Sıfırın Melodramı, Hıdır Işık’ın Ve Sen, Dilin Metruk Yarası, Diriliş Avlusu ve Öpülmemiş Şehlâ’dan sonra beşinci şiir kitabı. Dersimli şair, Sıfırın Melodramı’nı yine Dersimli Mehmet Çetin’e ve Emirali Yağan’a ithaf ediyor. Şiir kitabı; “Bir Uçurum Dudakları”, “Sıfırın Melodramı” ve “Susmanın Kemâli” bölümlerinden oluşuyor.
Söyleşilerde bir şair ya da yazar, “Kendinizden bahseder misiniz?” sorusuyla karşılaşınca zorlanır. Hıdır Işık da “Bir Uçurum Dudakları” bölümünün ilk şiiriyle, ben’i utana sıkıla, yarım ağızla söze döker. Çünkü başka’nın alanında konumlanan ben’i yine başka adlandırır ve tanımlar. “Efendim, utanmanın kırık dökük kapısına çekilerek/ kendimi tanıtayım: on altı milyon rengi ayrımsız/ seven bir duvar gibiyim. Annem bir dağ bilgesi,/ babam eski şehir yıkıntılarını umutlandıran bir vadi./ Kendimi bildim bileli, teneke uygarlığına aldırmadan/ Shakespeare Sonelerini okuyarak açılırım dibe/ vurmanın denizlerine. Sesimde tanrının unutulmuş harflerinden izler bulunduğunu söylüyor mitolojinin/ esneyen taşları. Oysa kaplumbağaları dereye götüren/ bir çayır zerresiyim. Sevgilim bunu bilmiyor. Bilse, aramızda bir çölün uyuduğunu bilirdi.”[1] İşte bu yarım yamalak sözler Hıdır Işık’ın bir yanılsaması. Daha fazlası değil.
Şair, Sıfırın Melodramı’nın ilk bölümü olan “Bir Uçurum Dudakları”na Cevat Çapan’ın “‘Ölünceye kadar seninim,’ diyor denize/ kendi gölgesinde yanan bir çınar.”[2] dizeleriyle adım atar. Bu bölümde daha çok ayrılık, yalnızlık, hüzün ve özlem gibi izlekler üzerinden geçmişe, kendine çekilen özneyi görüyoruz. Hıdır Işık geçmişi yeniden kurmak için şiir dolayımında sözcüklerini kuşanıyor, çünkü ihtiyacı var. Bu zemin ele geçirilemeyen, karanlık bir alan. Ve şair bu cinayet mahallinde okurunu bekliyor. Zira her insan bir katildir ve her katil cinayet mahalline geri döner. Ben’inin evvelini unutan özne de gömdüklerini hatırlamak, sadece hatırlamak istiyor. Bu, hem ben’le hem de başka’yla yüzleşme çabası.
“yenilgilerimi karşılayan pencereye bakıyorum/ anıların ve unutulmanın diliyle konuşuyor yalnızlık,/ söylemiş miydim, yağmurlar eskisinden de güzel./ anımsamanın kapısında tatlı bir heyecanla el eleyim/ bu yüzden saçmalamanın sularında boy veriyorum.”[3]
“unutulmaya razı görüntülerin hüznü sende mi,/ nasıl başlayacağımı bilmediğim bir iç evrende/ tarih inciten bir şaşkınlıkla içime eğiliyorum/ bu akort da bitti, ayrılığın yüce melodisi gelsin!”[4]
“özlemden bir boşluktur gelip oturdu gençliğe/ dudakları titreyen bir harfin sesine eğildim/ Eylül’dü, saçların kokuyordu uzak denizler// habersizce kendime çekildiğimde öğrendim/ ben herkesin yüzünde senden bir parçayım/ gittiğim her yer susmaktan eksik bir söz,/ senin harflerinle geçiyorum dünyadan// bir vakit defneler kuruduğunda anladım /ben herkesin acısında senden bir yıkıntıyım/ açıldığım her düşünce anılardan bir deniz/ senin parmaklarınla seviyorum çocukları.”[5]
Hıdır Işık, kitabın adını taşıyan “Sıfırın Melodramı” bölümünü özdeşim kurduğu İlhan Berk’in, “Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye çalışacağım.”[6] dizeleriyle açar. “Sıfırın Melodramı”, bireysel ve kolektif olanı içeren melez bir bölüm. Yani sıfır dolayımında zamanın akışına kendini bırakan özne hem kendine hem kültüre demir atıyor. Sıfırın melodramı, dünyasallık ve zamansallık bağlamında iki çizgi arasındaki insanın döngüselliği; varoluşsal akışın trajedisi; ben ve başka arasında ezgili bir konuşma hali. Zira Thanatos ve bilinçdışı arzu, öznenin hakikatidir. Özne de sürekli dolaşımda olan ve doldurulamaz bu saplantılı arzunun semptomlarını üzerinde taşır. Bu çerçevede yaratım edimi ve süreci, boşlukta ele geçirilemez anlamın sonsuz üretimi sayesinde ölümün simgesel içeriğini tersine çevirmektedir. Yani her sanat nesnesi, ölüm dürtüsünü yeniden üreten doğumdur. Bunun tanığıysa her doğan gün ve hemen ardından gelen tutsaklıktır. Nasıl olsa insana dair tutsaklık insan varlığının en derin sancısıdır. Geriye kalan acı, sadece acı.
“İki adımlık bir çizgideyim. Bir yanım uçurum çıldırışı, diğer yanım bir kuşun çırpınışı. Her şey bu çizginin başıyla sonu arasında doğuyor, bu aralıkta büyüyor, sonra yalnızca büyüyor mu, daralıyor, eksiliyor, kırılıyor. /…/ Ey kederi ve şarabı ruhumun çekim alanına bırakan sonsuzluk, bir kez olsun keman sesiyle karşıla beni ve direnmeye biçim veren kadınları.// İki adımlık bir çizgideyim. Bir yanım ötekisini unutmanın evi. Diğer yanım bir büyük deliliktir sessizliğe eşlik ediyor. Ey sessizlik,/ Kalbimin yanına koydum içimdeki ölüleri.”[7]
“İçimde yorgun bir tarih uğulduyor. Göz kapaklarımda boz bulanık bir akıntı ve sen görmüyorsun dalları eğilen ağaçları. Bunun adına ayrılık mı denir, bin yıllık bir kedere çığlık olmak mı? Nadire’m, dağları omuzlayan yalnızlığım, Dersim’e, o beyazdan da beyaz maviye, o yağmur kuşlarının yurduna dönüyorsun demek. Masalını arayan çocuklara anadiliyle başını dik tutmayı öğreten ışık gamzesi, gülüşünü özledim, sesin ariflerin yüceliği kalsın. /…/ Gülüşünü örten toprağa nergis olmak için Ana Fatma suyuna eğiliyorum bir vakit. Sonra ansızın yüzümdeki mavilik bir bulut ayrıntısına dönüşüyor.”[8]
“genetiği oynanmış bir çağın parantezine düştüm/ dışarıda yapay zekasıyla bir dünya ateşe dönüyor/ bir rüyanın ucuna eğildim: tanrı en yorgunumuzdu,/ tarih ki ölüler dolusu kemik ve usta bir hiçliktir, dedi.”[9]
“Geldim iç sesin kavmine. Hareketsiz gölgeleri görüyorum. Çoğunluğun uykusundan uyandır beni ey öncenin kimsesizliği, sonranın belirsizliği. Ölmek, yaşamak ya da ikisinin arasındaki başıboş mistisizmi reddediyorum, lütfen sıfırın dokunaklı sesine eş değer sayar mısın beni ey yankı! Devri âlemin döngüsüdür sıfır, demiş miydi tanrı ya da ben bu yüzden mi gitmiştim Babil tabletlerinde boşluğun dürtüsünü hatırlamaya? Evrenin kapısını gördüm sonunda, ölümün sonsuz sadeliğini,/ –sıfır…/ Ah, incelen ateş titredi!”[10]
“sıfır, sıfır, kâinat halkasıdır anlamını arayan ses/ döndüm iç sesin kavmine döndükçe sırrın sırrı./ ey endişe ve arzulardan arınmanın yüceliği, ey sıfır,/ dağılan sesimizi toplamak narkozlu geleceğe mi kaldı!”[11]
Dersimli şair, “Susmanın Kemâli”ne Filistinli Mahmut Derviş’in “Büyüdük, ne çok büyüdük, göğe giden yol uzun…”[12] dizeleriyle başlar. Çünkü Işık, acıda ve sürgünlükte ortak yazgıyı taşıdığı Mahmut Derviş’le istek, dürtü ve duygu paylaşımı yaşıyor. “Susmanın Kemâli” adlandırması Dersimli halk âşıklarından Firik Dede’yi anımsattı. Dersim sözlü geleneğinin en önemli simalarından biri olan Firik Dede, 1980 askerî darbe günlerinde işkenceden sonra yakılarak öldürülen Behzat Firik’in babası. O günden beri bir daha konuşmayan Firik Dede, susmanın kemâline erenlerdendir. “Susmanın Kemâli”nde coğrafyası, tarihi, doğası ve inancıyla birçok kez kıyıma uğrayan Dersim’i ve Mezopotamya’yı döngüselliği içinde okura sunan Hıdır Işık, dilsiz kalan bir halkın travmalarını, dağılan anlam dünyalarını bir nebzede olsa onarma çabası içine giriyor. Bu, sessizliğin olgunluğunu ve dinginliğini içeren bir karşılama ve karşılanma ritüeli. Bu belki de şairin yas tutma biçimi. Zira yasın da dile tutunamayan, dil ötesi bir tarafı var. Burada özne acıyı ve özlemi ünlüyor.
“Uyanıyorum bir yeryüzü bahçesine. Güneşi ağırlayan kadınların cem-i cümleye inayet dileyen yakarışları yankılanıyor dağlarda. Örselenen bir yaşamın buruk inancıyla kalkıp gidiyorum gençliğini yücelere bırakanların sesine. Koyaklardan baktıkça direncin tarihini boynunda taşıyan Munzur karşılıyor kederimi. Coşkun sularıyla börtü böceğin muştusunu uzatıyor ümitsizlikten kırılan kirpiklerime. /…/ Her nefeste, tarihten çıkınını kapan Vandalların kustuğu ateşte buluyorum Dersim’i. O kalbimden de kalbim bildiğim yaseminler yurdu yanıyor. /…/ Uyanıyorum ki bir yeryüzü bahçesinde, Dersim’deyim.”[13]
“Şifa arayan tarihin dağınıklığıyla kendime çekiliyorum. /…/ Etleri dökülen geleceği reddederek masalcı bir ırmağa, Munzur’a çekiliyor yeryüzündeki tüm börtü böcek. Ölümcül bir aygıtın bitmek bilmeyen zulmüne tanıklık ediyor aklını yitirmiş zaman. /…/ Ey cisimleşmiş boşluk, ariflere bıraktım sözü: Tarihin çöplüğü haritalara vahşet ezberleten akbabalarla doludur.”[14]
“Mezopotamya’da kuşlar ateş üstünde uçar/ ölüm hüznü çağırır dağların bilgeliğine/ zulmün gölgesinde gün uyanır ışık ehline/ kadınlar cem-i cümle için dua bırakır güneşe// zahirin anadilidir Fırat’tan Dicle’ye uzanır,/ kurumuş güllerle gözlerini kırpan adamların/ ve saçları taşla kesilmiş çocukların ezgisidir/ ufuk çizgisine çöken yorgun vadilerin ışığı.”[15]
Şair, “Susmanın Kemâli”nde çağı ve kurulu düzeni de sorunsallaştırıyor. Bu, öznenin egemen iktidarla ve onun ideolojisiyle imtihanı. Zira toplumsal varoluşu sekteye uğratan, insanları değersizleştiren ve değerleri insansızlaştıran distopik neo-kapitalizmin pervasızlığı karşısında şair şiirini toplumsallaştırarak estetik bir tavır alıyor. Bu, vasatın ve kötülüğün olağanlaştığı çağda bir yapı ve duruş meselesi.
“Şimdi dünyada bir yerlerde yeni silahlar üstünde çalışıyorlar. Daha çok insan ölsün diye gece gündüz çalışıyorlar. Sonra bir yerlerde devlet adamları ve yaverleri cesetlerle satranç oynuyorlar. /…/ Tarla kuşlarını tanımayan kent çocuklarının üstüne, dijital geleceğin kutsal rezilliği dökülmekte. /…/ Dünya sesini yitiriyor. Bu incinmenin de ötesi, bir tükenişin ayak izleri olmalı. İnsan ki tanrısına bıçak çeken bir çıldırıştır, /…/ Şimdi dünyada bir yerlerde avazı sınır kapılarına yetişmeyenlerin cansız bedenlerini topluyor dalgalar/… Bir yerlerde modernite ağızlı adamlar ve kadınlar, iyiliğin çocuklarına ölümlerden ölüm beğeniyorlar.”[16]
“Sütten kesilmiş dünya. /…/ Öz saygısını yitiren uygarlık, kendi bilinmezinde yapay zekâ sektiriyor. İçime yürürken beton hıçkıran kentin gölgesinden çekilen bir gölgeye varıyorum. /…/ Arzın gizli nefretinden uzaktayım şimdi. Burası çok sessiz, burası bir cinayetin ardından beliren bir ürpertinin mekânı. Ölülerin çalgısı olmalı bu sessizlik. /…/ susmanın kemâliyle o şeyleri (bir düşünceden bir düşünceye direnç ovalarını sevmenin esenliğini) düşünüyorum.”[17]
Kısacası Hıdır Işık, Sıfırın Melodramı’nda bireysel ve toplumsal izlekler üzerinden melez bir şiir evreni inşa ediyor. Çünkü yaşanan bireysel ve kolektif kayıplar ve aşılamayan yas süreci narsist zedelenmeyi beraberinde getirir. Mesele yitirilen arzu nesnesinin ikamesi. Öznenin içine düştüğü bu çıkışsızlık hali hele hele bir halkı ya da inanç grubunu içeriyorsa yas süreci kronikleşebilir. Bu bazen öfke ve yıkıma, bazen ret ve inkâra, bazen de celladına âşık olmaya kadar götürebilir olayı. Şiir tek başına yeterli olmasa da, bireysel ve toplumsal yüzleşmenin, vedalaşmanın önünü açan ikame nesne olabilir. Tam da bu noktada, Sıfırın Melodramı gerek bireysel gerek kolektif acıları unutmama, unutturmama dolayımında kronikleşen yas sürecine düşülen bir iz. Çünkü failin dili halen zehirli ve ötekileştirici.
NOTLAR
[1] “Yarım Ağızla Ben”, s. 11.
[2] “Açığa Demirli Bir Gemiden”
[3] “Ölüm Gibi Gülümse”, s. 13.
[4] “Senin Gözlerin Diyorum”, s. 16.
[5] “Susmaktan Bir Söz”, s. 20.
[6] “Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum”
[7] “İki Adımlık Bir Çizgi”, s. 42.
[8] “Bir Bulut Ayrıntısı”, s. 45-46.
[9] “Tarih En Yorgunumuz”, s. 47.
[10] “Sıfırın Melodramı-I”, s. 50.
[11] “Sıfırın Melodramı-II”, s. 53.
[12] “Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum”
[13] “Ariflerin Sözü-I”, Bir Yeryüzü Bahçesi, s. 61-63.
[14] “Ariflerin Sözü-II”, s. 64-65.
[15] “Güneşin Sözünü Tutanlar-II”, s. 85.
[16] “Dünyada Bir Yerde Sessizlik”, s. 67-69.
[17] “Susmanın Kemâli”, s. 71-73.