Ia Genberg'in Detaylar

Detaylar

IA GENBERG

İthaki Yayınları
Ocak 2023
104 sayfa

çev. Zeynep Tamer

4 Haziran 2026

CANSU CİVELEK

Bir insanı kendi yapan gerçekten nedir? Düşünün ki hayatınızın gençlik sonrası bir döneminde ateşler içinde yatıyorsunuz ve geçmişten kesitler geliyor gözlerinizin önüne. Neler yaşandı, nasıl yaşandı, daha farklı olabilir miydi? Daha önemlisi, ben kimim? Geldiğim noktaya nasıl geldim? Elimizdeki kitabın çıkış noktası bu. İsveçli yazar ve gazeteci Ia Genberg, uzun yıllardır edebiyat çevrelerinde tanınan bir isim olsa da uluslararası ölçekte asıl dikkati 2022’de yayımlanan, aynı yıl İsveç’te August Ödülü’ne layık görülen ve 2024 International Booker Prize kısa listesine giren Detaylar (Detaljerna) ile çekti. Otokurmaca öğeler taşıyan roman, pandemi sırasında yüksek ateşle yatağa düşen anlatıcının hafızasında iz bırakmış dört kişiye dönmesiyle açılıyor.

Hayatımıza giren insanlar belli bir kronoloji izlerler; ancak bizde bıraktıkları etkinin derinliği çoğu zaman bu kronolojiyle ve ilişkilenme süremizle açıklanamaz. Hayatımızın en başından beri yanımızda olan insanlar ille de bizi en çok dönüştüren kişiler olmayabilir. Öyle kişilerle, o kısacık karşılaşmalarda öyle hisler, öyle anlar yaşarız ki zihnimizde ve yönelimlerimizde şaşırtıcı izler bırakırlar. Detaylar'ın en güçlü yanı ismini bilmediğimiz kadın anlatıcının geçmişte ilişkilendiği kişiler ile şimdiki kendi arasında uzanan bağıntıları tanıma çabasının büyük olaylar ya da dramatik dönüm noktaları üzerinden değil de kitabın adından da anlaşılacağı gibi sıradan ve küçük ayrıntılar üzerinden ilerlemesi. Genberg’in anlatıcısı hayatına yön veren karşılaşmaların peşinden giderken büyük kırılmaları yok saymıyor, zira hiçbirimiz sayamayız. Fakat otuz dokuz derece ateş içinde yatarken hafızanın tüm kırılganlığına rağmen bizi biz yapan bütünün içinde fark edilmeden biriken küçük anların, unutulup gittiğini sandığımız hatıraların ve yaşanırken yeterince kıymetli bulmadığımız detayların hakkını teslim ediyor.

Zamanın katmanları, ateşin etkisi altında sık sık yaptığı gibi iç içe geçiyor ve kendimi aniden yirmi dört yıl önceki benle yan yana dururken bulabiliyorum. Deliliğin sınırı otuz dokuz derecede ortaya çıkıyor, belki biraz daha altında, otuz sekiz civarında, günlerimi geçirmeyi umursamayacağım, açıkça fark edilir bir boşluk yer alıyor. Burası gardın düştüğü, geçmişten gelen karakterlerin birer hayalet gibi görünmeden girişine izin verildiği bir aralık. (s. 12)

Roman Johanna, Niki, Alejandro ve Birgitte başlıklarıyla dört ayrı portreden oluşuyor. Bu bölümleri tek tek anlatmak yerine beni daha derinden etkileyen, arka planda 90’lar Stockholm'ünün kültürel-entelektüel dokusu ve ruh hali sunulurken anlatıcımızın edebiyatla kurduğu ilişkinin düğümlendiği Johanna kısmına değinmek istiyorum. Üniversite yıllarında gazetecilik ve edebiyat dersleri alan anlatıcımız bir yandan iyi bir okuyucu olmaya bir yandan da sonunu bir türlü getiremediği öykülerini yazmaya çalışır. Bu derslerden birinde tanışdığı ve gerek kişiliksel gerek sınıfsal özellikleriyle kendinden oldukça zıt bir karakter olan Johanna ile kurduğu ilişki bir anlamda dünyaya bakışını şekillendirecektir. Johanna ile kimi yazarlar hakkında anlaşmazlığa düşerler (Oates, Bukowski), kimileri hakkında da hemfikirdirler (Östergren, Lessing). Johanna'nın aldığı incelikli ve pahalı hediyelere karşılık veremediği için mahcup hissettiğini hatırlayan anlatıcımız geçirdiği o sanrılı gecede diğer tüm armağanlardan ziyade Johanna'nın içine bir not ile “dudaklarından olmasını tercih ederdim” diyerek öpücük iliştirdiği Paul Auster'in New York Üçlemesi kitabını anımsayacaktır.

Ateşliyken okumak piyango oynamak gibidir, metnin içeriği ya buharlaşıp kaybolur ya da kontrolsüz vücut ısısının kazara açtığı çatlakların derinlerine nüfuz eder. İşte bu nedenle New York Üçlemesi beni hiç anlamadığım bir şekilde etkiledi, bugün, neredeyse yirmi beş yıl sonra, gözlerimin arkasında yanan bambaşka bir ateşle ona geri dönüyorum. Bambaşka bir ateş, diye yazıyorum, oysa tüm ateşler aynıdır. (s. 12)

Johanna aynı zamanda anlatıcımızın okuyucusudur, hatta tek okuyucusu. Eve geldiğinde ekran başında bitmemiş öykülere yaptığı yorumlar öpücükleriyle taçlanır. Johanna'nın kaybıyla yazma süreci de eskisi gibi olmayacaktır. 

Johanna'nın gidişiyle tek okurum, en iyi okurum, en dikkatli ve yüreklendirici okurum da gitmiş oldu ve masaya oturup bir şey bitirmenin önündeki engeller aşılamaz hale geldi. Yıllar boyunca bilinçli ya da bilinçsiz olarak, sayamayacağım kadar çok kez aynı tabloyu farklı insanlarla yeniden yaratmaya çalıştım. Johanna'dan sonra edebiyata düşkün ama yazdıklarımı okumak istemeyen veya okumak istemesine rağmen bir şey anlamayan ya da anlasa da söyleyecek akıllıca bir şeyi olmayan ve hatta neden yazmaya çabaladığımı bile kavrayamayan kadın ve erkeklerle beraber oldum [...] Hiçbiri dudaklarıma kondurdukları öpücükleri başka bir şeyle karıştırmayı başaramadı. Öpücükler her zaman olması gerektiği yerde, dudaklarımda kaldı ve hayatımın hiçbir yerinde ya da bir şeyler yaratma girişimlerinde yer almadı. (s. 15)

Aradan geçen birkaç yılın ardından soğan doğrarken ani bir farkındalıkla "tüm yazma çabalarım, sonsuza dek kaybolmuş bir şeyi boşuna aramaktan ibaretti" (s. 21) diyen anlatıcımızın gözleri soğandan mıdır, ağlamaktan mıdır yaşlıdır. Bir gün radyo kariyerinde hızla tırmanan Johanna’nın bir panel esnasında kendisine yöneltilen Paul Auster’in son romanı hakkındaki sorulara "Paul Auster'i hiç sevmemişimdir" şeklinde verdiği yanıttan şaşkına döner. 

"Hagersten'de hiç yaşamadım" ya da "Fransız kreplerinden nefret ederim" de diyebilirdi. Bu cümlenin ardındaki mesajı bulmaya çalışmak beni çoğu kişinin gözünde kaçık biri yapabilir, bu nedenle bundan kaçınıyorum. Yalnız bir kaçık, ne Auster'ın ne de bir başkasının detaylarıyla anlatmaya dayanabileceği kasvetli bir hayatı olan, kasıntı bir kaçık. Bu sebepten pas geçiyorum”. (s. 24)

Oysa ki tanışmaları şansa bağlı olan her çift gibi şansa inanmaya başlayan Johanna ve anlatıcımız daha birkaç yıl önce Paul Auster’den büyüleniyorlardı.

Olan biten her şeye şans unsurunu bu derece bilinçli bir şekilde karıştıran başka bir yazar yoktur herhalde. (s. 15)

Ateşler içindeki anlatıcımız bu ayrıntıları hatırlarken içinde karşı konamaz bir Paul Auster okuma isteği de uyanacaktır. Romanın geri kalanında anlatıcının Niki, Alejandro ve Birgitte ile kurduğu çok farklı ilişkilenme biçimlerini bazen heyecanla, bazen hüzünle ama illa ki detaylarıyla izliyoruz. Birbirlerinden bağımsız görünen bu detaylar aslında yapboz parçaları gibi iç içe geçer ve zamanın akışı içinde tekrar tekrar biçimlenir. Genberg’in hafızayı nostaljik bir sığınak olarak değil, sürekli yeniden yazılan ve yeniden anlamlandırılan bir alan olarak ele almasını başarılı buldum. Asıl olanın geçmişte yaşananların kendisinden çok, bugün geriye dönüp baktığımızda onlara nasıl anlamlar yüklediğimizdir. Bu yüzden roman boyunca karşımıza çıkan ayrıntılar geçmişe ait olsa da bugünün gözünden yeniden kurulmuş detaylardır.

Ia Genberg. Fotoğraf: Sara Mackey

Romanın sonlarına doğru bu ilişkilenmelerin tümü üzerinden kendi ile geliştirdiği ilişkiyi olumlu bir tona sokan anlatıcımız nihayet yazmaya geri döner, çünkü “ölülerin gözünden kronolojinin hiçbir önemi yoktur, önemli olan tek şey detaylardır; yoğunlaşmanın derecesi, nasıl, ne ve kim ile ilgili olan her şey”. (s. 104). Yani geçmişimiz tarihe göre sıralanması gereken bir arşivden ziyade bazen bükülen, bazen katlanan, bazen silikleşirken bazen lezzetlenen canlı bir alandır. Ölüm kronolojiyi takmazken, yaşarken de başlayıp bittiğini, aylara ve yıllara sığdığını sandığımız ilişkilerin aslında belleğimizde bambaşka bir zamansallık içinde yaşamayı sürdürdüğünü daha şefkatli bir yerden sezebiliriz.

Genberg'in dili melankoli ile muziplik arasında denge kuruyor. Roman boyunca kayıplar, ayrılıklar ve yarım kalmış arzular anlatılırken hiçbiri ağır bir nostaljiye ya da kendine acıma hissine dönüşmüyor. Kitabın en hüzünlü anlarında bile hafif bir gülümseme, en keyifli anlarında ise belli belirsiz bir keder hissediliyor.

Ancak tüm bu güçlü yanlarına rağmen değinmek istediğim eleştirel bir nokta ise kitabın açılışında Johanna portresiyle iç içe geçen edebiyat katmanının diğer bölümlerde neredeyse tamamen kaybolması. İlk bölümde okuma, yazma ve hatırlama süreçleri birbirini beslerken sonraki bölümlerde bu damar giderek zayıflıyor. Oysa bu ritim kitap boyunca korunabilseydi detaylar, hafıza ve kendilik arasındaki ilişkiyi çok daha derinlikli bir biçimde tartışmak mümkün olabilirdi.

Yine romanda 2024 International Booker Prize kısa listesine girecek ölçüde edebi bir sıçrama ya da biçimsel cesaret gördüğümü söyleyemem.

Buna rağmen Detaylar'ı severek okudum. Kitabın sessiz ve incelikli dünyası içinde bir kuşağın ruhunu hissettim. X kuşağı okurları bu sayfalarda kendi gençliklerinden daha fazla iz bulacaktır; ancak kuşak fark etmeksizin hafızanın beklenmedik yollarına ve zihin akışının çağrışımlı yapısına ilgi duyan herkes için Detaylar, sakin ama uzun süre akılda kalan bir okuma deneyimi sunuyor.