Nihat Özdal: “Ornitolog, yavaş ve fark edilmeden ilerleyen bir kayba odaklanıyor.”
“Doğrudan bir felaket anlatısı değil Ornitolog; kuruyan göller, sessizleşen alanlar, azalan kuşlar… Bunlar bir anda olmuyor. Tam tersine, gündelik hayatın içinde normalleşerek ilerliyor. Bence asıl mesele de bu: yıkımın görünmezleşmesi.”
Nihat Özdal
Nihat Özdal’ın ilk romanı Ornitolog, yalnızca kuşların değil, insanın doğayla ve hafızayla kurduğu kadim bağın izini süren bir metin olarak gün yüzüne çıktı. Yıllar boyunca farklı coğrafyalarda kuşları gözlemleyen bir gezginin hikâyesini merkezine alan roman, adını bir baykuş türünden alan ornitolog İshak’ın izinde ilerliyor. Kuşlara duyduğu ilgi, kökleri geçmişe uzanan bir mirasın devamı. Onu cami, kilise, saray ve köşklerin cephelerine yerleştirilmiş kuş evleri üzerinden, insanla kuş arasındaki ilişkinin izlerini sürmeye yöneltiyor. Başlangıçta bu alanda kapsamlı bir araştırma yapmayı amaçlayan İshak’ın yolu zamanla beklenmedik biçimde değişiyor; karşısına çıkan yeni insanlar, kayıplar ve sürprizler bu yolculuğu yalnızca bilimsel değil, aynı zamanda derin bir kişisel keşfe dönüştürüyor... Nihat Özdal ile ilk romanı Ornitolog üzerine konuştuk.
Ornitolog, disiplinlerarası çalışan bir yazarın/sanatçının/küratörün ilk romanı olarak, geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Romanın ana ekseni ve fikri sizin için nasıl gelişti?
İlk çocukluğum şimdilerden daha kuşluydu. Artık Batık Köy diye bilinen, Halfeti’nin Savaşan köyünün tek öğretmeniydi babam. Orada ilkokulu okudum. Okula bitişik bir lojman vardı. Yaz başlarken, okul yolu boyunca onlarca çadır kurulurdu. Turistlerin çoğu kuş ve kelebek gözlemi için gelirdi. İlk dürbün, kuş gözlem defteri, kuş halkalamayla ilgili bilgiler hep çocukluktan. Masalcı bir babaanne bu çocukluğa dahil olunca, kuşların masalsı taraflarını da biriktirmişim. Roman fikrinin iki ekseni varsa, ilki bu kısım.
İkinci eksen ise mimari. Arkeoloji ve Sanat Yayınları’ndan çıkan Kuş Pencereleri diye bir kitabım var. Bu kitapta daha çok Yukarı Mezopotamya şehirlerindeki kuş pencerelerini yazmıştım. Bu kitabı yazarken de, kuş pencereleri dışında da kuşlarla ilgili pek çok mimari unsur olduğunu fark ettim. Aslında “Kuş Mimarisi” adında bir kitap üzerine çalışıyordum. Ama yolculuklar, çocukluk anıları, kuş gözlemleri de dahil olunca bir romana dönüştü.
Romanın merkezinde yer alan “kuş” imgesi, yalnızca biyolojik bir varlık olmanın ötesinde ne tür ontolojik ve epistemolojik anlam katmanlarını beraberinde getirdi? Romanı kurgularken nasıl bir fikir etrafında hareket ettiniz?
Aslında kuşları bir “imge”den çok, “varlık” olarak düşünmeye çalıştım. Çünkü kuşları doğrudan sembole çevirdiğiniz anda, onu insanın anlam dünyasına indirgemiş oluyorsunuz. Kuşları mümkün olduğunca kendi varoluşu içinde bırakmak ve oradan düşünmeye çalışmak istedim.
Ornitolog
Kırmızı Kedi Yayınları
Nisan 2026
120 s.
Ontolojik olarak kuşlar yerle gök arasında yaşayan, sabit bir aidiyete ihtiyaç duymayan varlıklar. Yuva kuruyorlar ama o yuvaya bağlı değiller; göç ediyorlar ama bizim bildiğimiz anlamda bir haritaya bakmıyorlar. Bu hareket hali, insanın kalıcılık ve yerleşiklik üzerine kurduğu varoluş fikrini doğal olarak sorgulatıyor.
Epistemolojik olaraksa, kuş bilginin sınırlarını gösteriyor. Ornitolog figürü kuşu sınıflandıran ve kaydeden biri. Ama kuşların yön bulma biçimleri, göçleri hâlâ tam olarak açıklanabilmiş değil. Romandaki “bilmek” de, her şeyi açıklamak üzerine değil; açıklayamadığınla birlikte düşünebilmekle ilgili daha çok.
Eserde bireysel hafızayla kolektif hafıza arasındaki ilişki, özellikle çocukluk anlatıları ve kuş gözlem kayıtları üzerinden kurgulanıyor. Bu kurguyu geliştirirken bireysel olanla kolektif olan nasıl iç içe geçti? Bu bağlamda anlatıcının özneleşme süreci nasıl okunabilir?
Bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasında keskin bir ayrım kurmadım. Daha çok, birinin diğerinin içinden geçtiği bir yapı kurmaya çalıştım. Çocuklukta tutulan kuş gözlem kayıtları mesela, ilk bakışta çok kişisel görünüyor; bir çocuğun gördüğünü, hissettiğini not etmesi. Ama o kayıtların içinde aslında çok daha geniş bir şey var: Göç yolları, türlerin azalması, coğrafyanın değişimi; yani bireysel bir gözlemin içinde açılan kolektif bir hafıza.
Hafıza, hatırlananın yanında kaydedilen, izlenen ve bazen fark edilmeden taşınan bir şey. Anlatıcı geçmişine döndüğünde sadece kendi çocukluğunu hatırlamıyor; o çocukluğun geçtiği coğrafyanın, kuşların, hatta kaybolan ekolojik düzenin izlerini de yeniden okuyor.
Bu yüzden anlatıcının özneleşme süreci de klasik bir “Ben kimim?” sorusu üzerinden ilerlemiyor. Daha çok, “Ben hangi ilişkilerin içinden geçiyorum?” sorusuna doğru kayıyor. Kuşlarla kurduğu ilişki, mekânla kurduğu ilişki, hafızayla kurduğu ilişki… Özne burada sabit bir merkez değil; sürekli yer değiştiren, kendini dışarıyla, dünyayla birlikte kuran bir yapıda.
Romanın merkezinde yer alan doğa-insan ilişkisi birçok açıdan günümüz dünyasına dair de başat bir tartışma alanını beraberinde getiriyor. Peki siz romanda bu ilişkiye hangi etik ve politik çerçeveler içinde yer verdiniz? Özellikle ekolojik yıkım ve insan müdahalesi karşısında metnin eleştirel söylemini nasıl konumlandırmak gerekir?
Doğayı dışarıda konumlandırdığınız anda, onu hem idealize etme hem de müdahale etme hakkını kendinizde görmeye başlıyorsunuz. Kuşlara bakıyoruz, onları seviyoruz ama aynı anda yaşam alanlarını yok ediyoruz, onları araçsallaştırıyoruz. Bu çelişkiyi yumuşatmak istemedim. Metnin eleştirel dili de belki buradan geliyor: İnsanın doğayla kurduğu ilişkinin masum olmadığını göstermek istedim.
Ekolojik yıkım meselesinde de doğrudan bir felaket anlatısı değil Ornitolog; daha yavaş ve neredeyse fark edilmeden ilerleyen bir kayba odaklanıyor. Kuruyan göller, şehir peyzajında dışlanan canlılar, sessizleşen alanlar, azalan kuşlar… Bunlar bir anda olmuyor. Tam tersine, gündelik hayatın içinde normalleşerek ilerliyor. Bence asıl mesele de bu: yıkımın görünmezleşmesi.
Politik olarak açık bir slogan olmasa da, şu soruyu sürekli canlı tutmaya çalıştım: Bu dünyayı sadece insan için mi kuruyoruz, yoksa başka canlılarla birlikte mi? Bu soru aslında mimarlığa da, hukuka da, gündelik yaşama da dokunan bir soru.
“Göç” kavramı romanda hem fiziksel hem de metaforik düzeyde anlatıcı karakter için özgün bir yerde duruyor. Göç etme olgusu arka planda sürekli olarak işleniyor. Bu noktada anlatıcı göç meselesine hangi perspektiften yaklaşıyor?
Göç romanda tek bir düzlemde ilerlemiyor. Evet, kuşlar üzerinden çok somut bir hareket hali var; binlerce kilometrelik yolculuklar, yön bulma, geri dönme ya da dönememe… Ama anlatıcı için göç mekânsal değişimden fazlası.
Halfeti’den başlayan hat aslında bunun en belirgin örneği. Suyun altında kalan bir yer, yerinden edilen bir hafıza… Bu, insanın zorunlu göçüyle kuşların göçünü aynı düzlemde buluşturmuyor belki ama aralarında bir gerilim kuruyor. Çünkü kuşlar göç ederken yönlerini kaybetmez; insanlar çoğu zaman kaybeder.
Anlatıcı bu yüzden göçe biraz mesafeli; biraz da hayranlıkla bakıyor. Kuşların göçünde bir kesinlik, bir içsel yön duygusu var. İnsanın göçündeyse daha çok kopuş, kayıp ve yeniden kurma çabası. Bu fark metnin arka planında sürekli çalışıyor.
Metaforik olarak da, göç anlatıcının kendi hareketini belirliyor. Sabit bir özne değil; sürekli yer değiştiren, farklı coğrafyalar, bilgiler ve deneyimler arasında dolaşan bir yapı. Ama bu dolaşma hali kuşlardaki gibi kusursuz değil. Daha kırılgan, daha eksik.
Bir önceki sorunun devamı olarak, göç etme olgusu insanla sözgelimi roman merkezli olarak kuşlarda nasıl bir anlam dünyası inşa ediyor? İnsanın göçüyle doğanın, özellikle de kuşların göçü nasıl bir iç içelik barındırıyor?
Kuşlar için göç hayatta kalmanın doğal bir ritmi; yönünü bilen, döngüsel ve sürekliliği olan bir hareket. İnsan içinse çoğu zaman zorunlulukla, kayıpla ve kopuşla birlikte geliyor.
Romanda bu iki hareket hali yan yana duruyor ama birbirine karışmıyor. Kuşların göçünde bir kesinlik ve içsel yön duygusu var. İnsan göçündeyse daha çok belirsizlik, hatta yer yer yön kaybı. Bu fark anlatıcının bakışını belirliyor. Ama tam da bu fark üzerinden bir iç içelik de var. Çünkü insanın göçü çoğu zaman doğanın bozulmasıyla, coğrafyanın değişmesiyle, yani ekolojik kırılmalarla ilişkili. Kuşların göç yolları nasıl değişiyorsa, insanların yaşam alanları da benzer şekilde dönüşüyor. Bu anlamda iki göç birbirini yansıtan değil ama birbirine değen süreçler.
Metinde yer alan kuş mimarisi örnekleri, mimarlık ile biyoloji arasında disiplinlerarası bir düşünme alanı da geliştiriyor. Bu yapıların sembolik ve işlevsel anlamları romanın kurgusuna nasıl bir düşünceyle dahil oldu?
İlk soruda da bahsettim. Aslında “Kuş Mimarisi” diye bir kitap neredeyse bitmek üzereydi. Uzunca çalıştığım bu yapıları romana dahil ederken iki şeyi birlikte düşündüm: işlev ve anlam. Çünkü güvercinlikler, kuş köşkleri ya da kuleler bir yandan çok somut ihtiyaçlara cevap veriyor; barınma, korunma, hatta tarımsal üretimle ilişkili bir sistem kuruyor. Ama diğer yandan, insanın başka bir canlıyla nasıl bir ilişki kurduğunu da açığa çıkarıyor.
Bu yapılar, insanlığın çok uzak olmayan bir dönemde, kuşlarla birlikte yaşamayı mimariye dahil edebildiğini gösteriyor. Yani şehir yalnızca insan için kurulmuyordu. Bu, bugünden bakınca oldukça radikal bir fikir gibi. Çünkü bugün mimarlık çoğu zaman dışlayıcı bir dil kuruyor; kuşlar için değil, kuşlara rağmen işliyor.
Kurguda bu yüzden kuş mimarisi, anlatıcının dünyayı okuma biçiminin parçası. Her yapı bir coğrafyaya, bir kültüre, bir yaşam pratiğine açılıyor. Aynı zamanda şunu da gösteriyor: Mimarlık estetik ya da teknik bir meseleden çok, etik bir mesele. Bu yapıları romana dahil ederken, onları nostaljik örnekler olarak değil, bugünü sorgulayan canlı düşünce alanları olarak kurdum. Çünkü kuşlara yer açan bir mimari mümkün olmuşsa, bugün neden olmasın sorusu da kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor.
Aslında bir noktada roman devam da ediyor. İshak karakteri romandan çıkıp Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Antakya’da yeni yapılacak evlere ruhsat başvurularında kuşlarla ilgili bir tuğla, çatı elemanı, duvar boşluğu, kuş evi gibi yapıya göre elemanlar eklenmesinin zorunlu kılınması için dilekçeler verdi. Geçtiğimiz haftalarda İskoçya’da kırlangıçlar için böyle bir yasa uygulamaya geçti. Bizde neden olmasın?
Roman salt metinlerden değil, aynı zamanda örgüye eşlik eden fotoğraflardan da meydana geliyor, ki bu da kitabı yine çok yönlü bir bütün haline getiriyor; diğer disiplinlerarası çalışmalarınızı çağrıştırıyor. Bu noktada romanda metinle fotoğrafların ilişkisine, fotoğrafların metne/örgüye katkısına dair ne söylersiniz?
Ornitolog’ta anlatıcı sürekli kayıt tutan biri; defterler, notlar, izler… Fotoğraf bu kayıt biçimlerinden biri olarak romana dahil oldu.
Anlatının farklı coğrafyalara (Anadolu, Ortadoğu, Afrika, Asy,a vb.) yayılması, romanın mekânsal kurgusunu nasıl geliştirdi? Bu çok katmanlı coğrafya, metnin anlatı ritmine ve anlam üretimine ne tür bir katkı sağlıyor?
Ornitolog tek bir yere yerleşebilecek bir metin değil; çünkü kurucu unsuru olan kuş, zaten yerle kurulan sabit ilişkiyi sürekli askıya alıyor. Kahramanımız İshak’ın kitabın ilk sayfalarında karşılaştığı “Budapest” halkası ya da çocukluk günlüğündeki göç kayıtları, uzun yolculuklarla ilgili en başlardan ipucu veriyor.
Riyad’daki güvercin kuleleri, Ad-Dilam, İran’daki Chahar-Burj, Yunanistan Tinos’taki güvercinlikler, daha pek çok durak, aslında farklı zamanlarda ve kültürlerde kurulmuş benzer düşünme biçimlerini yan yana getirmek için var. Yani metin mekânlar arasında ilerlemekten çok, mekânlar arasında yakınlık kuruyor. Bir güvercin kulesi, bulunduğu yerin ötesinde, başka bir coğrafyadaki benzer bir yapıyla düşünülsün istedim.
Coğrafyanın çoğalması, metni çoğaltmak yerine tek bir soruyu genişletiyor: İnsan farklı zamanlarda ve yerlerde doğayla nasıl ilişki kurdu ve bu ilişki ne zaman kırıldı? Anadolu’daki kuş yapılarıyla Ortadoğu’daki kulelerin ya da başka coğrafyalardaki örneklerin birlikte okunması, bu ilişkinin yerel değil, tarihsel ve kültürel olarak süreklilik taşıyan bir mesele olduğunu da gösteriyor.
Eserde kullanılan intertekstüel referanslar (masallar, şiirler, bilimsel metinler, vb.), anlatının anlam dünyasını geliştiren temel faktörler arasında yer alıyor. Peki, bu referansların işlevi yalnızca estetik bir düşünceyi vurgulamak mıdır, yoksa içerisinde kuramsal bir derinlik de taşır mı?
İntertekstüalite Ornitolog’da dekoratif değil, yapısal. Metnin kendi sesi, bu farklı referansların arasındaki boşlukta oluşuyor. Anlatıcı da tek bir bilgi türüne yerleşemiyor; bir yandan kayıt tutuyor, sınıflandırıyor, diğer yandan o bilginin yetersizliğini fark ediyor. Bu, aslında öznenin de sabit bir konumda kalamamasıyla ilgili; kahramanımız masalcı bir aileden geliyor. Belki İshak’ın büyük dedesi Keklikçi ile yolculuk başka bir yerden sürer.
Son olarak romanın dil ve üslup özelliğine dair de bir şey sormak istiyorum. Ornitolog birçok açıdan yoğun ve şiirsel bir üslupla gelişen bir roman. Bu yapı, beraberinde örgüye dair akıcı bir okumayı da beraberinde getiriyor. Romanı inşa ederken bu baştan bir karar/tercih olarak mı gelişti, yoksa anlatılan örgü mü bu dili geliştirdi?
Bu dil aslında romanı yazarken alınmış bir karar değil; daha önce başlayan uzun bir birikimin sonucu. Kuş Mimarisi kitabı üzerinde çalıştığım dönem, farklı coğrafyalarda yaptığım yolculuklar, yıllar boyunca kuşlara referans veren metinlerin altını çizmem, izlediğim filmler, dinlediğim masallar… Araba sürerken dinlediğim Kerem Ali Boyla ve Yaz Güvendi’nin “Şehir Kuşçuları” programı… Bunların hepsi zamanla ortak bir düşünme ve görme biçimi oluşturdu. Ornitolog’un dili de biraz buradan çıktı.
Çünkü bu süreçte tek bir anlatı diliyle düşünmek mümkün olmuyor. Bir yanda çok somut gözlemler var –yapılar, kuşlar, mekânlar– diğer yanda daha sezgisel, hatta sözlü kültürden gelen anlatılar. Bu katmanlar üst üste geldikçe, dil de kendiliğinden yoğunlaşıyor, yer yer şiire yaklaşıyor ama tamamen oraya da teslim olmuyor.
Benim için önemli olan, bu farklı kaynakların dilde görünür olmasıydı. Yani metin tek bir sesle konuşmasın; içinde hem kayıt tutan hem hatırlayan hem de yorumlayan bir yapı olsun. Bu dalgalanma aslında metnin ritmini kuruyor.
Önceki Yazı
Otokurmaca ve sonsuz kaydırma evreni
“Türün değişiminin çağın değişimiyle paralel olduğunu, 2000’li yıllardan sonra yazılan kitaplarla, dijital evrenle birlikte varolmaya başlayan sonsuz kaydırma işlemi arasında yadsınamayacak bir bağ olduğunu söylersem çok mu ileri gitmiş olurum?”