Varoluş arası olarak aşk:
Her Şey Normalmiş Gibi
“Sadece zamana değil, içinde bulundukları şartlara da meydan okuyan Lora ve Arda için aşk, bir varoluş hakikati olarak hayata taktıkları bir çelmedir belki de.”
Gaye Boralıoğlu / Fonda kitap kapağından ayrıntı.
Aşk, insanın her yaşta heves ettiği ve onu tekrar hissedebilmek için hem her şeyi göze aldığı hem geri çekilmek zorunda hissettiği duygudur. Geri dönülemez bir duygu olduğunu bile bile aşka düşmek isteriz. Aşkın yaşla ilgisi olmasa da, ikna gücü yüksek, yalancı bir zaman olan gençlikte aşk olasılıklarla dolu, ele avuca sığmaz bir coşkuyken; daha ileri yaşlarda, zamanı düşman belleyen bedene inat, tazelenme arzusunun, artık çok geç yaşlarda ise bir cana hasretliğin açılan kapısından yeni kalp çarpıntılarıyla girmektir.
Susan parçalarımızın âna ve koşullara göre form değiştiren arzuları olarak aşk, olamayacağımı bilsem de çok isterdim diyenin de her daim kuytusunda sakladığıdır. Bastırılan olanca duygu, utanılan hazlar, geç kalınmış dikkat kesilmeler, seçim ve ihtimallerin yankısı olan aşk, arzuya çağrının ilk tomurcuğu bir ses olarak çırpınır içimizde. Ve bu çırpıntı, arzu ile gerçeklik arasındaki çatışmalar nedeniyle her daim pişmanlığı hatırlatan kendi kelimesini yaratır. Keşke.
Bu kelime pek çok duygunun zorunlu yurdudur ve bu yurt her yaşta anlam ve duygu sandığını yeniden açarak geçmişle ilişkiyi başka şekilde düzenleme maharetine sahiptir. Telafisi mümkün sanılan gençlik günlerindeki pişmanlığın keşkesiyle, kayıpla seyrelen umut nedeniyle zamana itimadın kaybedildiği artık çok geç yaşlardaki keşke arasında belirgin bir fark vardır.
Yüksek sanılan özgüvene teslim olunan gençliğin keşkesindeki hatıra sandığı yakıcı bir kaybı yüze vurmazken, yeni ihtimallerin ve hikâyelerin olanaksız yaşlarının keşkesinin hatıra sandığı, pişman olmaktan yorulan bir şimdiyi yüze vurur. Bu bağlamda, Gaye Boralıoğlu’nun son romanı her şey normalmiş gibi’nin, zamana tanıklığını anlara ve kendi duygularına hapsetmiş karakteri olan Arda, bu düşüncelerin hiçbirine sığmaz: “şimdi olsa, kalbimin üstüne koyarım o parmağı.” (s. 149)
Çünkü o, genç olmasına rağmen, kendi şimdisine geciken biri olduğunu erken fark edip onu terk eden Lora’nın peşinden gitmeye cesaret edebilen bir karakterdir. Kendine yol alma cesaretiyle, keşke sandığının aslında geçmişe değil, henüz yaşanmamış bir ihtimale ait olduğunu fark eder.
Sadece zamana değil, içinde bulundukları şartlara meydan okuyan Lora ve Arda için aşk, bir varoluş hakikati olarak hayata taktıkları bir çelmedir belki de. Bu çelme sayesinde içinden geçilen haller çoğu zaman acı verici olsa da, aşk nedeniyle içine dahil oldukları durum, karakterler için bir duyumsama ve dönüşüm eksenidir.
Her Şey Normalmiş Gibi
İletişim Yayınları
Aralık 2025
210 s.
Aşkın bir coğrafyası var mıdır ve yüzölçümünü yeniden belirlemek için suskunluk neresinden yırtılmalıdır soruları metnin zekâsına aykırı düşmez. Arda ve Lora’nın aşkı üzerinden böyle sorular bağlamında, farklı düşünsel patikalarla ilerler roman. Pek çok sırrını surlara saklayan şehir –Diyarbakır– ile güneşin cesaretle bağıra bağıra battığı şehir –İstanbul– arasındaki yaşam ve tecrübe farkının; karakter, hikâye ve hatta aşk-bağlanma biçimlerini nasıl değiştirdiğine tanıklık edilir.
Ötekinin varlığıyla kendini hizalayan, duygulanımlarını ve bedensel reaksiyonlarını buna göre ayarlayan bir karakter olan Arda için, sıradanlığın konfor coğrafyasında –İstanbul– ilerleyen tutunmanın olanağı olan aşk varoluşsal bir yönelmedir. Ötekinin gözü sayesinde kendini yeniden yaratıp hayatla kendisi arasında adeta bir köprü kurar. Köprüyü de, boşluğu da tek başına sahiplenemediği için, yaşananların ağırlığına katlanmak için aşkı bir tutunma olanağı olarak deneyimler. Görebilme cesareti gösterebilmek için bile birine ihtiyacı vardır çünkü. Tutunmak, kalakalmak, yaslanmak, sığınmak ister: “Hak ettim mi ben bu çaresizliği? Oysa ben onun ellerine yazılmıştım, içinde ateşlerin oynaştığı gözlerine, karman çorman saçlarına, yumuşak basan ayaklarına, kulağının kenarındaki koyu kahve lekeye yazılmıştım.” (s. 12)
Birine güvenmek, bağlanmak ve hatta koşulsuz bir bütünlük arzusundadır. Lora yoksa o da yoktur sanki: “Ama artık olmuyor, yapamıyorum. Bir türlü uyuyamıyorum yatağın içinde sağdan sola dönüp duruyorum bazen kalkıp oturuyorum, bazen hiç yatmıyorum bütün gece karanlığı seyrediyorum bedenim benim değil zihnim kiralık bir beden bulmuş, geçici ikamette.” (s. 13) Aşkın sığınak olmadığını bilmediği gibi, öğrenemeyecek gibi görünen bir varoluşun beden giyinmiş hali olarak Arda’nın her dile geliş ve iç döküşünde bağlanma arzusu açıkça görülür. Bu aşk yardımıyla varlığını kendine kanıtlayıp ikna olacak ve “önceden bir araya gelmemiş cümleler yan yana gelebilecektir”.
Oysa Lora için aşk, kendi katı gerçeklik ve farkındalığının dışına çıkmak için bir süreliğine düştüğü yerdir. Sezgisel olarak arzuladığı, deneyimlemek istediği başka bir tecrübe, başka bir haldir. Belki de benliğinin yurtsuz duygularını, bilinçle verilmiş bir kararla değil, sezgisel olarak bir süreliğine de olsa konforlu bir mekânda tecrübeye açtığı yerdir:
İki Lora vardı; en az iki. Biri, neşeli, heyecanlı, hayaller kuran, masallar anlatan, hayatta iyi şeyler olacağına inanan; su gibi akan, âşık, âşık olunan. Diğeri, suskun, tedirgin, kimsenin erişemeyeceği sırlarla meşgul, ulaşılması zor olduğunu bütün hücreleriyle haykıran, neredeyse ürkütücü biri. (s. 25)
Aşkı konaklanmadan uğranan bir hal olarak yaşamak isteyen Lora, benlik hikâyesini bir süreliğine de olsa bu aşk sayesinde askıya alır. İdeolojik yaptırımlarla şekillenen duygu coğrafyasından farklı bir tecrübe için kopuştur onun için bu aşk.
Yanılma payı olarak aşkın müstakilliği
Romanda iki farklı şehrin aşka düşme halini nasıl etkilediği ve karakterlerdeki duyguyu yurt edinme biçimlerini nasıl şekillendirdiği dikkatten kaçmaz. Aşk Arda için bir yurt iken, Lora için bir istasyondur mesela. Lora sadece bedenine, arzularına, hazza ve aşkın konukluğuna meyleder. Arda’ya hissettikleri, birlikte varoluş fikri olarak tezahür etmez onda. Çünkü o, sokakları bile sır saklayan bir şehrin insanıdır. Ve bu nedenle onun için aşk, konum alışın patikasından –sadece bir süreliğine– sapmasına neden olan bir durumdur.
Sokaklarında cesaretle cirit atan kelimeler dolu bir şehrin insanı olan Arda için ise bir konumlanış lüksü ve ihtimaller üreten bir haldir. Lora için aşk yanılma payı yüksek bir müstakilliktir. Çünkü o, gerek aşkta gerekse haz, arzu ve diğer duygu geçişlerinde bir izdir sadece. Arda gibi ve kadar uzun kalamaz hiçbir izde.
Arda’nın konum alma ya da yeni bir konumlanış zorundalığı hissetmediği için şikâyet eden, olayları görmezden gelmese de müdahale etmeyen (kara bulut metaforu), sadece konuşmayı seçen biri olması nedeniyle, Lora ile ilişkilerinde aşılamayacak bir dil gezinir romanda. Öngörülemez susmalarla yatay ilerleyen bu dil, Arda’nın iç içe geçip birbirini çağrıştıran iki beden-tek ruh olma arzusunun çocuksuluğunda bedenleşir:
İnsan bu kadar kötümser olamaz. Sen bahane uyduruyorsun. Aslında hayata teğet geçmek istiyorsun, içinde yaşamak istemiyorsun. Şu saydıklarının hangi biri başına geldi şimdiye kadar ha, hangi biri? (s. 20)
Susmanın yüzölçümünü deneyimleyen Arda
Lora’nın onu terk etmesinden sonra bu susmalara kulak kesilip Diyarbakır’a giden, orada şehrin sustuğu yerleri hissedince, “Bana mı susuyorlar?” sorusunun açtığı alanda kendi varlık anlatısını başlatan Arda, bu çocuksu arzusunun sesine inanmakla yanılmadığını tecrübe eder. Sussa da sırlarını fısıldayarak ona cömert davranır Diyarbakır. Kendi varlık anlatısına götürecek olan bu patika yolun, sarsıcı da olsa dönüştüren bir olanak olduğunu fısıldar durmadan. Bu sayede eksikleriyle, hatıralarıyla, onaylanma ihtiyacıyla ve savunmasız kaldığı duyguların halleriyle yüzleşir Arda. Bazı cümleleri yüksek sesle duyabilmenin bile, konumlanış hakkının gerinerek gezindiği toprak parçası olan coğrafyanın sunduğu bir imkân olduğunu da o yüzleşme anlarında fark eder.
Diyarbakır’ın sessiz anlatıcıları sadece bu yüzleşmelerle karşılaştırmaz Arda’yı. Susmanın da bir yüzölçümü olduğunu; çatlak, tepe, akarsu, sokak ve çarşılara yerleşmiş duygu hafızasının uzun sessizlikleriyle kendini çoğaltabileceğini de fısıldarlar. Arda için sadece bir şehir değil, kendi içindeki suskunlukla yurttaş ve henüz adı konmamış pek çok duyguyu barındıran canlı bir tanıktır artık Diyarbakır:
Lora’yla konuşurken aynı dili kullanıyorduk ama susarken muhtemelen farklı dillere göç ediyorduk, (…) belki de hiçbir zaman aşamadığımız mesafenin sebebi buydu, suskunlukta başka dili konuşmak. (s. 131)
Umut inatçısı olarak Lora
Her Şey Normalmiş Gibi romanını aşk bağlamı dışında birkaç açıdan daha değerlendirmek gerekirse; romanın varoluş hakikatine göre deneyimlenen karakterleriyle felsefi açıdan da farklı bir okuma tecrübesi sunduğunu söylemek yerinde olacaktır.
Lora, ontolojik bir geri çekilmenin mukavemetine göre fırlatılmış bir ok ve usulca kararan havalarda bile hiç vazgeçmeyen bir “umut inatçısı” olarak; Arda ise konumlanışın konforunda kalmayı seçen, konum almak zorunda kalmayan, mağdurluğun arabeskini diline dolayan, homurdanan ve böyle davrandıkça diğerleri gibi olmadığını sanan bir karakter olarak tecrübe edilir.
Ayrıca, şehirlerin de birer karakter olduğu ve bu anlatıda neredeyse yaşayan beden’e dönüştürülerek, insanların yüzüne, bedenine ve hatta ontolojisine sızarak onları nasıl değiştirip dönüştürdüğü bağlamı bu kanıyı destekler niteliktedir. Arda’nın hikâyelerin sahibinin geceler olmadığı İstanbul’u giyinmiş olması buna örnek verilebilir: “Yüzünde İstanbul’dan kalan buruk bir gülümseme var.” (s. 167)
Romanda yurt duygusu hissettiren kelimelerin seçilmesi ve bu kelimelerin metin içindeki hareketi nedeniyle, kurgu ilk biçimlendiği zamanı ve durumu aşıp anlatı ânının ürettiği yeni ilişkilerle kendi anlam haritası üzerinde yeniden şekillenir. Bilmenin değil, hissetmenin içinden. Olan biteni değil, hissedilenleri kapsayan dilin okuru da içine çağıran yapısı, okurun kendini roman yaşantısına göre hizalamasına olanak sağlar. Yakalanan, yakalayan, en mühimi saklamayıp saklanmadığı için yeni bir anlama görseli yaratan duygu hafızası sayesinde anlatıyı bir meskene dönüştürüp okuru ve karakteri aynı yerde buluşturacak hiza iyi tutturulmuştur denebilir.
Kimsenin metnin misafiri olmadığı bu hizada, dilin duygusal epistemolojisi içerden bir kabulle hissedilir. Karakterleri sezgileriyle ve sezgilerinden tanıyarak deneyimleyen okur, anlatıyla hiza işbirliği içindedir. Gözden kaçırılan, bekletilen yahut hiç girilmeyen an ve duyguların resmedildiği bu yurt; dilin harfleri, nokta, virgül ve hatta ünlemleri bile baharatlı bir gülümseme hizasından tecrübe edilir. (s. 203)
Sürekliliği aksatıp metni duraklatmayan, ehemmiyetle korunan ve salınmasına izin verilen duyguları tasnifleyen virgüllerin hizasındadır okur. Duygu boyuna büyük gelmeyen bu hiza olanağı sayesinde, isimsiz gönderilen mektubun Lora’dan geldiğini dili, harfi ve imlasından ötürü hemen anlayan Arda ile özdeşlik kurmak uzak bir ihtimal olmaktan çıkar. “Virgüllerin kıvrımlarından, ünlemlerin sahiciliğinden, noktaların yükünden bu mektubun Lora’dan geldiğini hemen anlamıştım”. (s. 164)
Susmanın peşinden gitmek...
Romanda hareket ve eylemsizliğin ontolojik bir yerden anlatılması; farkındalık, korkaklık, mağdurluk ve zorunluğun aynı dil içinde zamansız susmalara uğraması; iletişime olanak sağlayamayan konuşmalarla durmadan çaresizlik üreten dünyaya verilmiş bir cevap gibidir. Durdurulan ve susturulan dille yapar bunu Boralıoğlu.
Anlatı kelimelerle öyle bir susar ki; okur sesi aramak ve yeniden duymak için hikâyenin değil, susmanın peşinden gider. Pek çok çağrışımla ilerleyen bu okumanın şimdisinde, susmanın, kendi zamanımızdan ötekine açılan bir yol olduğu deneyimlenir. Anlatıcı, metnin düşünme alanına ve yordamına müdahale etmez. Anlatıdan edinilen deneyim bu nedenle emir kipi içermez.
Bir deneyim döngüsünden bahsedilebilir; ancak bu, sarsma, çarpma, etkileme arzusunda olmayan, birer salınım olarak duyulan dil hareketlerinin sonucudur. Yazarın muradından azade bir anlatı dünyası sayesinde, sadece karakterlerin diyecekleri değil, anlatı yaşantısında öğrendikleri de metne dahil olur. Politik, sosyal, kültürel tanıklığın dayatılan renk ve modeli, aşk paltosu altında tüm çıplaklığıyla verilir. Tıpkı Lora ve Arda gibi, aynı boşlukta ama aşkı kendi dillerine tercüme eden bir tanıklıktır bu. Kaygıların arzuya evrilmesinin bir eylem gibi yüksek yoğunlukla yaşama evrilmesidir bu: “Sonra muzipçe güler, elinden tutup onu kendime doğru çekerdim, ‘çıkmayalım evden’ derdim.” (s. 20)
Roman için, yas tutmanın en ahlaklı anlatısıdır da denebilir. Ölen babasını mezar bekçisi çocuktan kıskanmanın çocuksuluğunun halinin, halden bilerek ve en saf biçimiyle verilmiş olması romanı ayrıcalıklı kılar;
Gizliden gizliye bu çocuğa sinir oluyordum. O babamla daha yakındı biz birkaç saat kalıp sonra gidiyorduk, o hep oradaydı. Belki geceleri babam onunla konuşuyordu, belki hangi çiçekleri nasıl uygulayacağını babam söylüyordu ona. Çünkü evdeki çiçeklerin nasıl sulanacağını da anneme babam söylerdi. (s. 143)
Ölüme, yokluk ve yoksunluğa ve hatta anneye yeniden bakmayı mümkün kılar roman:“yoklukta boşluk var yoksullukta ise umut. İşte o umut insanı öldürüyor.” (s. 168) Hızla yürünen bir dünyada nereye varacağım sorusunu sormayan varlığın içinden geçirir: “Bir bakıyorsun kendine karşı gelmişsin, içinde birisi daha oluşmuş öbürünü tanımıyor. Bir o konuşuyor, bir sen. O zaman ben kimim?” (s. 92)
Mekânın diline, hükmüne, ritmine teslim oluşun varlığa ettiklerine tanıklık edilirken, gündelik soruların “ayna çarpması”na tutulan karakterlerin birbirlerine aşkı üzerinden benlik, kendini ötekinin bakışında yeniden kurma gibi kırılgan eşikleri gözle görünür olur.
Kısa ama değiştirip dönüştüren bu ayna çarpmaları, başkasıyla karşılaşmalarla hem kurulan hem de susturulan iç seslerin hikâyelerinden parçalarla çoğalır. İlişkilerin bir varış değil; benliğin sınırlarını değiştiren, genişletip daraltan coğrafyalar olduğu hakikatine dair düşünme olanağı üretilir.
Arda ile Lora’nın birbirlerine hem temas eden hem de geri çekilen birliktelikleri, birbirlerinin iç haritasını görünür kılarken; iki ayrı titreşim gibi olan karakterlerin bakış, suskunluk ve mesafeleriyle şekillendirdiği yurt ve kendilik kurulumu aşkın kesişim noktalarında sınanır.
Her Şey Normalmiş Gibi , karakterler arasındaki mesafeye değil, iç sesleriyle kurulan ilişkiye yoğunlaşan bir anlatı.
Önceki Yazı
Nihat Özdal: “Ornitolog, yavaş ve fark edilmeden ilerleyen bir kayba odaklanıyor.”
“Doğrudan bir felaket anlatısı değil Ornitolog; kuruyan göller, sessizleşen alanlar, azalan kuşlar… Bunlar bir anda olmuyor. Tam tersine, gündelik hayatın içinde normalleşerek ilerliyor. Bence asıl mesele de bu: yıkımın görünmezleşmesi.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 21
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Amcam Sokrat / Batı’yı Seyretmek / Bir Gün Herkes Buna Hep Karşıymış Gibi Yapacak / Fabrika / Mahallede Diyalog Havaları / Peter Watkins: Kestirme Yol Yok / Renklerin Diyojen’i / Sevgili Hayatım / Um/Hope / Yol Çiçekleri.