci Yeni’ye direnmiştir mesela. Onun yerine Cahit Külebi’yi, Ziya Osman Saba’yı, Dağlarca’yı tercih etmiştir. Fazla metafora yaslanan, zor şiirden hoşlanmıyor. Köy edebiyatını seçme nedeniyle aynı şey aslında; daha kolay anlaşılır olmasını istiyor metnin.
İlhan Berk’in Galile Denizi’ni nasıl basıyor peki; kimse biliyor mu?
O, şaşkınlıkla karşılanıyor hakikaten. Soruyorlar, nasıl oldu diye. İlhan Berk, “Ben bütün yayınevlerine gönderdim, o bastı” demekle yetiniyor. Öncesinde, biliyorsunuz, İlhan Berk toplumcu bir şair; halk edebiyatından yararlanıyor. İlhan Berk’in Galile Denizi’nden bir önceki kitabının adı Köroğlu. Yaşar Nabi belki de ona yakın bir metinle karşılaşacağını düşündü ama metni görünce reddetmesi beklenirdi; yine de yayımlamış; gerçekten şaşırtıcı.
Yaşar Nabi’nin yayıncı kanonu modelini devam ettiren Hüsamettin Bozok ve Muzaffer Erdost nasıl örnekler? İkisinin de İkinci Yeni’ye destekleri olmuş aslında.
1950’lerde Yaşar Nabi’nin basmadığı şiir kitaplarını Hüsamettin Bozok basıyordu. Varlık köy edebiyatını temsil ederken, Yeditepe, Batıya daha açıktı. Sürrealizmle ilgili de pek çok şey bulabilirdiniz mesela; sanat dergisiydi. Bozok’un İkinci Yeni’ye Nayır’dan daha yakın bir anlayışı var. Muzaffer Erdost ise 1950’lerin sonunda Açık Oturum Yayınları’nı kurmuştu. Turgut Uyar ve Ece Ayhan’ı bastı. Bana kalırsa, Muzaffer Erdost ‘50’li yıllardaki yazılarında meseleyi ‘kuşak mücadelesi’ olarak görüyor, kendi kuşağından şairlere sahip çıkıyordu. 1956’da İkinci Yeni’nin adını o koydu. 1965’te Sol Yayınları’nı kurdu. 1966’da Ahmet Arif’in şiirini Türk Solu dergisinde Mavzerine Şiir Doldurur yazısıyla o tanıttı. Siyasi koşullar nedeniyle, 1965’ten sonraki Muzaffer Erdost’la 1950’lerdeki birbirinden farklı, kaçınılmaz olarak. 1965’ten sonra Ahmet Arif’e sahip çıktı ama İkinci Yeni’ye karşıt bir konum almadı. Tersine, Asım Bezirci ile İkinci Yeni konusunda hep tartıştı; ‘50’li yıllarda yazdığı yazıları da hiç reddetmedi.
1981’den sonra kısmen Erdal Öz’ün (Can Yayınları) ve Adam Yayınları’nın listesi kanonik midir? Özellikle Memet Fuat’ın ‘bağlanma’ dediği şey için kanon teklifi denebilir mi? Ardından, Türkçe şiirin muhasebe dönemini biraz açalım mı?
Memet Fuat’ın bağlanma meselesi aslında çok açık biçimde yayıncının kanon kurma girişimi ama o yıllarda karşılığını bulmuş değil. İkinci Yeni’nin hayatta kalmasında, itibarını korumasında Memet Fuat’ın De Yayınları’nın ve Yeni Dergi’nin çok önemli bir yeri var. Memet Fuat, Nâzım’ın üvey oğlu, sosyalist ama estetik beğenisi Türkiye’deki toplumcu gerçekçi şiiri aşıyor. Gerçekçiliğin dışında, estetiğin daha önemsendiği edebiyata yakın duran bir eleştirmen ve yayıncı. İkinci Yeni özellikle 1967’den sonra sürekli hırpalanırken onlara dergide yer açması, “bağlanma” sözleşmesi yapması büyük bir hamilik aslında ama Memet Fuat bunun üzerinin çizilmesinden hoşlanmıyor; İkinci Yeni’nin hamisi gibi gösterilmek istemiyor.
Çünkü ona “soldaki sağcı” diyorlar…
Fuat
İşte o tartışmalara baktığımız zaman, Memet Fuat bir yere kadar direnebiliyor. 1975’ten sonra yazmayı neredeyse bırakıyor. Memet Fuat çepere itiliyor. Yayınevinin ve derginin kapanması 1970’lerin ortasına rastlar. Buna İkinci Yeni’nin yayıncısını kaybettiği bir dönem de diyebiliriz. 1970’lerin sonuna doğru sosyalist edebiyatın içinde de slogandan ibaret bir şiire doğru gidildiğine dair ciddi eleştiriler yapılıyor.
Memet Fuat yayıncılığa nasıl dönüyor?
Memet Fuat’ın dönüşü İkinci Yeni’nin dönüşüne denk geliyor. Memet Fuat 1980’lerde önce Yazko Edebiyat dergisinde, ardından Adam Yayınları’nda editörlüğü üstleniyor. 1980’ler aynı zamanda yayıncılığın da dönüştüğü yıllar. 1950’lerde Seçilmiş Hikâyeler yayıncılığa başladığı zaman, bir yılda 12 kitap vaat ediyordu. Adam Yayınları ise 1982’de bir yılda 139 kitap yayımlıyor. Eğer siz 139 kitap yayımlayabilir hale geliyorsanız, güncelle yetinemez, geçmişteki metinlerden de seçip yayımlamaya başlarsınız. Geçmişteki metinler ‘80’den sonra bu sayede derlenip toparlanmaya başladı. Külliyatlar ve toplu eserler dönemine girildi. Kanon açısından ben buna ‘muhasebe dönemi’ diyorum.
Muhasebe dönemi ilk kez yerli bir model oluşturmayı mümkün kılıyor belki de…
Muhasebe döneminin en önemli sonuçlarından biri, 1980’lerde şiir yazmaya başlayan genç şairlerin bütün şiir tarihini sahipleneceği bir birikime ulaşabilmesidir. Mesela 1975’te şiire başlayan biri, Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabını okuyamazdı. Kitap 1959’da basılmıştı, 16 yıldır dolaşımda yoktu. Ancak Karacan Yayınları, sonra da Can Yayınları bastığında kitapçıdan alınabiliyordu. 1980’li yıllarda peş peşe yayımlanan toplu şiirler sayesinde okur pek çok metne ulaşabilir hale geldi. Türkiye’de ilk kez 1980’lerde aynı anda yüzlerce şiir kitabını okuyabilmek mümkündü. Tevfik Fikret’ten Ahmet Erhan’a kadar. İkinci Yeni kitapları da 1980’lerin başında ikinci baskılarını yapabildi. Unutulmuş şairler bu dönemde yeniden dolaşıma sokuldu, şiir tarihinin muhasebesi yapıldı. Ama muhasebe 1980’de bitmedi; 1990’larda YKY ile devam etti.
Hulki Aktunç’un “Deltaya Düşmek, Deltayı Bilmek” yazısında sorguladığı, Nâzım Hikmet’le Sezai Karakoç’u aynı anda okuyabileceğimiz bir dünya kurulmuş oluyor. Fakat 1994’te başka bir şey daha oluyor. Büyük bir bankanın yayınevinin başına Enis Batur geçiyor.
Enis Batur sermaye gücünü de kullanarak yalnızca şiir bağlamında değil, modern edebiyatın bütün edebiyat isimlerini kendi kataloğunda toplamaya çalıştı. Türkiye yayıncılığı için gerçekten büyük bir şanstır Enis Batur. 1970’lerden itibaren modernist edebiyattan yana tavır koymuştur. Tan Yayınları’nda bazı İkinci Yeni şairlerini yayınlamıştır. Bilge Karasu gibi modernist edebiyatın kurucu ismine kıymet vermiştir. Batur’un YKY’nin başına gelmesi ve modernist edebiyatın bütün yazarlarını bünyesinde toplaması bütün hikâyeyi değiştirmiştir. İkinci Yeni’nin kanonlaşması 1980’lerde başladı ama Enis Batur’un YKY’sinde tamamlandı. Ben de o yüzden kitabı 1994’te bitiriyorum. Sevda Sözleri ve Bütün Yort Savullar, YKY’de yayınlandıktan sonra, artık geriye dönüş olmadı. İkinci Yeni hep dolaşımda kalmaya başladı. Güçlü sermayesi olmayan yayınevi olmasaydı, bu kitaplar bu denli dolaşımda kalamayabilirdi. Enis Batur’un daha önceki küçük yayınevlerindeki gibi basılsaydı, bu denli geniş bir okuru olmayabilirdi. Dolayısıyla Enis Batur, edebiyat ve yayıncılık tercihiyle modernist şiirin okurunu da inşa etti.