Yüzleşmenin ötesine geçmek: O Yıl
“Ahmet Altan’ın anlatıcılığında bir 'hiper-anlatıcı/romancı' edası vardır. Yalındır, açıktır, anlaşılır olmak zoraki değildir; bu da romanı, okurunu zorlayıcı bir deneyim olmaktan kurtarır.”
Ahmet Altan
“Hayat nasıl öz haline gelir?”
György Lukács
“İyi roman”ın ölçüsü nedir derseniz, size tek bir yanıt olarak Lukács’ın bu cümlesini verebilirim: “Hayat nasıl öz haline gelir?”
Roman tam da bunu anlatır, yani hayatın özünü. Yaşananı birebir aktarmaz, o dağınıkça sürüp giden hayatın özünü romancının kendi bakışı ve tarih bilinciyle anlatır bize.
İşte Ahmet Altan’ın roman(ların)da yaptığı da tam olarak budur!
Bir aşk bir de ölüm
Altan’ın O Yıl ile tamamlanan “dörtleme”sinde “aşk”, tarihsel zaman dilimi içinde yaşanan olayların odağında yer alır.[1] Böylece aşkın mahremiyetiyle tarih sahnesinin gürültüsü aynı anlatı ufkunda buluşur.
Klasik roman yazıyor dense de, aslında Ahmet Altan bu “dörtleme”de anlatısının kurgusuna farklılık getiriyor. “Osman” figürü anlatılan/kurulan hikâyenin, olup bitmiş her şeyin ve romandaki ailelerin, öyküsü anlatılan karakterlerin yaşantılarının tanığıdır. Aynı zamanda dinleyen, aktarılan ve yansıtılandır da. Altan, geçişler ve duruşlarla bir zaman değişmecesi yaratarak karakterlerinin sözünü/belleğini “Osman”a döndürür ara ara: Hikmet Bey, “Ben aşkın en vahşisini, en ihtiraslısını, en yakıcısını da yaşadım” demişti bir seferinde Osman’a…[2]
Romanda toplumun yaşadığı ikilem, siyaset ve yönetimdeki karmaşa, uçurum, çürüme ve yozlaşma gösterilir. İçinde bulundukları dönemdeki hâkim sistemin en yoğun eleştirisini yapan eski İttihatçı Hikmet Bey o günlerin tipik aydınıdır. Kendini yurdunda bir “ekalliyet” gibi görür, çünkü dayatılmış bütün kalıplara karşıdır. “Ben böyle bir hürriyete yokum” diyebilen biridir.
Aşkta ve savaşta yaşananları anlatır bize Altan. Bir yanda imparatorluğun çöküşünü hazırlayan savaşlar, ötede toplumsal ve siyasi olaylarla bu eksendeki kişilerin ve ailelerin öyküleri romanların ana dokusunu oluşturur. O dokuya romancının ele aldığı “tarihsel gerçek(ler)e yönelik alt okumalarının ve kendine özgü yorum bilgisinin sinmiş olması ise romanı farklı boyutlara taşıyor.
Ahmet Altan’ın anlatıcılığında bir “hiper-anlatıcı/romancı” edası vardır. Yalındır, açıktır, anlaşılır olmak zoraki değildir; bu da romanı, okurunu zorlayıcı bir deneyim olmaktan kurtarır. Tüm bunlar onun söz ustalığının göstergesidir.
Bir okur olarak sizin de her söze özenmenizi, ondan yansıyan sözlerin anlamını hem düşünmenizi hem de anlatının iç sesinde nasıl bir ahenkle yer aldığını görmenizi ister Ahmet Altan.
Bu romanında da Altan bir burgu gibi insanın duygu dünyasının derinliklerine iniyor. Orada ırmağın akışını andıran bir seyirde yalın, parıltılı, akışkan bir söyleyişle o duygu durumlarının öyküsünü anlatıyor. Adeta insan ruhuna ayna tutuyor. Hisseden, hissettiren bir anlatıcıdır o. Ele aldığı konuyu tıpkı bir büyüteçte gösteren, ara ara bunu güneş ışığına tutup ısısını hissettiren, orada bir kâğıdın alev alabileceği sıcaklığa taşıyabilen parıltıyı gösterince de okurda bir ayma durumu/an’ı yaratan anlatıcı tutumudur onunkisi.
İyi anlatıcılar öyledir. Anlatılarında düş ve düşünce iklimi yaratırken sizi okur olarak upuzun bir yolculuğa çıkarır, bitimsiz duygularla yüzleştirir, neyi neden anlattıkları üzerine düşündürerek hayata ve kendinize dair ışıltılı/kederli, bazen de sorgulayıcı bir dünyaya adım atmanızı sağlar.
Öyle ki, Altan’ın bu “dörtleme”nin ilk üç anlatısında karşımıza çıkan ve bir tür “hafıza simgesi” diyebileceğimiz “Osman” figürü, “konuştuğu ölülerle” yaşayıp giden, geçmişte olup bitenlerin bir “tanığı” olarak gene romanın odağında yer alır.
Altan anlatısını bir dantel gibi örer. Düşündürüp hissettiren bir yazardır. Tarih bilinci onun çağına bakma, olup bitenleri yorumlama düşüncesinin öbeğinde yer alır. Bir romancı olarak yakın dönemin “tarihsel gelişim”inin izini sürer. Kuşkusuz, “tarihsel”liğin onun için bir çıkış noktası olduğu kabul edilebilir.
Ragıp Bey’in şu sözleri de anlatıcının tarihe bakışının bir yansıması gibidir:
Tarih bir el feneri gibidir, nereye tutarsan orayı aydınlatır, gerisi karanlıkta kalır… Fenerin nereyi aydınlatacağına da feneri tutan el karar verir. (s. 38)
Anlatıcının anlattığı zamanın dokusu, izleyen-gören-hatırlayan, ama hep ötede duran gölgedeki bellek konumundaki “Osman”ın yüzü ve o “derin hafızası” hem kurgusal zamanın hem de tarihsel gerçekliğin ölülerine dönüktür.
Zamanın mahpuslarıydı onun ölüleri, doğduklarında önlerinde uzanan zamanın içinde sanki onları hiçbir şey durduramayacakmış gibi yürümüşler, ölüm önlerini kestiğinde, doğumlarıyla ölümleri arasındaki zamana kısılıp kalmışlardı.[3]
Altan’ın bu dörtlemesinde yarattığı tipler dönemin tarihsel özelliklerinden doğmuştur. Her biri yalnız kendi hikâyesini değil, çağının vicdani çatlaklarını da üzerinde taşıyan birer hafıza parçası gibidir. Bu anlamda romanda her bir figürün taşıyıcı/yansıtıcı rolü vardır.

O Yıl’da hemen karşımıza çıkan Efronya, Ragıp Bey, Şeyh Yusuf Efendi ve Hikmet Bey de işte öyle birileridir. “Osman” ise ölüler arasında gezinmektedir. “Osman”ın romandaki bilgisi/bilinci adeta bir anlatıcı olarak karşımıza çıkar. İlk roman Kılıç Yarası Gibi’deki süregelen bakış/anlatış/hatırlayış figürüdür o:
Kendisine bütün anlatılanları hatırlıyordu, hiçbirini atlamadan hepsini teker teker hafızasına yerleştirmişti.
İyi romanlar hiç bitmesini istemediğimiz yolculuklara benzer. Adım adım ilerler, karşınıza çıkan her şeyle bir sevinç ve/veya bir şaşkınlık yaşar, üzülüp kederlenir; sorgulara, düşüncelere dalarsınız. Ve iyi edilmiş bir söz, sizi tutulu bırakır anlatının sesine:
… neşeli bir rüzgâr gibiydi, endişeyi sesiyle, gülümsemesiyle, heyecanıyla dağıtabiliyordu.[4]
Savaşla gelenler…
Balkan Savaşı bir bozgundur. Ardından gelen Çanakkale Savaşı ise sevinçle yıkımı bir arada yaşatır.
“Çanakkale Savaşı ‘komutanların savaşıydı” diyen Ragıp Bey aynı zamanda zaferin getirdiği facianın da tanığı bir kahramandır romanda.
Ahmet Altan burada savaşın birçok yüzünü anlatır bize. Cephede olanlar, cephe gerisinde yaşananlar, bir de gündelik hayatta süreduranlar…
Özellikle kazanılan bir savaşın sonrasında, vakit kaybetmeden “tehcir”i başlatmak… Fikret Albay ile Ragıp Albay’ın karşılaşmasındaki şu diyalog üzerinden bunun altını şöyle çizer:
“Yahu Fikret, Allah rızası için söyle, Osmanlı burada kanı pahasına büyük bir zafer kazanmış, haysiyetiyle dövüşmüş, binlerce çocuğunu şehit vermiş; kimin hakkı böyle bir zaferi rezilliğe çevirip koca Osmanlı’yı lekelemek?”
“Talat Bey’in işleri, diyorlar. Enver Paşa pek istemiyormuş, dediler, Talat’ın çeteleri yapıyormuş.” (s. 105)
Osmanlı’da 1895-1915 yılları arasında yaşananların yirmi yıllık tanıklığını içeren roman üç katmanlı bir yapı üzerinde ilerler: Ragıp Bey’in –savaşı ve aşkını içine alan– tanıklık öyküsü, Hikmet Bey ve ailesinin yaşadıkları üzerinden 1915’in İstanbul’u ve Efronya’nın sürüklendiği “tehcir”deki ölüm yolculuğu.
György Lukács’ın deyimiyle, Altan dönemin özelliklerini yarattığı kahramanlar aracılığıyla “cesur ve derin bir gerçeklikle sergiler”.[5]
O Yıl’da anlatılan, bir bakıma çöküşün hikâyesidir. Çünkü bir anlamda İttihatçıların kurmak istedikleri “ulus-devlet” hayalinin nasıl yıkıma uğradığının da öyküsüdür. Talat Bey’in bu yöndeki düşüncelerinin romanda yer alması da yaşanan yıkıma nelerin neden olduğunu göstermektedir.
Ayrıca bir vicdan sorgusunu da içeriyor roman:
XIV. Bölüm’deki Hikmet Bey-Dilara Hanım diyaloğuna yansıyan da budur. Alman subayın Anadolu’dan çektiği “tehcir” kampları fotoğraflarını gören Dilara Hanım, Hikmet Bey’e şunları söyler: “Hiçbir insanın bunları yapabileceğini düşünemezdim doğrusu. Kendi saflığıma şaşıyorum.”
Hikmet Bey de bu sözlerin üzerine şunları söyleyecektir ona:
Bunlar her şeyi yaparlar. Kendi fikirlerinin hainleri bunlar, kendi inançlarına ihanet ettiler. Kendine ihanet eden, her şeye ihanet eder. Herkese düşman olur. İnsanın sınırı, kendi fikirleri ve inançlarıdır, Dilara Hanım. Bunlar o sınırı yıktılar, bütün fikirlerinden ve inançlarından vazgeçtiler. Artık onları durduracak hiçbir sınır yok. Vahşi bir köpek gibiler. (s. 171)
İktidar olmak muktedirliği getirir. İşte İttihatçılara o gücü veren Almanlardır; ki romanda, İttihat ve Terakki iktidarının Almanlarla ittifakı, bu trajediyi hazırlama süreci yer yer imlenmektedir.[6]
Romanın düşünsel tözü
Derinlik, yoğunluk, düşünsel töz… Altan’ın romancılığının öne çıkan en temel özellikleri. Ve elbette tüm bunların mayası tarih bilincidir. Ama onun “tarih”e bakışı aslında bugünle ilgilidir ve “dün”ü, “geçmiş”i anlatsa da, aslında bugünün gerçekliğinin içinden yola çıkmaktadır. Bu şekilde E. H. Carr’ın deyimiyle, “geçmiş anlayışımızı bugünün gözleriyle oluşturabiliriz”.[7]
O bize yüzyıl başındaki ülkenin, Osmanlı İmparatorluğu’nun hızla çöküşe gidişinin öyküsünü anlatırken, dönemin insan gerçekliğini de yansıtır. Bunların arasında tarihsel kişilikler olduğu gibi, “sıradan” diyebileceğimiz insanlar da vardır.
Altan’ın bir anlatıcı olarak buradaki tavrı bir yanıyla klasik roman anlatı geleneğine yaslansa da, yarattığı “gizli anlatıcı” Osman figürüyle, hem çağı/nın ruhunu yansıtan hem de zamanın (gerçekliği anlatılan) insanının bilincini okuyan “ötekinin bakış açısı” üzerinden, kendi anlatıcılığına yeni bir form kazandırır.
O Yıl
Everest Yayınları
Kasım 2025
408 s.
Osman kaybolan tarihi ve ölen insan’ı hatırlayan, aynı zamanda hatırlatan, okuyan ve yansıtan durumundadır ve yazar-anlatıcının “gölge-ses”idir.
Karşımıza çıkan, “ateşin içinden” geçen insanların öyküsüdür. Parçalanmak istenen bir imparatorluğun çöküşüne tanıklık eden insanlardır bunlar.
“Tehcir” bir dönüm, hatta kırılma noktasıdır. Dönemin Dahiliye Nazırı Talât Bey ise romanın bir başka anılan figürüdür.
Albay Nevzat’a ait “Ölüme gönderiyoruz onları. Kayıtları o yüzden kimse tutmuyor” (s. 190) ve “Pis işleri Talat’ın çeteleri yapıyor” (s. 191) alıntılarında da görüldüğü gibi, tarih ve zaman sorgusunu içeren romanın can alıcı göndermeleri ve cesur hatırlatmaları, okurda vicdan sorgusu yaşatabilecek güçtedir.
Yeni görevi yeni Suriye’ye gitmek olan Ragıp Bey, ölüm yolculuğuna katılan Efronya’yı aramaktadır. Konya’ya gelmiştir. Sınıf arkadaşı Albay Nevzat’a konuk olur. Giden Ermenilerin mallarının ne olacağı konuşulurken, Ragıp Bey’in söyledikleri ilginçtir:
Koskoca Osmanlı akbabaların eline mi kaldı? Ölü soyguncusu mu olduk? Cihan İmparatorluğu’nun geldiği yer burası mı Nevzat? Bunun için mi savaştık yıllarca, onca arkadaşımızı cephelerde sonunda mezar soyguncusu olmak için mi gömdük biz? (s. 196)
Farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak isteyenler için O Yıl “kötülük” üzerine yazılmış bir roman olarak da okunabilir niteliktedir. Çünkü Altan, tarihsel bir dönemden yola çıkarak, kurulan Cumhuriyet’in nasıl bir mücadeleden ve ne denli nadir rastlanır nitelikteki kanlı savaşlardan sonra ortaya çıktığını hatırlatırken, bir yandan da “tehcir” sürecini, iktidarın aldığı ölümcül kararları, bu kararlara razı olanların suskunluğunu ve buna karşı duran az sayıda vicdan sahibinin iç hesaplaşmasını da merkeze almaktadır.
Anlatının bir diğer boyutunu üstlenen Efronya öylesine iyiliksever ve vicdanlıdır ki, her düşküne el uzatır. Bir hiç uğruna o kafileye katmışlardır onu. Başhemşirelik yaptığı hastaneden ve doğduğu İstanbul’dan uzak düşmüştür. “Bir daha eve dönemeyeceğiz” der. Gene de diri durmaya çalışır. Sevdiği adamı, Çanakkale’de savaşan Ragıp Bey’i düşünmektedir.
Ermeni tehcirinin hikâyesi, Efronya’nın da aralarında olduğu sürgünle başlar.
Anlatının boyutları
Altan hikâyesini güçlü bağlantılar kurarak ilerletir. Bir yanda Efronya’nın tehcir yolculuğu, ötede Ragıp Bey’in yeni görev yeri Şam’a giderken onu arayışı, ötede ise İstanbul’da bu hikâyeyle bağı olanların anlatımı…
Dilara Hanım’ın, sıhhiyeci bir Alman subayının çektiği fotoğraflara bakarken düşündükleri önemlidir:
Bir yandan da kimsenin konuşmadığı, varlığından söz etmediği bir zulmün şahidi oluyor; yaşadığı ülkede, yaşadığı zamanda böyle korkunç bir vicdansızlığın bu kadar sessizce, bu kadar tabii karşılanmasına hayret ediyordu. Yaşadığı hayatla fotoğraflarda gördükleri arasında öyle büyük bir fark vardı ki, hangisinin gerçekliğinden şüphe etmesi gerektiğini bazen şaşırıyordu. (s. 227)
O Yıl bir hafıza yolculuğudur aynı zamanda. Okur bu yolculukta yalnızca Efronya’nın ve Ragıp Bey’in izini sürmez; kendi unuttuklarıyla, hatırlamaktan kaçtıklarıyla da yüzleşmeye çağrılır.
“Tehcir” kampının manzarası ise bu sürgün göçüne katılan Doktor Bogosyan’ın şu sözleriyle açıklanır:
Osmanlı kampı işte, ne olacak… İmparatorluk ne haldeyse kamp da o halde. Şenlik içinde ölüm. (s. 236)
Doktor Bogosyan, tutuklanıp sürgüne gönderilen ilk kafileden. 24 Nisan’da tevkif edilir; önce Çankırı’ya, sonra Ankara’ya, oradan da Tarsus’a gönderilir. Bu tehcirin birçok yüzü, romanda Dr. Bogosyan üzerinden de gösterilir. Dehşet verici manzaralardır bunlar.
Roman boyunca tehcir rüzgârındaki hayatların sürükleniş öykülerine tanıklık ederiz. Kamp sözümona güvenli alandır. Evlere yapılan baskınlar ölümcüldür. İstanbul ise onlar için bir “ölüm kapanı”dır artık.
Sürgüne katılan Jamanak gazetesi yazarı Yervant Odyan,[8] un fabrikasında karşılaştıkları Efronya’ya şunları söyler:
Nereye gönderiyorlarsa oraya kadar gideceğim. Ne olacaksa olsun. Kaçmanın, saklanmanın da bir sonu yok. Eğer buralardan sağ kurtulursam yaşadıklarımı anlatacağım bir kitap yazacağım.[9]
Efronya bu sözlerin altında yatan derin çaresizliği ve duyumsanan acıyı çok iyi anlamaktadır, çünkü o da aynı yolun yolcusudur. Gelin görün ki, işte o belirsiz yolculuk onu hayata tutunmaya, yaşamak için mücadeleye devam etmeye yöneltecektir. Onun için üç aydır yollardadır.
O Yıl geçişler üzerine kuruludur. Bir yanda İstanbul ve tehcire katılan Efronya’nın sürgün yolculuğu, ötede Şam’a görevli olarak atanan Ragıp Bey’in aynı güzergâhta onun ardına düşmesi…
Roman birçok sorgulamayı da içerir. Tanrı, inanç, günah, kötülük, bağlanma ve tutku… Ve savaş… Ve bağlantılı olarak öç alma dürtüsü, ülkülere tutunma ve vicdan…
İşte bunun için romanın bir yerinde, “Böyle intikamcı bir Tanrı’ya inanmıyorum” demektedir Anya. (s. 283)
Özellikle romanın açılış cümlesinde, anlatının düşünsel tözünün bir yanını da işaret fişeği gibi okurun önüne koyar anlatıcı:
Dünyayı yoktan var eden bu Tanrı’yı yaratan bir başka Tanrı olsaydı, insanları böyle yarattığı için onu kendi cehenneminde yakardı. (s. 7)
O Yıl, aynı zamanda bugüne de yoğun göndermeleri olan bir roman. Özellikle Şeyh Yusuf Efendi’nin düşüncelerini okuduğumuzda, onun inanç, ibadet, Tanrı, din, utanç ve kötülük üzerine söyledikleri, bugünün dünyasına dönük eleştiriler içermektedir.
Romanın çıkış noktasında Osmanlı’nın çöküşü ve bunu hazırlayan nedenler vardır. Kötü yönetim ve II. Abdülhamit’in istibdadı 1908 Devrimi’ni kaçınılmaz kılar. İttihat ve Terakki’nin bu adımının ardından gelen Balkan Savaşı yenilgisi, 1915 Çanakkale Zaferi, Doğudaki Rus işgali ve Ermeni ayaklanmaları bu süreci hızlandırır.
1913’te iktidarını kuran İttihat ve Terakki tüm bu olanları yönetmekte başarısız kalır. Alman-Osmanlı ittifakı Birinci Dünya Savaşı’na (Temmuz 1914-Kasım 1918) zorunlu katılımı getirirken, Çanakkale’de kazanılan zaferin ardından başka yıkımların da kapısı aralar.
Ahmet Altan, O Yıl'da işte bu yıkımlardan en netameli olanlarından birini, “1915 Tehciri” olayını konu edinir ve “suçluyu değil, bir kavmi cezalandıran” zihniyetin toplumda açtığı derin yarayı ve yıkımı anlatır. Bir yanda İstanbul vardır, ötedeyse Batıda yaşanan bir sürgünlük hikâyesi…
İşte Alman Hastanesi’nde başhemşire olan Efronya’nın Çanakkale Savaşı’na katılan Albay Ragıp Bey’le yaşadığı aşk, bu hikâyenin nirengi noktasını oluşturur.
Bu aşkın gölgesinde yaşananlarsa, içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşe sürüklenişinin hazin öyküsünü barındırır.
Dönemin Dahiliye Nazırı (1913-1918) Talat Bey’in (1874-1921) yönetiminde 1915'te yürütülen “tehcir”in birçok yönüne tanıklıklar getirir roman.
Özellikle XXV. bölümde Şeyh Yusuf Efendi ile Hamdi Hoca’nın diyaloğuna yansıyan düşünceler, iktidarın “tehcir” siyasetine yönelik iki farklı bakışı yansıtması açısından önemlidir:
Hamdi Hoca şunları der:
İnsanlar unutur, Şeyh Hazretleri, biz düşmanlıkları önleyelim, bugünler geçer, devlet her şeyin üstünü örter, kimse olanları hatırlamaz. On sene sonra bile kimse hatırlamaz bunları. (s. 287)
Şeyh Yusuf Efendi’nin ona yanıtı da şudur:
İnsanlar unutur, Hoca Efendi, lakin Allah unutmaz. Bunun mahşeri de var. Divana çağrılmak da var. Rabbimiz bizi, mükemmelliğe erişelim, mükemmelliğin yolunu arayalım diye yarattı, onun yarattıklarını öldürelim diye değil.
Altan’ın romandaki meselelere bu “mesafeli” bakışı, insan/toplum/dönem gerçekliğini yansıtmada okur ile anlatılan hikâye arasında nasıl bir bağ kurulması gerektiğine dair ustalıklı bir anlatıcı tutumudur. İşte Altan burada Kemal Tahir’vari bir eda yerine, düşünce temelinde oluşan bir gerçekliği, diyalektik bir söylemi önceleyerek ortaya koymaktadır.
İnsanın yalnızca bugünden değil, hem geçmişte oluşanlardan hem de gelecekte kurulacaklardan sorumlu olduğu düşüncesiyle dünyaya bakan ve olaylara her yönden bakabilen bir bilinçle olup biteni yorumlayan bir romancı tutumudur onunkisi.
Eğer insanı geleceğe dair ilgisizliğinden dolayı eleştirecekseniz, dönüp önce geçmişle olan ilgisine bakmalısınız. Zira kişi, o günde/“o yıl”da olup bitenlerden bihaberse, yaşadığı topraklarda yaşananlara kayıtsız kalıyorsa, bunun nedeni onun geçmişle kurduğu bağla yakından ilgilidir ve ondan da yaşadıklarının, kayıplarının, itiş kakışın ardından, dişe dokunur bir eylem ortaya koymasını beklemek, gerçekleşmesi çok zor bir inançtan öteye geçemeyecektir.
İşte bu bağlamda romanın işlevinden söz edeceksek eğer, Stendhal’in sözünü hatırlamalıyız: “Roman sokağa tutulan aynadır.”
Tarihçi Marc Bloch’un sözünü de anmak gerek burada:
Eğer Paris Komününü anlamak istiyorsanız, Flaubert’in Duygusal Eğitim romanını okumanız lazım.
Siz de eğer bugün “tehcir”in neden ve nasıl yapıldığını, kimlere neler yaşattığını anlamak istiyorsanız, Ahmet Altan’ın O Yıl’ını okumalısınız. Hem olan biteni hem de olayların arka planını görebilmek için. Bence bu “dörtleme” Osmanlı’nın çöküşe sürüklendiği son yirmi yılı anlamak için de okunmalıdır.
Tarih hep olanlardan yanadır. Ama romancı “yalanlar” ve “gerçekler”i buluşturup olup bitenleri bize kendi kurgu aynasında gösterendir. O, “bütün insanlığı seyreden gözler”iyle hayata ve insan ruhuna bakandır.
Bu bağlamda, “hakikat”i ruhuyla görüp anlatan bir anlatıcıdır Ahmet Altan.
O Yıl, unutmak ve hatırlamak üzerine bir roman olarak da düşünülmelidir aynı zamanda. Unutulmamalıdır ki, Troya Savaşı’nda yaşananlar/yapılanlar, kaç yüzyıl sonra Homeros’un destanlarıyla hatırlanıyordu.
Yadsınamaz bir gerçektir ki, yazı hem taşıyan hem de hatırlatandır. Yaşananlara, tarihe hangi yanıyla/ne yönden bakarsanız bakın, yazmak hep gösteren, uyaran, düşündüren, sorgulatandır hatırlattıklarıyla.
O Yıl eminim ki çokça konuşulmaya değer bir roman. İnsana insanca bakışın romanı. Üstelik tarihsel olana çoklu yönleriyle bakmak gerektiğini de bize gösteren bir roman.
E. H. Carr’ın da söylediği gibi:
Tarihçi ve tarihin olguları birbirleri için gereklidir. Tarihçi olguları olmaksızın köksüz ve boş, olgular tarihçileri olmadan ölü ve anlamsızdır. Bundan ötürü, ‘Tarih nedir?’ sorusuna ilk cevabım şu olacaktır: Tarihçi ile olguları arasında kesintisiz etkileşim süreci; bugün ile geçmiş arasında bitmez bir diyalog. (s. 41)
İşte bu bağlamda, bir romancı olarak Ahmet Altan, tarihî olgulardan yola çıktığı anlatısıyla “geçmiş”le etkileyici bir diyaloğa girer. Yarattığı kurgusal hakikat ise tarihin olgularından esinlenilenlere ilişkindir.
Yaşanan “hakikatle” kurmaca olan “gerçek” iç içe, bazen yan yanadır bu romanda.
1915 Tehciri’nden sarsıcı bir kesit, bir sürüklenişin öyküsüdür anlatılan. Ötede ise bunun tanıkları, gerçek ve kurmaca kişilerdir bu aktarımı sağlayan.
İşte bu yaşamsal hakikat zemininde yükselen kurmaca gerçekliktir O Yıl’ın dokusunu oluşturan.
Ve roman bittiğinde okur anlayacaktır ki, yalnızca takvimde kalmış bir zaman dilimi değil, hâlâ bugünümüzü yoklayan bir vicdan eşiğidir O Yıl’dan kalan.
NOTLAR
[1] Birinci Kitap: Kılıç Yarası Gibi, Can Yayınları, 1999; Everest Yayınları, 2013, 352 sayfa.
İkinci Kitap: İsyan Günlerinde Aşk, Can Yayınları, 2001; Everest Yayınları, 2013, 496 sayfa.
Üçüncü Kitap: Ölmek Kolaydır Sevmekten, Everest Yayınları, 2015, 573 sayfa.
Dördüncü Kitap: O Yıl, Everest Yayınları, 2025, 407 sayfa.
[2] Ölmek Kolaydır Sevmekten, s. 63.
[3] İsyan Günlerinde Aşk, s. 8.
[4] O Yıl, s. 45.
[5] György Lukacs, Tarihsel Roman, çev. İsmail Doğan, Telemak Yayınları, İstanbul, 2022, 506 s.
[6] Bu konudaki en kapsamlı çalışma Serdar Dinçer’in Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı adlı kitabıdır. İletişim Yayınları, 2011, 711 sayfa.
[7] E. H. Carr, Tarih Nedir?, çev. Misket Gizem Gürtürk, Birikim Yayınları, 1980, 207 sayfa.
[8] Yervant Odyan (1869-1926), Tehcirden kurtulduktan sonra 1918’de İstanbul’a döndü, Kahire’de öldü.
[9] Yervant Odyan, Lanetli Yıllar: İstanbul’dan Der Zor’a Sürgün ve Geri Dönüş Hikâyem: 1914-1919, çev. Sirvart Malhasyan, Kevork Taşkıran, Aras Yayınları, İstanbul, 2022, s 243.
Önceki Yazı
Gençlik fetişizmiyle dolu bir çağda yaşlıların sesini duymak
“Eribon, annesinin dünyasına girdikçe hayran olduğu Sartre’ın varoluşçu felsefesinde yaşlılara yer olmadığını fark eder. Özgürlük de, seçim yapmak da, zorlukla sürüklenen bir beden söz konusu olduğunda gülünçlükten başka bir şey değildir.”
Sonraki Yazı
Pembe kapıdan geçmiş insan ve bazı sinematografik çağrışımlar
“Gündelik hayatları ‘kamera gibi’ izleyen minimalist Nettel öykülerinin bir film taslağı hazırlama hevesi yaratması konusunda yalnız mıyım? ‘Metinler’den çok ‘imgelerle’ düşünen yeni kuşak da acaba benim gibi mi okuyor öyküleri?”