• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Halil Yörükoğlu öyküsüne yakın bakış:

Gelenekte bir filiz

“Bu öykülerde yüksek sesle konuşmayan, hatta çoğu zaman sesi alabildiğine kısan; çatışmalardan kaçan ya da onları yükseltmeyen; arta kalana geri çekildiği yerden bakan; mesajdan, yargıdan, dersten uzak bir dil kurma derdinde bir yazarla karşı karşıyayız.” 

Halil Yörükoğlu

ASUMAN SUSAM

@e-posta

DENEME

26 Şubat 2026

PAYLAŞ

Geç fark ettiğim, art arda ve dikkatle okuduğum, okuyanda kalıcı etki bırakan Halil Yörükoğlu yapıtları: Kaçış Rampası (2020), Keşke Yüzüme Baksanız (2022) ve Şu An Saat Kaç (2024). Dört yıla sığdırılan üç yapıt; bunların yazılması, yayımlanması, okunur kılınması kolay iş değil. Yazarın diliyle yakınlığım arttıkça gördüğüm, hem öykülerin ritminde, kurgusunda, cümle kuruluşlarında hem yayımlanma süreçlerinde “hız” belirgin biçimde duyuruyor kendini. Bu bir yanıyla çağa özgü, bir yanıyla yazarın mizacıyla ilgili olmalı diyorum. Mizaç yanı bir okur olarak daha çok ilgilendiriyor, çünkü yazarın öykücülüğünü çağdaşlarından ayıranın öyküler üzerinde düşündükçe bu mizacı saklayan değil, açık eden cesareti olduğunu düşünüyorum. Art arda okuduğunuzda aynı ağızdan (birinci tekil kişi), benzer tonlarda çıkan seslerle kurulmuş hissi bırakan bu öykü kitaplarını birbirinden ayıran nedir sorusunu sorduruyor bu aynılık. Sonra kendi metinlerim için de çokça içimi yokladığım bir sorunun yanıtını gördüğümü düşünüyorum bu öykülerde: Bir yazar ne yazarsa yazsın ömür boyu aynı iç’in derdini dünyaya bırakıyor. Yazı sizin için bir oyun alanı olmaktan çok varlık oluşunuzun, oluşunuzun kader arkadaşıysa çoğu zaman böyle oluyor bu.

Bu öykülerde yüksek sesle konuşmayan, hatta çoğu zaman sesi alabildiğine kısan; çatışmalardan kaçan ya da onları yükseltmeyen; arta kalana geri çekildiği yerden bakan; mesajdan, yargıdan, dersten uzak bir dil kurma derdinde bir yazarla karşı karşıyayız. Sakinliğin anlatımda korunmaya çalışılması belki de bizi hayatın akışından, kavgalardan, çatışmalardan, olmazlardan açılmış bir gediğe, yerinden edilmişin duygusuna bakmak gibi zor bir yere çekmek istemesindendir. Bizi alıştıra alıştıra sona getirir. Kasvete yenik düşmeyen bir dille, gerçekçi bir tutumla, dramatik saçılmalara yüz vermeyen bir duygululukla öykülerini dengede tutmayı başarır.

Yörükoğlu öykülerinde anlatılanlar bir değer taşırlar elbette ama gelecekte bir yazar külliyatından söz edebileceksek, bu anlattıklarından çok diliyle, kendine özgü anlatım biçimiyle yarattığı iklim ve tazelik nedeniyle olacaktır. Bir yazarın daha en başından kendine özgü bir kozmos yaratması, bir atmosfer yazarı olmaya çalışması önemli; yazar niyetinde bunu macerasının en başından bilinçle taşımıyor olsa bile, bu sonucunu değiştirmez.


“BİLMEDİĞİMİZ HİÇBİR ŞEY ANLATMAZ YAZAR BİZE; TAM TERSİNE, ÇOK İYİ BİLDİĞİMİZ YAŞAMLARI TEKRAR EDER DURUR.
PEKİ, NEDEN SIKILMADAN DEVAM EDERİZ?”


Bu öykülerde dâhice fikirlerle kurgulanmış meseleler yok, dil oyunları yok, şaşırtmak ve hayrete düşürmek yok, bilmediğimiz dünyalarla bizi karşılaştırmak yok. Bunlar edebiyatın bizi heyecana sürükleyen, parıltılı, iddialı tarafıdır ama edebiyatla, yazıyla kurduğumuz ilişki bundan daha başkadır ve daha derindir de. Mütevazı bir sadelik, yalınlık, dinginlik, aşinalık, sıradanlık içinden dili bir atmosfer kurma harcına dönüştürerek bildiğimiz, içinde yaşadığımız gibi dünyalar kurmak ve bizi orada başka türlü bir merak, duygulanım çeşitliliği içinde tutmak. İşte bu zor meseledir. Bilmediğimiz hiçbir şey anlatmaz yazar bize; tam tersine, çok iyi bildiğimiz yaşamları tekrar eder durur. Peki, neden sıkılmadan devam ederiz? Bu edebiyatın en eski sorularından, meselelerindendir sanki. Orada kendimizi bulduğumuz için. Pek beylik bir yanıttır bu, elbette doğruluk taşır ya asıl yanıt bunu aşar ve bizi ileriye değil de, epey gerilere, Walter Benjamin’in hikâye anlatıcısının da gerisine doğru ilerletir. Sözlü gelenek ve hikâye anlatmak bilgisi; bilgi dediysem de, bu bilgi tahminim o ki, yazarın kendini hatırlamazdan evvel içine düşmüş, düşürülmüş bir bilgidir; ki yazarın kimi söyleşilerinde bıraktığı izler bu tahminimi somutlar. Modern çağın yazarıdır Yörükoğlu ama içinde kendisinin ısrarla altını çizdiği Yörük kültürünün ve babaannesinin sesiyle taşıdığı hikâyelerin özü onun çekirdeğini oluşturmuştur. Ve bu çekirdek görmekten önce işitseldir; zihinle kurulmaktan önce bedenle kavranabilendir. O nedenle modern metinlerin kurgusundan farklı bir dinamikle örülüdür bu öyküler. Hızları ritim duygusunun öncelenmesiyle ilişkilidir; akış duyumların ve sesin bir ahenkle yayılmasını sağlar. Düzyazı yatay bir seyir içinde bir dizge kurar, bir silsile oluşturur; bu öykülerde de bu böyledir ama bir farkla; ses, ahenk, kurucu dil unsurları, ritmi oluşturur. Bu halleriyle de okura önce bedenden geçer anlam. Zihinden değil, duyumlardan ve duygularla bedenden yakalar okurunu Yörükoğlu. Bunu sağlayan anlatıya dair tercihlerden biri de anlatımın eylemlere dayalı oluşudur. Uzun betimlemeler, imalı sezdirmeler, açıklayıcı, tanımlayıcı tamlama grupları, uzun cümleleri yoktur öykülerin. Her eylem, jest, mimik; bir duyguyu, bir fikri açmak ve göstermek içindir. Anlatıyı bu cümlelerle duyururken seyrettirir de okuruna. Duyguları, duygulanımları uzun uzadıya anlatmaz da; onu bir jeste, bir bakışa, mimiğe, eyleme taşır. Basit ve gerçek yapar onu böylece.

Yörükoğlu öyküleri gerçeklerden köklenir. Derin, dikkatli gözlemlerin ayrıntılarıyla tamamlanır. Klasik anlamda gerçekçiliğin izleri kendini kuvvetle hissettirir. Diyaloglar, eylem akışı, durum bilgisi, aksiyonlardaki nedensellik, ruhsal dünyalardaki gerilimler, çözülmeler yazarın gerçekçi tutumuyla öyküyü bir temsil alanına dönüştürür ama gerçeği temsil yoluyla yeniden üretmezler. Bunu sağlayan, temsili sarsan; ben anlatıcının öykülerdeki konumlanışı, kendine özgü bakış açısıdır. Ben anlatıcının bazen tanıklıkları, bazen başından geçenlerle kurgulanan öykülerin sonları okurları tam bir eşik durumda bırakır. Bu sayede öyküler biterlerken aslında başka bir durumun, eylemin, öykünün başlangıcı da olurlar. Yazar bu anlamda öykülerde bıraktığı kasıtlı boşluklarla okuru öykülerin içine birer tamamlayıcı göz olarak da davet eder. Bu öykülerin okurca sevilmelerinin, yakınlık hissi geliştirmelerinin bir nedeni bu yazar tutumu olabilir. Öykü bu eşik durumlarla okuru bir açıklığa çıkartır; başka türlü bakma, hissetme, gerçekleri farklı olasılıklarla yorumlama alanıdır bu açıklık. Anlatıdaki başat gerçekçi tutuma, hemen her öyküde tadında bırakılmış romantizmin dip akıntısı eşlik eder. Olanlardan çok onların kişilerde bıraktıkları izleri aynalamaya çalışan yazar, olandan çok olanın duygusal etkilerine, bu etkilerin açığa çıkma, açık edilme hallerine odaklıdır. Dolayısıyla duygular ve duygulanım stratejileriyle ilgilidir. Yazar romantiklerin coşkulu ve esrik anlatı akışına kendini kaptırmasa da, karakterleri zaman zaman duyguların taşkınlığına kendilerini bırakırlar. Bu bırakma yazarın izin verdiği ölçüdedir ama. Tam arabesk ya da lirik bir hatta varıldığında, o, yazarın durmak için kırmızı çizgisi olur. Dolayısıyla anlatının dengesi gerçekçilikten yana korunur.

İlk kitaptan bu yana ısrarla ve bilinçli olarak seçili anlatıcı kişisi ben’dir. Bu tercih anlatı tutarlılığı açısından kimi riskler taşır ama bu aşıldığındaysa anlatıyı duygu yönünden çok güçlendirir. Yazar bunu başarmış ve ısrarlı bir seçim olarak sürdürüyor. Burada şimdilik olmayan, ama belki sonraki zamanlar için sorun oluşturabilecek şey, anlatan sesin aşinalığının ve tekilliğinin bir süre sonra monotonluk yaratması ve bu monotonluğun anlamın duyulurluğunu zayıflatması olabilir. Bu anlatım biçiminde ben elbette bir sen’e konuşur. Bu sen, yani muhatap bir-iki öyküde belirginse de, diğer öykülerde kimdir dinleyen, belirsizdir. Bu belirsizlik bir handikaptan çok bir avantaj olarak düşünülebilir. Bu öykülerde ben’in konuştuğu kimdir, kimdir bu sen? Herkestir. Dolayısıyla yazar, ben anlatıcılarıyla “herkes”i muhatap kılarken kendi deneyimlerinden, duygularından, hafızasından doğrudan bağlar kurdurur okurlara.


“ANLATININ KİMİ KÖŞELERİNE BELLİ BELİRSİZ SİNEN SESLER, SAÇILMIŞ AN KIRINTILARI DİKKATLİ OKURLARIN GÖZÜNDEN KAÇMAYACAKTIR. OKURLARIN YAKALAYACAĞI BAŞKA BİR ŞEYSE, YAZARIN KENDİ ÖYKÜLERİYLE OLUŞTURDUĞU METİNLERARASILIKTIR.”


Ben dilinin bugün özellikle otobiyografiler, otobiyografik kurgularla sıkça kullanılmaya başlaması elbette rastlantısal değil. Öznenin gerçeklikle ilişkisindeki değişim; zeminin, mekânın dijitalleşmesinin öznenin gerçekle ilişkilenme biçimleri üzerindeki etkileri gibi nedenler düşünüldüğünde, katları daha kolay birbirinden ayrılacak sorularla görünürleşebilir bu durum.

Yörükoğlu’nun öykülerindeki ben dili, ilk iki kitabıyla değilse de son kitabıyla okuru otobiyografik kurgunun eşiğine kadar getirir. Bunun nedeni, kendisi de göçmen olan yazarın göçmen anlatıcılarıyla ortak yaşam tanıklıklarını kurguya taşıması olabilir. Şu An Saat Kaç’ta Yörükoğlu, yazar personası ve anlatıcı kişileri, örtük biçimde birbirlerinde bıraktıkları izler üzerinden hafif adımlarla geçer gibiler. Anlatının kimi köşelerine belli belirsiz sinen sesler, saçılmış an kırıntıları dikkatli okurların gözünden kaçmayacaktır. Okurların yakalayacağı başka bir şeyse, yazarın kendi öyküleriyle oluşturduğu metinlerarasılıktır. Bunu yazar bazen kişi isimleri, bazen mekânlar, bazen eşyalar, bazen de duygu cümleleriyle yapar. Bu kendi için olduğu kadar okurları için de, içinde mizah olan bir oyun gibidir. Mizah yazarın yazmanın ağırlığından kendisini bir koruma yolu gibi görünür; aynı kalkanı öykü karakterleri için de kullanır. Derin kederin, çaresizliğin, yenilginin, yoksulluk ve yoksunlukların, kadersizliğin, dermansızlığın, güçsüzlüğün neredeyse öyküyü zaman zaman tıknefes yapan negatif duyguların imdadına yazarın durumları hafifleten, dayanılır kılan, kişilerine devam etme koridorları açan mizahı yetişir. Yazarın hayatın tüm sert yanlarını dürüstlükle, tarafsız ve olduğu gibiliğiyle metne taşırken bu sertliği dayanılabilir, duyulabilir kılması, dilindeki şefkat kadar mizahında da gizlidir. Humor hem öykü kişilerinin hem okurların imdadına yetişir.

Yazarın dilinde ve üslubunda hissedilen şefkat onun dünyaya bakışının da taşıyıcılığını yapar. Gerçeği taşınabilir, tahammül edilebilir kılar. Bu anlamıyla okuruna da şefkat duyan bir yazardır Yörükoğlu. Tıpkı ben dilinin içerdiği gibi bir tehlike bu dil için de söz konusudur ama. Bütün öykülerde bu naif ve kırılganlığı açık eden katman değişmez bir ton olarak yer alır. Bu aynılık bir süre sonra duyulmayı güçleştiren bir alışkıya dönüşebilir okur için.

Halil Yörükoğlu

Öykülere tek tek bakıldığında daha iyi görülecek ve Yörükoğlu öykülerinin ayırıcı bir yanı da öykü evreninin sosyolojisiyle ilgilidir. Genelgeçer bir değerlendirmede sade yaşamların sıradan insanları, küçük insanlık olarak tanımlanacak öykü kişileri kalabalık bir topluluk oluştururlar. Toplumun orta ve orta-alt sınıfları öykülerin insan kaynağını oluşturur. Başlarına gelenler sıradanlık taşır. Yazarın dilindeki doğallık, zenginlik; kaderlerinin içine hapsolmuş, kendilerini dönüştürmekten aciz, kapana sıkışmış, yapayalnız ve çaresizlik içindeki öykü kişilerini canlı bir dille başka bir boyuta taşır. Edebiyat dilde başlayan ve biten bir şeyse, hayatta yaşamasızlıkçemberinden çıkamayanlar öykünün evreninde bu dilin kozmosunda yaşamaya başlarlar. Toplumdaki çoğunluklardır onlar. Aslında toplumun sosyo-ekonomik ve politik halinin, açmazlarının da temsilcisidirler. “Bugün olmayan nedir?” sorusunun toplumsal yanıtlarını bu öykülerdeki insanların tek tek hayatlarında bulabiliriz. Bu öyküler evet, sınıf çatışmasını ve gerilimini bildiğimiz anlamlarıyla yansıtmazlar ama başka biçimde bu sınıfsallığı düşünmemize bir olanak da sunarlar. Yazarın tarafı bu anlamda bellidir. Bize bir toplumun ruh iklimini olduğu gibi, yansız, yargısız, ortadan ve ortamıza bırakarak anlatan bu öyküler, buradan düşünüldüklerinde toplumsal bağlamdaki olmazları da bize dolaylı olarak anlatır. Yazar seçili toplumsal katmanlar arasında bizi gezdirirken, pek çok romanda ve öyküde temel konu değilse es geçilen geçim derdinde en çok durur. İçilen kahve, yenen yemek, oturulan semt, yaşanan ev, binilen taşıt, çalışılan işler… Kurulan öykü evreninde tıkır tıkır çalışan bir ekonomi-politik vardır. Sosyo-ekonomik koşullar anlatılardaki nedenselliği kurandır çok zaman. Açıktan değil, dipten bir his olarak. Geçim derdi hiç durmaz, susmaz bu öykülerde. Bu yanıyla akla Sait Faik’in Medarı Maişet Motoru’nun ruh halini getirirler. Klasik anlatının yolundan giden yazarın gelenekle böyle bir bağ kurması da doğaldır. Bir geleneğin şimdiki zamandaki bir devam halkası sayabiliriz onu.

Kaçış Rampası

Yazmak istiyorum. Benden geriye bir iz kalsın, akılda durmasın istiyorum. Telefonumu alıyorum elime, söyleyeceklerim var deyip başlıyorum yazmaya. Yazıyorum. Hem neden yazmayayım ki! (“Sınır”, s. 76)

“Sınır” öyküsündeki anlatıcının cümleleri yazarının ağzından çıksa hiç yadırgamayız. Üç kitaptaki metinlerin bilinçdışından yansıyanlardan ya da yazarın tüm öykülere sızan örtük ya da açık niyetinden anlaşılan, “hikâye anlatmak” Yörükoğlu için hem kendini alıkoyamadığı bir tutku hem “neden yazmayayım ki!” sözüyle taşıdığı anlam gibi kendiliğinden. O nedenle zorlanmadan okunan, kolay anlaşılan, tuzakları olmayan öyküler kuruyor. Bilinçli bir tercihle edebiyat anlayışını buradan oluşturan ve ilerleten bir yazar o. Yazıya anlatmaktan varan, hikâye etmenin inceliklerini, sözlü kültürden devraldıklarıyla modern edebiyata taşıyan bir yazar. İnsanın ömrünü anlamlı kılanın o ömrü anlatıya dönüştürmek olduğunu bilen biri olarak da; insanları hikâyeleriyle bilmek, bildirmek, onların hikâyelerini tamamlamak, onları birbirlerine eklemek temel yazma motivasyonudur denebilir Yörükoğlu’nun. “Uyudum Uyandım Değişmedi Dünya”da anlatıcı sorar: “Bize ait hikâyeler kimlerin hikâyesine karışıyordu acaba?” (s. 47) “Hikâye Üstüne Hikâye”nin başkalarının fotoğraflarıyla bağ kurarak yaşam hikâyelerini tamamlamanın peşine düşen yaşlı anlatıcısına, doktoru başkalarının fotoğraflarıyla başkalarının evine neden gittiğini sorduğunda, “Hikayemi tamamlıyorum” der. “Ne kadar eksikliğim varsa başkalarına eklenerek tamamlamak istiyorum”. (s. 38) “Gözleri Fettan Güzel”de hem herkes gibi hem farklı, şahane hikâyeler uyduran; bir yanıyla insan sarrafı, kader kurbanı Salih’in hikâyesini bize aktaran adını bilmediğimiz anlatıcı, öykünün sonunda Salih’e dönüşür. “Ben Haluk”ta Haluk kendi hikâyesini bize başkalarının onu gördüğü yerden, “Burada olmayan biriymiş gibi bahsedilen kişi” olarak anlatır. Kitabın en güçlü öykülerinden olan “Kaç Hikâye Çıkar Bir Balık Karnından” mistik anlatılar, söylencelerle iç içe geçerek örülmüştür, sanki ölüm olduğu için bu anlatmaklar, bu hikâye etmekler, yazgıyı değiştiremiyorsak hikâyeleri birbirine ulayarak insanlığı birbirine hikâyelerle bağlamak ne güne duruyor, demek içindir.Dünyada varım demek için insanın bir hikâyeye dönüşmesi şart gibidir. Anlatmak, ölümlü oluşumuzu kısacık da olsa unutmak içindir.

Öykülerin kişileri bastırılmış, kuşatılmış, çıkışsız hayatların insanlarıdır. İçlerinde iyi ile kötü sarmaşıktır. Kasıtlı bir edilgenlikleri yoktur kişilerin, ama olduramamaları, yapmamayı tercih etmeleri, siniklikleri, kaygıları, duygu bozuklukları, zayıflıkları vardır. Rağmen sevmek ve sevilmek, kabul görmek, çabaları eksikse de anlaşılmak isterler. Sınıflarının özelliklerini olduğu gibi taşırlar, çatışmaları sınıfsaldır; ama hayata karşı diklenmeleri, yenilgileri, öfke ve itirazları bilinçli bir sınıf itirazıyla gelmez; çünkü hayat da böyledir çoğu zaman. Gerçek böyleyken, yazarın gözlemleri tam buyken, yazar yine bilinçli bir tercih olarak, sınıf gerilimini ve çatışmasını bir kurgunun, metnin içinde yaratılmış bir mizansenin aracılığıyla vermek istemez. Hayat olduğu gibiliği ile taşınır bu öykülere. Gerçekçiliğini böyle taşıması metinlerin bir zafiyeti değil yazar tercihidir. O nedenle kimileri için bu küçük insanların hayatları yaşamasızdır, kimileri için de hayatlı. Hayatlı oluşları büyük ölçüde dilden, dünyalarının dille taşınma biçimindendir.

Yörükoğlu öykülerinin neredeyse tamamı dokunaklıdır. İlk kitabın bu anlamda en etkileyicisi “Seni Seviyorum Suzan”dır. Bir yerde, bir duyguda sıkışıp kalmanın kederiyle kaplıdır öykü. Aşırılığın ölümcül, yok edici yanı sevmek eylemiyle verilir. Sevginin pozitif tüm çağrışımları ve Suzan bir aşırılık çemberi içinde hapistir. Uzak denizler, açıklık, kurtuluş ümidi bir defterin sayfalarına, bir evin içine kapatılmıştır. Ne Suzan’ı ne de onu aşırı tutkusuyla nefessiz bırakan anlatıcıyı yazar uzun uzadıya anlatmaz. Susmaların, boşlukların, zaman sıçramalarının arasından bizi geçirerek derinleştirir öyküsünü; okurla öykü arasındaki yakınlığı böyle oluşturur. Dokunaklılık trajik bir derinliğin daha en baştan kendini parça parça göstermesiyle oluşur okurda. Sızı gibi, ağır ağır sıza sıza yayılır. Duyguları apaçık vermez yazar; imalarla, eylemlerle uyandırır okurda. Büyük cümlelerin, uzun diyalogların yerini alan eksiltiler, esler, boşluklar bu duygunun yayılmasına olanak verir. Figan ve firak yerine sessizlikler, mırıltılar, kekemelikler, dilsizliklerle aktarılır trajik. Öyle ki, herkes yazarın bıraktığı boşluklardan kendi Suzan oluşunu yaşar.


“ÖYKÜLERİN KİŞİLERİ BASTIRILMIŞ, KUŞATILMIŞ, ÇIKIŞSIZ HAYATLARIN İNSANLARIDIR. İÇLERİNDE İYİ İLE KÖTÜ SARMAŞIKTIR. KASITLI BİR EDİLGENLİKLERİ YOKTUR KİŞİLERİN, AMA YAPMAMAYI TERCİH ETMELERİ, SİNİKLİKLERİ, KAYGILARI, DUYGU BOZUKLUKLARI, ZAYIFLIKLARI VARDIR.”


Unutulmuşların, yalnızların, yapayalnızların, anlaşılamamışların, yanlış anlaşılmışların; öfkelerin, acemiliklerin, becerisizliklerin, tedirginliklerin, kararsızlıkların, kaygıların, korkuların; yetişememelerin, ertelemelerin, beceriksizliklerin, hayal kırıklıklarının karakterleriyle dolu olan Kaçış Rampası, arada kalmışların aslında onlarla birlikte küçük, sıradan hayatlarla toplumun ruh iklimini bize verir. Freni boşalmışların, yokuş aşağıların hayatlarıdır bu. Rampa hayat öpücüğü gibidir. İşe yararlılığını okura bırakır yazar. Pek çok yerde aslında okura hikâyelere katılma zemini hazırlar.

Keşke Yüzüme Baksanız

Keşke Yüzüme Baksanız ilk kitaba pek çok açıdan sıkı sıkıya bağlıdır; ama burada dil daha oturmuş, öyküler daha bir genişlemiş; mizah, humor daha duyulur bir tona erişmiş; yanı sıra kişiler arası ilişkiler, başa gelenler, karşılaşılanlar, anlatıcılar daha bir acılaşmış; keder heder olmuş hayatların seyrinde koyulaşmış; gerçekler sertleşmiştir. Anlatının kısık sesi, dinginliği şiddeti daha bir kristalleştirip daha net görünür kılmış bu kitapta. Erkeklerin zorlu erginlenmesınavları, yenilgileri, gözlerine ışık tutulmuş tavşanlar gibi hayat karşısında kalakalmaları; dışarı çıkmaya, hayata katılmaya yeltenenlerin hep kadınlar oluşu burada da devam eder. Yörükoğlu kadınların dünyasına başarıyla yaklaşmayı bilen bir yazar. Yarattığı kozmos yaşadığımız dünyanın bir temsili olarak eril dünyanın tüm kodlarıyla kurulu olsa da, yazar karakterlerini o sert erkeklik durumlarından soyarak ortada bırakır. Yüzleşmeleri iç konuşmalarla çoğunca yaptırır. Ağlamak yabancı değildir onlara, erkekler sık sık ağlar bu öykülerde; ağlamakla gülmek arası acı tebessümler de eksik değildir yüzlerinde.

“Annem Hâlâ Kırk Yedi Kilo” öyküsü beden algısı, cinsiyet, başarı, ötekinin gözünden kendi benimizin yeniden kurulması, benliğimizi oluşturmaya çalışırken en yakından uzağa nasıl mükemmellik sanrılarıyla sakatlandığımızı… başarıyla anlatır. Başarı, anlatıcı obez genç kadının bastırdığı şiddet, öfke duygusunu, yazarın sakin ve dingin bir dille atmosfere dönüştürmesindedir. Dilin atmosfer kurucu gücü buradaki öykülerde artık çok daha belirginleşmiştir diyebiliriz. “Erkek Çocuk Cabbar Olur”, “Taze Nohut, Kan Kokuyor” öyküleri doğrudan şiddet hikâyeleri olmalarına rağmen, yazarın tekinsizliği, tedirginliği, korkuyu, acıyı dille örme biçimi sayesinde onları tetiklenmeden okuyabiliriz. Bu, yazarın dille ilişkisi kadar yaşama, insana bakışındaki ihtimam duygusunda aranmalı. Çok kolaylıkla acının, şiddetin estetize edilme risklerini taşıdığı yerlerde bundan kaçmayı da iyi bilmiş Yörükoğlu.

“On Dört Yaşındaydım”ın lezbiyen Sevda Ablası, ilk kitaptaki “İyi Biri” öyküsünde öldürülen trans, kuir bir metin oluşturulmadan, klasik anlatı formu içinde kalınarak da kuir bireylerin nasıl iyi anlatılabileceğini gösteren öyküler. Eril tahakküm ilişkilerinin sessiz kontratlarını deşifre etme çabasıyla bu öyküler bu yanlarıyla da değerli. Aslında Yörükoğlu yalnızca kadınlar, çocuklar, trans ve lezbiyenler değil, bu zor ilişkilerinin erkek mağdurlarına da ihtimamla yaklaşır. Madunlar adına konuşan değil, onların içlerinde, onlardan biri olup dolaşandır yazar. Yörükoğlu’nun yazarlığına ilişkin bu tutum da vurgulanmaya değer bir önemde. Başkalarının acılarına bakarken, onlar adına konuşmanın yarattığı ahlaka ve temsile dair sıkıntılaredebiyatımızda ne yazık ki sık görülen bir durum; katarsis açık aldatıcılığıyla pek hoşa giden bir davranış. Yörükoğlu gerçekçi tavrını bunun uzağında tutmaya çalışmış görünüyor.

Bu kitapta da birkaç yerde karşımıza çıkan, edebiyatımızda değinilmezse olmaz konulardan biri babalar ve oğullar. Genetik benzerlikten, aynılaşmaktan duyulan korku, babayı aşıp bağımsızlaşamama, dolayısıyla babanın yokluğunda anneyle kurulan bağımlı ilişkiler bu iki kitapta da varlar. Önceki kitaptaki “Ben Haluk”, bir evlilik kıskacı içinde anneden uzaklaşamayıp babanın gölgesinden kurtulamayan genç bir adamın kendi olamama hikâyesini anlatırken, saptığı patikalar sayesinde klişe olmaktan kendini kurtarır. İkinci kitaptaki “İbrahim” öyküsü de odağına aldığı kötülük fikri ve suçluluk duygusu üzerinden babayla ilişkisini tartışmaya açar.

“Kocamustafapaşa” öyküsüyle bitirelim. Yazar, örtük ve derinden; ima yoluyla ya da dolaylı, uzak yollardan gelenekle bağını ilk kitaptan bu yana gözetir. Bu dikkatli okurca bilinsin de ister; çünkü edebiyatı için bu tutum bir yer işareti, silsileye eklenme arzusu. Bu öyküde yenidenyazım yoluyla gelenekte nerede yer almak istediğini açıkça göstermiştir. Sait Faik Abasıyanık’ın “Havuz Başı” öyküsünün üslup dahil yenidenyazım yoluyla çoğaltılması, öyküde az rastladığımız bir saygı duruşudur da aynı zamanda. Hem iddia hem ahde vefa… Aslında yazar iki kitabın öykülerindeki dil ve ruh iklimiyle Sait Faik öykücülüğüne Medarı Maişet Motoru ile çoktan bağlanmıştır da.

Şu An Saat Kaç

Yazarın birbiriyle organik bağı kuvvetli ilk iki kitabından sonra gelen Şu An Saat Kaç, yazarın kendi göçmenliğinin izlerini taşıyan, gözlemleriyle kurulan yanıyla başka bir yerde konumlanıyor. Yazarın öyküyle kurduğu ilişki biçim ve estetik yönden radikal bir dönüşüm geçirmemişse de, “göçmenlik” gibi zor bir hayat bilgisinin içinden geçen insanların öyküleri daha farklı bir dil, duyuş ve anlatımla karşılar okurlarını. Doku daha gevşek, dildeki humor daha keskin ve kuvvetlidir. Belli ki yazar için de, öyküdeki anlatıcılar için de mizah burada bir dayanma ve bir anlatabilme yoludur.

Göçlere, göçmenliğe aşina bir toplum olmamıza rağmen, edebiyatımızda göç ve göçmenlik üzerine metinler çok değildir. Hele ki günümüzde göç kavramının nicelik ve nitelik yönünden değişimleri göz önüne alındığında, Yörükoğlu’nun bu kitabı edebiyat içi özel bir değer içermekte.

Öykülerin tamamı yazarın göç ettiği Amerika’da geçer. Anlatıcılar yine birinci tekil seslerdir. Olaylar, durumlar oradakinin duygularının ve duygulanımların taşıyıcısı olmuştur burada. Yazarın personasına doğaldır ki en kuvvetle bağlı olan bu öykülere yazarın bazen iradi, bazen de irade dışı sızdığını hissederiz. Dikkatli bir okur için Yörükoğlu/yazar ve öykü kişileri ortak bir duygunun iz takipçileri gibidir. Anlatıcıların çoğu bir eşikten, araftan konuşurlar. Burada oluşla orayla kopartılamamış bağlar kitabın temel meselesidir. Önceki öykülerde söz konusu toplumsal tabakalar burada da benzer biçimlerde ama başkalaşma zorunluluklarıyla temsil edilirler. Hemen her öyküde gurbette oluş, sıla özleminin melankolisiyle, atlatılamamış bir yas duygusuyla kendini hissettirir.

Yaşama biçimlerini, rutinlerini, ülkelerini, şehirlerini, en önemlisi dillerini değiştirmek zorunda kalan göçmenlerin geldikleri yerdeki gibi burada da sorunları ayakta kalmaktır. Geçim derdi, gelinen yere adaptasyon, kimliğin yeniden kurgulanması, belki kimisinde kaybedilen dünya inancının yeniden kazanılması; öz değerlerin, varlıklarına ait çekirdeğin kaybolmaması, unutulmaması için uğraş, mücadelelerinin bir kısmını oluştururken, ruh halleri de çoğu zaman gelgitlidir. Kaygılar, tedirginlikler, yalnızlıklar, kaybolma, yitip gitme korkusu, arada kalmışlık ağır basan duygulardır. Dil kaybıyla gelen suskunluk; yanlış ya da eksik anlaşılma endişesi; kaybedilenin, arkada bırakılanın yerine yeninin konma telaşı; sürekli olarak varlığın yoklanma zorunluluğu. Ağır duygular hepsi. Yazar bu ağır duygulara tezat bir dil ve humorla gündelik hayatın akışı içinde oluşturur öykülerini. Karakterleri ağlarken gülen, gülerken kolaycacık ağlayıveren erkeklerdir yine.

Buradaki göçmenlerin çoğunda yeniden dönme arzusu yoktur. Henüz kök de salamamışlardır bu yeniye. Cılız fidanların tedirginliği, serçe ürkekliği sinmiştir üzerlerine. Dilsizlikle kekemelik arasında seslerini bulmaya çalışırlar. Geldikleri yerdeki benler gider, hiçkimselik yapışır önce yakalarına. Hiçkimse oluşun anlam kaybından kurtulup bir an önce kendi olmanın zeminini oluşturmak ile geçim derdi arasındaki sıkışmışlık zorlar hepsini. Bir yerli olmaya uğraşırken geldikleri yerle tam bir vedalaşmanın henüz yapılmadığı haller, şimdilik bir yaka çiçeği gibi ilişiktir varlıklarına.

Aynı dile, aynı mizaha, aynı sevme biçimine sahip olamadığın insanlarla bir aradalığı kurmak meselesine de bakar yazar. Adaptasyon performanslarını izletir bize; bocalamalar, aidiyet kayıpları, kaygılar, heyecanlar arasında. Dert hemen hepsinde ortaktır; tutunma arzuları da. Ne gidilen yere dair yüceltmeler ne bırakılan yere dair kötülemeler vardır. Yazarın anlatıcılarına, kişilerine dair dengeli bakışı yapıtı pek çok açıdan değerli kılar.

Göçmen için en önemli sorulardan biridir varlığın neyle dolacağı? Nostalji ve melankoli kaçınılmazdır; hasret, sıla özlemi ilişki kurma biçimlerinin belirleyenidir.

Göçmenlerin büyük bölümü dışarıya, yabancı olduklarına yutulmamak için gittikleri yerlerde benzerleriyle birlikte bir yaşam alanı kurmaya çalışırlar, yeni gelenler de buralara çekilir. Bu öykülerde de Türkler bir arada görülür sık sık. Ama temelli bir kapalılık yaratmaz bu. Bir sigorta gibidir kendi insanlarıyla topluluk kurmak, o topluluğun içinde kalmak. Yere entegrasyon arttıkça uyumlanmaları artar kişilerin, mekânlar genişler. Cesaretleri de öyle. Hayata katılmak, âşık olmak, neşeyi çağırmak daha mümkün ve gözle görülebilir olur.

Kitabın ilk öyküsü olan “Cumartesi”nin şimdi olduğu yerde “geçmiş zamanı çok uzak ve komik bulan” anlatıcısı şöyle der: “Aslında evimin yakınlarında dünyanın her yerinde aynı olan kahvecilerden de var ama gitmiyorum. Laterna’ya uğruyorum, eğer çalışıyorsa Sevda ile ayaküstü konuşuyorum. Güzel bir masa seçiyorum. Etrafa bakıyorum. Mahallemizin kahvecisi diyorum. Mahalleden biri olmayı arzu ediyorum. Güvenilir komşulara güvenilir biri olduğumu kanıtlamaya çaba gösteriyorum. Daha başka ne olabilir ki? Hikâye biriktirmek niyetindeyim aslında. Derdim bu.” (s. 8)

Bir rutin edinmek, güvenlik ve konfor alanı yaratmak ve hikâyeler biriktirmek. Varlık, oluşla doldukça aidiyet bağının kurulması, buradalık hissinin oluşmasını sağlayacaktır.

İkinci öykü “Güvercin”, kitabın en dokunaklı öykülerindendir. Balıkesir’den bir yumurta olarak gelen Gurbet, adamın ve karısının sılayla bağıdır. Geldikleri yeri içlerinde gizli gizli, neredeyse birbirlerine dahi söylemeden ama sezdirerek yaşattıklarıdır. Kaybolan güvercini mahallede başka bir evde bulan adamın duygularıdır bu öyküde esas olan. Yalnızlık, yabancılık, tedirginlik, kabul edilmeme kaygısı, umut-umutsuzluk… tüm duygular neredeyse kayıp güvercine yüklenmiştir. Göçmenlerin kendilerini kendi gibi olanlar çeker; bu hem kültürel hem sosyo-ekonomik belirleyenlerle de ilgilidir çoğu zaman. Yörükoğlu bu prensibi kitap boyu işletir. Burada güvercine sahip çıkan öteki adam bir Yunan’dır. Kişilerin duyguları öyle yoğundur ki, hem gülüp hem ağlarlar; bu biraz da arada kalmışın duygusal dışavurumudur. Öykünün “Gide gide bir Yunan’a sarıldım” cümlesi onlarca sayfalık sosyolojik, antropolojik çözümlemenin veremeyeceğini verir okura.


“EV NERESİDİR? BİR GÖÇMEN İÇİN EV YERYÜZÜDÜR. EV BİR HİSTİR. GÜVENLE YERLEŞEBİLECEĞİ BİR İÇ OLUŞTURABİLDİĞİ HER YERİ EV YAPABİLİR İNSAN KENDİNE. EVİN EN ÖNEMLİ BELİRLEYENİ ANADİLDİR.”


Kişiler önce para kazanır, sonra âşık olurlar. “Yeni bir hayatsa bu, evet bu ilk ayrılığımdı” der adam. (s. 21) İlişkiler arası zorluk, en özel ilişki biçiminde de devrededir. Anadil farklılığı, bundan kaynaklı yoksunluk, yetersizlik, duyguların inceliklerini bir türlü yerli yerince göstermesine izin vermez. “Beraber gülmek mi istiyordu? Sanmam” der. (s. 23) Birlikte gülebilecek anlam evrenini kurabilmenin neyle mümkün olduğunu çoktan öğrenmiştir adam.

Sosyolojik bakış insanların serencamını doğum, düğün, ölüm üçgeniyle işaretler. Yörükoğlu da bunu yapmış. Her üç durum da hem sembolik hem sosyo-psikolojik anlamlarıyla yer almış bu öykülerde. Cenaze, aitlikle ilgili sorularıyla önem taşır. Hem ölümün duygusal gerginliği vardır burada hem memleketten, kökten uzakta bir ölümün karmaşık soruları. Bir yerli olmak meselesinin en keskin düşünüleceği yerlerdendir ölüm. Yazar hem artık çok uzaklarda kalmış bir memleketin, orasının âdetlerini burada yaşatmanın halini anlattırır hem burada aidiyetle birlikte oluşan yeni geleneklerin icadının ipuçlarını da bırakır okura. Tarihin söylediğidir, bir göçmenlik hikâyesinde yerleşikliğe ancak üçüncü nesille geçilebilir. “Cenaze” öyküsünde ölen adamın kızı için konuşurlar aralarında adamlar: “‘Bizden farklı o, buraya sonradan gelmemiş. Adamı memleketine göndersen ne olacak ki. Buralı olmuş zaten o.’ Herkes aynı anda aynı şeyden konuşuyordu. ‘Burada kızımız olunca mı buralı olacağız?’ dedim; içimden ama. Ev alınca mı? Pazar günleri hikinge gidince mi? Burada ölünce buralı olacak mıydık acaba diye düşündükçe düşündüm.” (s. 27-28)

Ev neresidir? Bir göçmen için ev yeryüzüdür. Ev bir histir. Güvenle yerleşebileceği bir iç oluşturabildiği her yeri ev yapabilir insan kendine. Evin en önemli belirleyeni anadildir. İnsan diliyle kabul edildiğinde kendini güvende hisseder. Ev coğrafi, sabit ve geri dönülebilir bir yer midir? Ev neresidir sorusu, dile, zamana ve varlığa bağlı olarak anlam kazanır, yani anlamlarını süreklilik içinde yeniden üretir. Göçmenin melankolisinde hem kaybedilmiş bir mekânın yası vardır hem de artık orada olunmayan bir zamansallığın. O nedenle “Şu an saat kaç?” sorusuna bu keskin hakikatle de bakmalı. İnsan evinde en kendi olduğu hallerdedir. Olduğu gibidir, neyse odur. Evde olma o nedenle kendinde olmadır bir yanıyla. Anadil yitimi evi yeniden sorgulatır. Dilin mutlak bir sığınak olmadığı durumlarda, dilin içine yerleşemediğinizde peki ne olur? Ev duygusu askıya alınır. Kök salmak yerini akışa, diller arasında gezinebilme yetisine bırakır. Bu hiç kolay değildir, sanılandan daha zordur.

“Mavi Kuyumculuk” öyküsü, hem dilin hem anlatmanın odağında ne orada olabilip ne buraya sığabilen insanların araf halini yansıtır. Hele ki “Doğum” öyküsü memleketi bellekten söküp yeniden oraya yerleştirmenin derdindedir. Anlatanın dediği: “Bu anlattığımın bazı yerleri hikâye bazı yerleri geçmiş zaman tabii.” (s. 70) Geçmiş zaman, anı olduğunda artık hikâyeye dönüşür. Aynı olayın kimin hafızasında neye dönüştüğü anlatı olana, hikâye edilene kadar bilinmez. Hikâyeyi neye ihtiyacımız varsa şimdi ve burada ona göre kurarız. Yazar Yörükoğlu’nun kendi sesinin en çok sızdığı hikâyelerden biridir diyebiliriz belki bu öykü için. “Neredeyiz biz?” diye sorar anlatıcı. “Evde değiliz diyecektim” der ama demez. Hem yazar hem anlatıcı deneyimlerinden bilir ki, orayı buraya taşımak imkânsızdır; ve bura kendi dilince kendini ister istemez sızmalarla yavaş yavaş kuracaktır.

Barbara Cassin önemli yapıtı Nostalji-İnsan Ne Zaman Evindedir’de[*] göçleri, yer değiştirmeleri, yerinden edilmeleri “kök salma ve kökünden sökülme” kavramlarıyla düşünür. “Kökünden sökülme geri dönüş imkânını yok etmişse kişi sürgüne dönüşür” der; geri dönme arzusu kalmadığındaysa göçmendir artık. Başka bir şekilde kök salmaya uğraşan ya da bunun yerine başka bir şeyi koyandır göçmen.

Kitapta anılmaya değer pek çok öykü var. Onlarda da bir yerli olmaya çalışmanın olanaklarını enine boyuna ortaya koymaya çalışır yazar. Mütevazı bir yazınsal tutumu en başından ilke olarak benimsemiş görünen Yörükoğlu, öykülerini karşılaşmalar için açıklığa bırakır. Yargılamaz, hüküm vermez, tartıştırmaz; ama yaşananlar bilinsin ister. Bir perdedir hayat onun için; anlatanlar bir kamera gözdür. Bellek kayıtlarını yazının mekânında hikâyeleştirmektir derdi. Görüntüleri, sesleri toplar; sonra onları ihtimamla, incelikle bir araya getirir, onlardan dünyalar, hayatlar yapar. O nedenle onun öykülerinin kişileri çok hayatlıdır, çok hayattandır. Hayat böyledir demek içindir çoğunluğun sesini taşıyan öyküler. Daha önemlisi bunlar, dünya değişirken yeni nesil göçmenlerin –değişen dünya inancı ve algısıyla–  yüzer gezerliklerine, hayata tutunma ve yeni anlamlarla aidiyetler kurmalarına dair öykülerdir. Edebiyatımız için de yenidir.

Şu An Saat Kaç, Yörükoğlu’nun da eşik kitabı sayılabilir. Buradan öyküsünü, dilini nereye vardıracağı merak edilmeli ve izlenmeli.

 

 

[*] Barbara Cassin, Nostalji: İnsan Ne Zaman Evindedir? - Odysseus, Aeneas, Arendt, çev. Seçil Kıvrak, Kolektif Yayınları. 2018, 112 s.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Halil Yörükoğlu
  • Kaçış Rampası
  • Keşke Yüzüme Baksanız
  • Şu An Saat Kaç

Önceki Yazı

DENEME

Hamnet-Orpheus çıkmazında yas ve yazı

“Yasın kimseden öğrenilmeyen bir dili vardır. Haber vermeden gelir; nefesimizi, dengemizi, zaman algımızı değiştirir. Sanat, edebiyat gidenin boşluğunu doldurmaz; sadece acıyı dindirmenin yoludur.”

BİRTEN DEMİRTAŞ ÖZBEK

Sonraki Yazı

DENEME

Rüzgârdan ışığa:

Bejan Matur’un poetik dönüşümü

“Bejan Matur, Dünya Güzeldir Hâlâ ile bizi doğrudan bir olayın yaşanmadığı bir döngüden geçirir: Çocukluğun gerçekdışı mitsel şaşkınlığından kentin yabancılaştırıcı boşluğuna, oradan da her şeyi olduğu gibi gören, acıyı ışığa bükebilen son menzile.”

AHMED KUTLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist