Pembe kapıdan geçmiş insan ve bazı sinematografik çağrışımlar
“Gündelik hayatları ‘kamera gibi’ izleyen minimalist Nettel öykülerinin bir film taslağı hazırlama hevesi yaratması konusunda yalnız mıyım? ‘Metinler’den çok ‘imgelerle’ düşünen yeni kuşak da acaba benim gibi mi okuyor öyküleri?”
Guadalupe Nettel
Yusuf Atılgan, Aylak Adam romanında hemen hemen hepimizin bildiği bir tanımlama yapmıştı: ‘Sinemadan Çıkmış İnsan’. Şöyle diyordu Atılgan: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış.” (Edebiyat hakkında böylesine güzel ve çarpıcı bir tanımlama yapılmamış olması bana hep garip gelmiştir. Yapıldıysa da ben bilmiyorum sanırım.) Aslında Yusuf Atılgan’ın ‘sinemadan çıkmış insan’ tanımını bir hamlede ‘kitaptan başını yeni kaldırmış insan’a dönüştürmek pekâlâ mümkün. Atılgan sonraki cümlelerinde sinemadan çıkmış insan üzerindeki etkinin sokaktaki modern hayatın akıntısına geri karışınca hızla buharlaştığı minvalinde şeyler söyler. Çok moral bozucudur bu duygusal ve düşünsel titreşimin kısa sürede tükenmesi. Gündelik yaşam, iki saate yakın bir sanat deneyiminin etkisini nasıl olur da bir anda eritip yok edebilme gücüne sahiptir diye isyan edesi gelir insanın.
Kitaptan başını yeni kaldırmış insan içinse elindeki kitap belki bir filmden çok daha uzun süreli bir etkilenme, şaşırma, irkilme, ürperme, büyülenme gibi deneyimler yaratabilir. Hele ki okunan, sarsıcı şiirlerden ya da sürükleyici öykülerden oluşan bir kitapsa… Rita Felski’ye göre:
Metinlere bağlanma biçimlerimiz sıradışı bir çeşitlilik, karmaşıklık, hatta öngörülemezlik sergilese de, okur ile edebiyat arasındaki etkileşim dört tarzda gerçekleşir: Okurun kendini kitapta bulduğu, kendini öteki olarak teşhis ettiği tanıma süreci, yapıtın içine çekildiği ve etkisinden kurtulamadığı büyülenme süreci, geçmişe veya başka yerlere dair bir şeyler öğrendiği bilgi amaçlı okuma tarzı ve okuru şaşırtarak verili olan üstüne düşündürmek isteyen yapıtın başvurduğu şok stratejisi.[*]
Bunlara bir beşinci eklenecekse, önerim ‘okuyanda film çekme isteği uyandıran’ tarz olurdu. Zira benim açımdan bazen bazı kitaplar, özellikle öyküler, gözümün önünde birbiri ardına dizilen ve bir türlü geçmek bilmeyen sinematografik imgeler oluşturuyor. Elbette her okur bir metinle karşılaştığında kendi imgelerini üretir; bütün kitaplar hepimizde kendi deneyimlerimizin ve hayal gücümüzün etkisiyle zihnimizde canlanan görüntüler yaratır. Lakin nedense Franz Kafka, Raymond Carver ya da Julio Cortázar’ın öykülerinin hem konu hem de kurgu itibariyle sinemaya uyarlanmak, birer kısa film olmak ve beyazperdeye yansıtılmak için çok uygun olduğu konusunda düşünmekten kendimi alamıyorum. Benzer bir düşünceye Meksikalı yazar Guadalupe Nettel’in sekiz öyküden oluşan kitabı Yoldan Çıkanlar’ı okuduğumda da kapıldım. Bu nedenle benim için 2025’in kitaplarından biri Yoldan Çıkanlar diyebilirim.
Yoldan Çıkanlar
çev. Banu Karakaş
Livera Yayıncılık
Ocak 2025
120 s.
Nettel’in 2023 Uluslararası Booker Ödülleri’nde kısa listeye kalan kitabı Benzersiz Kızım, yazarın edebi kariyerinin nüvesi değilse bile, “yazdıklarım yazacaklarımın teminatıdır” der gibiydi. Zira otobiyografik öğeler barındıran bir roman olan Benzersiz Kızım’ın su gibi okunması, sürprizler, ters köşelerle dolu olması ve açık uçlu bitmesi Yoldan Çıkanlar’daki sekiz öykünün tamamı için de geçerli. Bir diğer ortak noktaysa özgürlük ideali peşinde koşan karakterlerin inatçı azimleri. Kendi hayatlarına sahip çıkmak, olayların gidişatına yön vermek isteyen karakterler en distopik evrende geçen öyküde dahi baskıya karşı net bir duruşa, tanımlı bir özgürlük istemine ve kararlı bir dirence sahip. Karakterler her ne kadar kapana kısılmış, sürgünde kalmış, yabancılaşmış olsalar da, birbirinden farklı türdeki sekiz öyküde de iyimser olmayan bir umut ve mutluluk arayışı içindeler. Kitabın kapağının bu nedenle pembe olduğunu söylemek safdillik olur belki ama pembe kapının sadece dördüncü hikâyede karşımıza çıkmakla birlikte, aslında tüm öykülerde kırılma yaratan olayların bir simgesi, farklı bir algılayışa sebebiyet veren durumların temsilcisi olarak seçilmiş olabileceğini söylemek pek de aşırı bir yorum olmaz sanırım.
Yoldan Çıkanlar, Anaïs Nin’in, “Olayları oldukları gibi görmeyiz. Kendi olduğumuz gibi görürüz” sözüyle başlar ve gerçekten de ilk üç öykü, karakterlerin yaşadıkları olayları yalnızca kendi iç dünyaları, geçmişleri, inançları, ihtiyaçları ve duyguları üzerinden değerlendirdiklerini vurgular niteliktedir. Ne var ki, kalan beş öykü için aynı şeyi söylemek pek mümkün olmaz. Bunlar daha çok, “o andan itibaren hayatım bir daha asla eskisi gibi olmadı” öyküleridir. Aslında kitaptaki tüm öyküler için bu cümle geçerliliğini korur, zira hepsinde geriye dönüşün mümkün olmadığı bir eşik aşılır. Sekiz öykü de çarpıcı bir tesadüfün, hiç hesapta olmayan bir rastlantının ardından vuku bulan radikal kopuşlar, geri dönüşsüz değişimler, yoldan çıkmalar üzerinedir. Ancak ‘yoldan çıkma’dan kasıt; norm/al sayılan, yaygın olarak kabul edilen, beklenen, ‘doğru’, ‘uygun’ ya da ‘olağan’ sayılan davranış, düşünce ve yaşam biçimlerinden bir sapma değildir. Burada söz konusu olan, kitaba adını veren “Yoldan Çıkanlar” öyküsündeki albatrosun son derece düz ve doğrudan bir metafor olarak işaret ettiği üzere, gidilmek istenen güzergâhtan sapma halidir. Ne var ki, bu sapma karakterleri birçok şeyden mahrum bırakan, çözümsüz bir kayıp ve derin bir boşluk duygusu yaratarak başkaldırmaya dahi takat bırakmayan türdendir.
Dolayısıyla, Benzersiz Kızım’ı okuyanlar için Yoldan Çıkanlar’ın pembe kapağı feminist bir hizada durmama umudu taşısa da, kapaktaki pembe kapı yalnızca bir kırılma yaşatan eşiği işaret eder. Fakat yine de kitaptaki tüm öyküler “aile kutsaldır” klişesini yerle bir eden, aile içi bastırma mekanizmasının işbaşında olduğu öykülerdir. Olaylar gerçekçi bir zeminde başlar ama sessiz gerginlikler, kapalı kapılar, belirsizlikler sonrasında bastırılmış ya da saklanmış gerçek infilak eder. Nettel günlük hayatın sıradan akışı içinde kâbus yaratma becerisini etkili ve yalın üslubuyla gösterir. Finallerini ürpererek okuduğumuz hiçbir aile dramında gizem kolaylıkla çözülmez. Zira aile içi ‘suskunluk’un –söylenmeyenlerin ve silinenlerin– ne denli ağır bir yük olduğunu ısrarla hissettirmek ister Nettel. Açıkçası, anneliği didik didik ettiği Benzersiz Kızım’dan sonra, Yoldan Çıkanlar’da da anneliğin hükmeden yönünün ağır bastığı, sert öykülerle karşılaşacağımı düşünüyordum. Kısmen haklı çıktığımı söyleyebilirim.
Fakat kitabı benim için özel kılan, bazı öykülerin her okuyuşumda yoğun bir izlenimin ötesine geçip üzerimde sinematografik etkiler bırakması oldu. Özellikle “La Impronta”, “Yetim Kardeşliği”, “Ateşle Oyun”, “Pembe Kapı” ve “Başka Yerde Hayat” öykülerine, içime tam olarak sinmeyen bir şeyi çözebilmek için tekrar olay mahalline dönme isteğiyle geri döndüm.
Nettel
Minimalist, sade ve gündelik hayatları ‘kamera gibi’ izleyen Nettel öykülerinin büyük bir itkiyle bir film taslağı hazırlama hevesi yaratması konusunda yalnız mıyım, bilmiyorum. Öykülerden kafamı kaldırdıktan sonra uzun planlar, loş ışık kullanımları, dar kadrajlar, geniş açılar birbirini takip edip durdu. “La Impronta” öyküsündeki edebiyat öğrencisi soğuk, beyaz, steril bir hastane koridorunda loş bir ışıkta ve dar kadrajlara sıkışarak söylüyor olsa gerekti, “O hasta koğuşunda her hafta kaç aile sırrı ortaya çıkıyor veya tam tersi, kaç aile sırrı sonsuza dek gömülüp gizli kalıyordu acaba?” sözlerini. “Yetim Kardeşliği”nde annesinden üç haftalık da olsa kaçabilmiş Manu yemyeşil bir parkın içinde geniş açılarda gazetesini okuyor olmalıydı. Nettel’in fırlattığı oklardan uzun bir süre sıyrılamadığım için mizansen ve kurgu konusunda da ayrıntıları düşünmeden edemedim. Büyülü gerçekçi öykü “Pembe Kapı”da hayatından memnun olmayan, içinde bulunduğu gerçeklikten kaçma arzusu taşıyan sigortacının geçtiği “pembe kapı”, hem gerçek bir fiziksel nesne hem de liminal bir geçit olarak tek bir karede hareketle mi gösterilmeliydi, yoksa çevresindeki imgelerle yan yana getirilerek bir montajla boyut mu değiştirmeliydi? “Ateşle Oyun”un orman sekanslarında tanıdık olanın yabancılaştırılması için film geriye mi sarılmalıydı? “Başka Yerde Hayat” öyküsünde meslektaşının hayatının cazibesine kapılıp onun evini ve ailesini ele geçirmeye başlayan tiyatro oyuncusunun edimleri üst üste binen kareler şeklinde gösterilebilirdi ve, “Hâlâ kendime soruyorum, acaba hangi sene ya da kaçıncı kilometrede kendime uygun olduğunu düşündüğüm kadere doğru giden otobandan çıktım diye” sözleri dudaklardan dökülürken, kamera oyuncuya yaklaşmak yerine hızla ondan uzaklaşsa, unutulmaz bir sahne olmaz mıydı?
‘Metinler’den çok ‘imgelerle’ düşünen yeni kuşak da acaba benim gibi mi okuyor öyküleri? Oldukça yorucu ama bir o kadar da keyifli ve zaten ne demişti Ulus Baker, Kanaatlerden İmajlara kitabında: “Dilde barınmaya, orada ‘dünya’lar kurmaya yazgılı tek canlı olan insan için ‘görsellik’ ve imgeler hep öncelik taşımıştır tarih boyunca.” İmgelerle düşünmeye, düşünce-imgelerine devam öyleyse.
[*] Rita Felski, Edebiyat Ne İşe Yarar?, çev. Emine Ayhan, Metis Yayınları, 2021, 176 s.