İmgenin en yalın haline ilerleyen bir ok
“Yazılarını eşzamanlı olarak Türkçe ve Almanca kaleme alan Zafer Şenocak'ın son kitabında deneysel bir yaklaşımla çocukluğunu, gençliğini ele alarak yakın geçmişle bugün arasında bir köprü kurmaya çalışması dikkat çekici.”
Resimler: Zafer Şenocak (kitaptan)
2025 yılının kitabı olarak Zafer Şenocak’ın Von Anfang an trug ich anstelle meines Herzens einen Apfel isimli çalışmasını gündeme getirmek istiyorum. Yazılarını eşzamanlı olarak Türkçe ve Almanca kaleme alan Zafer’in son kitabında deneysel bir yaklaşımla çocukluğunu, gençliğini ele alarak yakın geçmişle bugün arasında bir köprü kurmaya çalışması dikkat çekici. Almanca kaleme alınmış kısa prosa metinlerle başlayan kitap daha sonra Türkçe ve İngilizce yazılmış şiirlerle devam ederken, bizzat şairin çizdiği sekiz desenle ilginç bir bütünlüğü gündeme getiriyor. 1961 Ankara doğumlu olan Zafer 1970’te ailesiyle birlikte Münih’e yerleşti. Çocukluğunu, gençliğini ve yetişkin hayatını Almanya’da, Almanca yayınlayarak geçirmesi onun Türkiye ile Almanya arasında bir sürü yanlış anlaşılmayla, tek taraflı önyargılarla dolu olan “göç” olgusunu farklı bir yaklaşımla çalışmalarının odağına taşımasını sağladığı gibi, farklı bir şiirsel dil geliştirmesine de imkân verdi. 1983’te Elektrisches Blau isimli ilk şiir kitabıyla poetikasını Almanca olarak ortaya çıkaran Zafer, bu dilin imgesel çekim gücünden ayrılmadan, 2004’te ilk kez Türkçe olarak kaleme aldığı Kara Kutu isimli çalışmasını yayınlamıştı. Zafer’in 2025’in son aylarında Alef Yayınevi’nden çıkan Von Anfang an trug ich anstelle meines Herzens einen Apfel isimli kitabında diller arasındaki geçişleri bir ayrılık noktası olarak değil, imgenin en yalın haline doğru ilerleyen bir ok olarak değerlendirdiğini ortaya koyan son derece yetkin ifade biçimleri dikkati çekiyor. Onun son kitabının yetkinliği, bir şairin olgunluk sürecinde kendi poetikasını titiz bir dil işçiliği gerektiren sadelikle yoğurarak bir üst düzeye taşıdığını gösteren detaylarla yüklü olduğu için farklı bir bütünselliğe sahip. Bir de nereden bakılırsa bakılsın, kendi geçmişinin, yaşadıklarının izini süren bir şairin “ben nereden geliyorum, nereye gidiyorum” sorularına yanıt ararken geliştirdiği melankolik, içine kapalı bir imge dünyası duyumsanıyor.
Kitabın ilk yarısında hatıralardan yola çıkılarak örülmüş anlatı çemberi, şairin çocukluğundan ilk gençliğine doğru ilerleyen yıllarda aklında kalan imgelerle kurgulandığı için kalp coşkusunun en üst noktaya çıktığı anlardaki “erotik gerilim”, okuyucuları Zafer’in daha önceki kitaplarına doğru sürüklüyor. Der Man im Unterhemd (1995), Der Errotomane (1999) isimli kitaplarında kültürel kimliğin oluşum süreçlerinde gövdenin, tutkuların, cinsel fantezilerin en uç noktalarına doğru ilerleyen bir şairin bu tecrübelerine olgunluk sınırlarına ulaştığı yaş döneminde nasıl baktığını ele alan bölümlerde son derece inişli çıkışlı, duygusal bölümler var. Bunları okurken, geçmişle bugün arasında Zafer’in imgelerini adeta Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçe süitindeki hareketlilikle kurguladığını düşünmeye başladım. Çünkü Zafer kendi ailesini, köklerini, geleneklerini öylesine yalvaç bir geri duruşla ele alıyor; kendisinin bunların hiçbiriyle ilişkisini tam olarak kesmeden yeni bir “kimlik arayışına” kaydığını duyumsatıyor. Geçmişin, anadilin, aile terbiyesinin sınırları bu kitapta Elias Canetti’nin Die Geretete Zunge isimli görkemli anlatısında da karşılaştığımız otobiyografik anlatı tekniklerine benzer bir yaklaşımla ele alındığı için, “dil, diller arasında olma hali” kitabın merkezine yerleştirilmiş bir çeper olarak varlıklarını duyumsatıyorlar.
Von Anfang an trug ich anstelle meines Herzens einen Apfel
Alef Yayınevi
Ekim 2025
156 s.
(yazarın çizdiği sekiz resimle birlikte)
Canetti’nin 19. yüzyıl başında Sefarad Yahudisi olarak Manchester, Viyana ve Zürih’te geçen öğrencilik yıllarında karşılaştığı “azınlıktan olma” hissiyatıyla, 1970’lerde göçmen işçi hareketiyle şekillenmiş olan Zafer’in öğrencilik döneminde geliştirdiği “aidiyet sorgulaması” elbette birbirine yakın duran kavramlar. Bu bağlamda kitapta sayfa 53 ile 64 arasında Kinderspiele I-V başlığıyla sunulan bölümler şairin Almancaya yönelen gençlik yıllarının etkileyici bir özeti gibi. Zafer iki dil arasında gidip gelen şairlerde görülen “dil bilincini” farklı bir boyuta taşıyarak sözü sıkça “çocukluk dualarına” getirirken, bir şekilde kendisinden önce kimsenin geçmeyi göze alamadığı patikalara yöneliyor. Alman dili onun imge dünyasını şekillendiren bir kaynak olarak, şairin çocukluğunun geçtiği Ankara ve İstanbul’dan taşıdığı duygularını da şekillendirerek Zafer’in yazdıklarına adeta tek boyutlu kimliklere direnen bir boyut kazandırıyor. Bu bağlamda “çok-kültürlülük” kitabın omurgasını oluşturan bir özellik. “Çocukluk dualarına” dönerken, şairin büyüdüğü ortamda kendisini çevreleyen Hıristiyan kültürüne olan ilgisi, aidiyet sorunları karşısında geliştirdiği imge dünyasını anlamak için neredeyse anahtar olacak bir derinliğe sahip. Dinî vazifelerin ve vecibelerin düzenli olarak yerine getirildiği bir aile ocağında büyüyen şairin “inanç sitemlerine” olan merakı, onun sadece iki dil (Almanca-Türkçe) arasında yeni duyarlık alanları oluşturmakla kalmayıp, iki din (İslam-Hıristiyan) arasındaki yakınlaşmalarla da yakından ilgilendiğini düşündürüyor. Bu açıdan bakıldığında, Zafer’in önce Almanca Rituale der Jugend ismiyle 1987’de yayınlanan çalışmasıyla (1994’te Gençlik Ayinleri olarak Türkçeye çevrilmiştir) açmış olduğu parantez, 2025’te yayınlamış olduğu güncel kitabıyla kapanıyor.
Çocukluk dualarının siyah-beyaz olduğunu (s. 64) vurguladıktan sonra, kitabın BUCH IM BUCH Aus alten Heften und ungeschriebenen Texten bölümü on adet şiirden oluşuyor. Bu şiirlerin yalın yapısal özellikleri, duruluğu, Zafer’in Türkçe deyiş ve söyleyişleri Almanca şiire katmaya çalışmadan geliştirdiği imgeselliği ortaya çıkardığı için önemli. 1970 ve 1980’lerde Almanca konuşulan ülkelerde tartışmaya açılan Gastarbeiterliteratur (Misafir İşçilerin Edebiyatı) olgusu vardı. Almanca yazan Türkiyelilerin ve diğer göçmenlerin çalışmalarını küçümseyerek ele alan bu kavram, çift-dilli, çift-kimlikli bir alt-kültürün, azınlık edebiyatının yaratıcılarını diğer yazarlardan ayırmakla kalmayıp onları aşağılıyordu. Ama 1980’lerde ulus-ötesi yeni bir Alman yazınının oluşabilmesi için, nitelikli yapıtlarıyla anadili Almanca olmayan yazarların, şairlerin çalışmaları gündeme geldiğinde, Aras Ören’den Rafik Schami’ye, Yüksel Pazarkaya’dan Yoko Tawada’ya uzanan, oldukça farklı kökenlerden gelen yaratıcıların kurguladığı yeni bir Alman yazınından söz edilmeye başlanmıştı. Bu bağlamda daha genç kuşaklardan gelen Zehra Çırak, Feridun Zaimoğlu ile Zafer Şenocak’ın çalışmaları eski Alman ulusçuluk anlayışından farklı olarak, iç içe geçmiş bir (Türk, Alman, Avrupalı, vb.) kimlikler yumağını ve Almancayı yüksek oranda yersiz yurtsuzlaştırmalarıyla dikkati çekiyordu.
1983’te, yirmi iki yaşındayken, Elektrisches Blau isimli şiirleriyle edebiyat ortamında ismini duyuran Zafer, günümüze kadar yayınladığı kitaplarında öncelikle “şair kimliğiyle” tanındı. Yıllar içinde elimden geldiğince Zafer’in şiir kitaplarını takip ederek onun çalışmalarında “köksüzlük” üstünden nasıl yeni bir “edebi aidiyet” geliştirmeye çalıştığını kavramaya çalıştım. Türk-Alman-Avrupalı çoğul kimliklerindeki sorunlu yanlardan olsa gerek, Zafer’deki yurtsuzluk, yersizlik sonradan edinilmiş bir miras değil, kişisel yaşamından süzülmüş, sürekli bir kaynak gibidir. O nedenle, içinden çıktığı göçmen toplumun işine gelince Türk, işine gelmeyince Alman geleneklerine eklemlenen ya da başka etnik kimlikleri yapay bir yama gibi üstüne çeken “azınlık ruhu”nun aksine, Zafer hep izini sürdüğü kendi şiir kimliğiyle “tercih edilmiş köksüzlük” üstünden sahici, içten, somut ve gerçek bir bağ kurmuştur. Kitabın BUCH IM BUCH bölümünde yer alan on şiiri Zafer’in bu yaşına gelene kadar kaleme aldığı en etkileyici çalışması olarak nitelendirmem ilk bakışta biraz aşırı gibi algılanabilir. Ama şiirlerinin yanı sıra her zaman ses getiren denemelerine, eleştirilerine bakıldığında da çok açık şekilde ortaya çıkacağı gibi, Zafer ne Almanca şiirin temsilcisidir ne de Türkçe şiirin. Onun poetikası farklı diller, kültürler, etkileşimler arasında kendisine durak noktası arayan çağdaş bireyin ruh durumları üstüne eğilir. İşte on şiirin yer aldığı bölümdeki ilk dizeye bakalım: “Erkundige dich.” (Daha fazlasını öğren!) Birbiriyle kurduğu ilişki açısından on şiir sanki Zafer’in credo’sunu oluşturan kavramların akışkan biçimde iç içe girdiği bir bulmaca gibidir. Her şiirden seçtiğimiz dizeleri biraraya getirelim o zaman:
Absolute Stille (Mutlak sessizlik); Wie Tag und Nacht (Tıpkı gündüz ve gece); Die Wurzel der Sprache (Dilin kökü); Volle Segel voraus (Tam yelken ileri); Durchsichtig (Şeffaf); So wie das Schweigen (Tıpkı sessizlik gibi), Akzeptiere die leere Seite des Blattes (Sayfanın boş tarafını kabul et), Die Zunge verschlucken (Dilin yutulması); Verewigt in jeder Sprache (Her dile ölümsüzleştirildi).
Rastlantıyla seçilmiş bu dizelerin de açıkça ortaya çıkardığı gibi, Zafer akışkan bir şekilde bireyin algı dünyasındaki boşluklarla ilgilenirken belli bir şiirsel geleneğin, akımın takipçisi olmadan tek başına kalmayı tercih eder. University of Michigan’da German Studies doçenti olan Kristin Dickinson’un kaleme aldığı bir incelemede[*] Paul Celan ile Yunus Emre’ye olan yakınlaşması detaylı olarak ele alınmasına rağmen, Zafer imgelerini belli bir dil düzenine sabitleyip oradan ilerleyen bir şair değil. Almanca başlayan kitabın ortalarına yakın bir bölümlerinde (s. 80-86) Türkçe kaleme alınmış yedi şiirden oluşan bir kısım da bulunuyor. Almancadaki imge akışkanlığıyla baş başa bir Türkçe imge duyarlığına sahip olan bu şiirlerde yersiz, yurtsuz, hatta köksüzlüğü seçmiş bir bireyin ayak izleriyle karşılaşıyoruz. Sayfaları çevirmeye devam ettiğimizde (s. 88-92) İngilizce kaleme alınmış dört şiirle de karşılaşıyoruz. Şair yeni bir dile, yeni bir bölüme geçtiğinde, resimlerini şiirlerinin arasına koyduğunda alabildiğince “görsel, akışkan, geçişli alanlar” kurgulamış oluyor. Bu da resim yapan şairler geleneğinde, Tevfik Fikret’ten Anita Sezgener’e uzanan çizgide, ayrıcalıklı bir yeri olan Zafer’in resimleriyle dizeleri arasındaki hermetik ilişkisini düşündürüyor. Kendi şiirlerini kendi resimleriyle harmanlama Türkçe edebiyatta sık karşılaştığımız bir durum değil. Daha önceleri İlhan Berk, Metin Eloğlu ve Necmi Zekâ’nın bu doğrultuda ilginç denemeleri olmuştu.
Zafer kitabına yerleştirdiği son renkli deseninin ardından kitaba ismini veren, tamamı Almanca yazılmış şiirlerine geçiyor: Von Anfang an trug ich anstelle meines Herzens einen Apfel. Adeta kitap içindeki başka bir kitap olan bu kısımdaki “imge parçalanmaları” bambaşka bir duyarlık alanı olarak değerlendirilebilecek özelliklere sahip. Pek memnun olmadan kendisine, çocukluğuna, ilk gençliğine dönen şair, adeta arkeolojik bir sit alanında gezinir gibi, poetikasını oluşturan tüm toprak parçalarını bir araya getirerek okuyuculara kolay anlaşılamayacak bir hayat haritası sunuyor. Yetişkinlikten olgunluğa geçilen ara dönemde (altmış yaşın üstünde)tüm tedirginliklere, korku ve şüphelere rağmen, belli bir dile, geleneğe bağlı olmadan, kendi yolunu çizme cesareti.
[*] Kristin Dickinson, “Lyrical Touch: Paul Celan and Yunus Emre in the Poetry of Zafer Şenocak”, tandfonline.com (erişim tarihi: 20.11.2025)
Önceki Yazı
Pembe kapıdan geçmiş insan ve bazı sinematografik çağrışımlar
“Gündelik hayatları ‘kamera gibi’ izleyen minimalist Nettel öykülerinin bir film taslağı hazırlama hevesi yaratması konusunda yalnız mıyım? ‘Metinler’den çok ‘imgelerle’ düşünen yeni kuşak da acaba benim gibi mi okuyor öyküleri?”