Dünyaya baktım, sıkılıyordu…

Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi

MEHMET MAHSUM ORAL

Everest Yayınları
Kasım 2025
136 sayfa

15 Ocak 2026

ÖMÜR MÜZEYYEN YILMAZ

Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi, Mehmet Mahsum Oral’ın üçüncü kitabı ve bir roman, ancak alışılmış romanlardan epeyce farklı. Yazar anlatı evrenini bilindik bir olay örgüsü ekseninde kurmuyor. Daha çok anların peşinde. O anların oluşumunu, oluşum esnasında ortaya çıkan çöküntüleri, çöküntülerle doğan duyguları duyumsayıp izliyor ve aktarıyor. Güneşin doğduğu topraklardan geldiğini belirttiği bir anlatıcıyı gözlem, bellek ve dil üzerinden ilerleterek kurguluyor romanını. Bu sıradışı yolculuğun içine okuru da dahil etmekten geri durmuyor. “Hadi gel,” diyor, “takıl peşime. Birlikte yeniden görelim, en baştan hatırlayalım, gerektiği yerde tepe taklak olalım, azıcık ağlayalım, kısmen gülümseyelim, sonuçta enikonu düşünelim.”

Anlatıcı büyük, canlı ve kalabalık bir şehirde yürümeye başlıyor. İsmini söylemese de, betimlemelerden İstanbul sokaklarında gezindiğini elbette anlıyoruz fakat başka bir şehirde de yürüse, metnin bütünlüğünü ya da amacını bozmuyor bu mekân algısı. Anlatıcı karşılaştığı pek çok şeyle bir yandan geçmişi hatırlıyor; diğer yandan ezberlenip rutinleştirilmiş hayatla kollektif belleği esnetiyor, zaman zaman tersyüz ediyor ve okuru sık sık sarsıyor. Yaşamaya hakkı olup olmadığını iç dünyasında sürekli sorgulayan, hayattan payını almaya çekinen, haliyle de varoluş sıkıntıları içinde boğuştuğu rahatlıkla söylenebilecek bir karakter. Ana karakter ya da ana kahraman demiyorum; ileriki satırlarda değinip açıklamasını yapmaya çalışacağım üzere bu durum bir miktar tartışmalı. “Say ki buralara fırlatıldık hepimiz. Biri, dünyaya gelmiş olmanın hayretine nasıl dokunacağını henüz bilmezken, Âdem babasından bulaşmış toprağı zar zor silkelemeye başlar üstünden. Birileri ise o çamurdan, çömlekçi tezgâhı açarlar tez elden.” (s. 47) Anlatıcı bir flanör gibi şehri gezerken –böyle tanımlanabilir, çünkü şehirde neyi aradığı, nereye gittiği ve ne yapacağı özellikle belirtilmemiş– izlenimlerini aktarma biçimi çoğu kez yeni bir keşfe de dönüşüyor. Aslında her gün karşılaştığımız, şahit olduğumuz, yanından yürüyerek, koşarak geçip gittiğimiz şeylere başka bir perspektiften yaklaşırken, neden daha önce bunu düşünmemiştim sorusunu da okura sorduruyor. Metnin belki de en etkileyici kısmı, yazarın anlara veya oluşumlara farklı bir bakış açısıyla da yaklaşılabileceğini göstermesi.

Oral’ın okuyucusunu sık sık sarstığından bahsetmiştim. Romandaki ilk sarsıntı “çöpteki kâğıtlar” metaforuyla anlatılan hikâye. Bu metafor, derin ve güçlü benzetimin yanı sıra, başlangıç için de biçilmiş kaftan. Herhangi bir kitapta kendilerine yer bulamadıklarından ötürü çöplere atılmış kâğıtlarda yazanlar aslında bir çoğumuzun hikâyesi. Bilhassa sistem tarafından (kültür endüstrisi diyerek aralığı biraz daraltalım) “kitaplığı” tescillenmiş kitaplarca reddedilip ötekileştirilen sayfaların hayatta kalma mücadelesini gözler önüne seriyor Oral. Yani sadece krallarla değil, kralcılarla da savaşması icap ediyor yazıların. Hikâye bu ya, illa bir yere bağlanacağından, yersiz yurtsuz kalmayı hazmedemeyen kâğıtlar sonunda bir yemek kitabının içine dalıyorlar ve orada aşure misali kaynatılıyorlar. Anlatıcı bu yeni yemeğin oluşumunu beklemeden yeniden yola koyuluyor ve metin ilerliyor. Bu girizgâhla yazarın okurun kulağına fısıldadığı şey, yapmaya çabaladıklarının bir özeti gibi. Sonuç değil, yol önemli.

Mehmet Mahsum Oral’ın üzerinde en fazla durduğu konu dil. Önceki kitaplarını da düşünürsek, yazarın ana meselesinin dil olduğunu söyleyebiliriz. Peki dil nedir? Nasıl doğmuştur? Ne işe yarar? Gereklidir, evet, kabul ama dil denen kavram sadece konuşmakla mı can bulur? Konuşmak istediğin dille konuşamıyorsan, o dille anlaşılamıyorsan, sıra dayağıyla belletilen dillerin (s. 72) insan nezdinde bir önemi kalır mı? Hangi dil daha önemlidir mesela; anadil mi, resmî dil mi? Üçüncü bir dil yaratılarak orta yol bulunabilir mi? Ve bütün bunlara kim karar verir? Karar verirken diğerlerine fikri sorulur mu? Ya karşımızdakiler sağırsa? O zaman kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlara sıkışılıp kalınmaz mı? Okurun bu soruların cevabını bulmasını bekleyen anlatıcı, metnin ön planında olmadığı halde tüm zeminini kaplayan ve aslında temellerini atan başka bir meselenin de inşasına alttan alta devam ediyor. Sesler…

“Şeyler, şeyler, şeyler… Henüz kelime olmaya ikna edemediğimiz kimi şeyler…” (s. 25) Bir sesin kimlik kazanması ya da varlığının ispatlanması için ne gerekir? Görmek? İşitmek? Sezmek? Yazmak? Sizce hangisi? Her biri ayrı bir sanat konusu aynı zamanda, değil mi? Sanırım her şeyden önce bir isminin olması gerekir, yani bir kelimesinin. Ses kelimeye dönüştüğünde artık resmen bilinir ve tanınır olur. Varoluşu kanıtlamıştır. Bu ses bazen iç sestir, bazen de dış ses. Doğanın ve hayatın sesi. Kalabalıkların içinden yürüyüp geçen, denizi koklayan, gökyüzünü izleyen, binalarla fısıldaşan, insanları dinleyen, anımsayan, düşünen, muhakeme eden ve duyumsadıklarını dile getiren anlatıcı, yukarıda belirttiğim gibi, hayatın sesleriyle sıradışı bir olay örgüsü kuruyor. Yaşayan, soluk alan, vakti geldiğinde bir parçası ölen, sonra yeniden doğan; yazı, kışı, gecesi, gündüzü, işi-gücü ve acelesi olan bir şehir –belki de bir ülke– artık ana kahramanımız oluyor. Gözlemci anlatıcı zaman zaman kendi iç seslerini de mevzulara katarak şehrin –belki de ülkenin– başından geçenlerle anlatı evrenini kuruyor. O vakit ana kahramanımızın şehir –ya da ülke– olduğunun düşünülmesi kaçınılmaz. Yazarın romanında özne ve nesne sorgulaması yapması da bu sonuca ulaşılmasına yardımcı oluyor. “Sormak isterdim, hayatın varsa bir metni ve benziyorsa şuradaki notun kendisine, acaba siz onun nesi oluyorsunuz?” (s. 47)

Mehmet Mahsum Oral

Mehmet Mahsum Oral’ın çağdaş sanatla da yakından ilgilendiği bilindiğinden, kitapta birçok bölümünde karşılaştığımız, dilin görsel ve çağdaş sanata yansıması olarak yorumlanabilecek anlatılar da dikkat çekici. Cansız varlıkların da bir dili var onun evreninde. Ses mevzusu burada da etkili elbette. Varlıkların herkesçe duyulmayan seslerini dille bütünleştirerek onlara kişilik kazandırıyor. Eski binalara baktığında, bir vakitler orada yaşamış insanların bugünler için kendisine bir mektup bıraktığını düşüyor mesela. Mektupta eski zamanların gündelik dilini okuyor, iletilen mesajı alıyor. Ya da bir savaşta kınından çıkamamış bir hançeri okura anlatıp kılıçlardan kendine sırası gelmediğine dem vururken, özünde varoluş çığlıkları atan insanları metaforik bir katmanın dehlizlerinden duyuyor ve onlara usulca kulak veriyor.

Oral ülkenin sorunlarına karşı da duyarlı. Satır aralarında sıkça rastlıyoruz buna. Bazen siyasi ve politik anlaşmazlıklarla, bazen sınıfsal farklılıklarla ve etnik köken meseleleriyle, bazen de toplumda eskisine oranla daha sık görmeye başladığımız psikolojik ve sosyolojik buhranlarla çıkıyor karşımıza. Ağırlıklı olarak geçmişle barışamayan, geleceğe yeterince güvenemeyen insanlar var. Sebebi sıraladığım tüm şıkların toplamında. Kapatılmamış defterlerin geleceği ne derece etkilediği şu cümlelerden anlaşılıyor. “Bir yetişkinin yürümesini sekteye uğratmış, ayaklarımızı ve zeminimizi bize unutturmuş şeylerin neler olabileceği üzerine düşünüyorum.” (s. 24) Kırk üçüncü sayfada kitap sanki birden ikiye ayrılıyor hissine kapılıyoruz. Merakla takip ederken, burada ne oldu diye sormadan da edemiyoruz. “İş bu masadan kalkmanız gerekiyor, sizin yerinize beni atadılar.” Romana bir kayyım atıyor Oral. Sonrasında idealize edilen bir hak savunuşuyla yerini yeniden kazanıyor. “Beyefendi, bu masada benim oturmam gerekir. Lütfen kalkın yerimden.” Keşke yaşadığımız ülkede de bu kadar masalsı olsa bu acı gerçek.

“Bir cümlenin altını çizmek, kitapta geçen bütün toprak yollar arasından hangisine asfalt dökeceğini seçmektir belki de.” (s. 70) Her ne kadar Oral yollardan geçerken yalnızca çıkacak tozu seçip cümlelerin altlarını çizmemeyi yeğlediğini söylese de, Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi adlı romanın altı çizilecek pek çok cümlesi var. Cebinde platonik bir aşk, zihninde dolanıp duran hatıralar ve acılar, dünyayı kanla paylaşan insanların mücadelesinin onda bıraktığı izdüşümleri, görülmeyip duyulmayanların fısıltıları ve dilindeki şiirsel bir anlatımla yürüyüşünü sürdüren karakterimiz pek çok meseleye parmak basıyor. Dönüştüğü yabancının anlaşılmasını, tanınmasını, hatta sevilmesini istiyor. Aidiyet duygusunu kendi tahayyülündeki haliyle tatmak, özgür kuşlar gibi bir sahneye ihtiyaç duymadan olabildiğince şakımak…