• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Gençlik fetişizmiyle dolu bir çağda yaşlıların sesini duymak

“Eribon, annesinin dünyasına girdikçe hayran olduğu Sartre’ın varoluşçu felsefesinde yaşlılara yer olmadığını fark eder. Özgürlük de, seçim yapmak da, zorlukla sürüklenen bir beden söz konusu olduğunda gülünçlükten başka bir şey değildir.”

Fotoğraf: Ivars Pundurs

ASLI GÜNEŞ

@e-posta

DENEME

1 Ocak 2026

PAYLAŞ

Son birkaç aydır işçi sınıfından gelen yazarların kitaplarını okuyor, onlar üzerine yazıyorum. Buna vesile olan da Chantal Jaquet’nin Sınıf-Ötesi Bireyler ya da Yeniden-Üretmezlik kitabı.[1] Jaquet’nin kitabından izlerini sürdüğüm yazarların hemen hepsi geriye dönüp sınıflarına, kendilerini yetiştiren anne-babalarına bakıyorlar.

Bunlardan biri Édouard Louis’nin Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri.[2] Diğeri de Didier Eribon’un 2025 seçkisi için seçtiğim Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü adlı kitabı. İki eşcinsel yazarın geri dönüp annelerinin parçalanmışlığına, ezilmişliğine bakması özellikle ilginç. Louis’nin annesi bir şekilde kaderini değiştirmeyi başarıyor ama Eribon’unki artık kaderin değiştirilemeyeceği o eşikte: Yaşlılık.

Yaşlıların ne kaderi değiştirecek zamanları ne de fiziksel güçleri vardır. O yüzden Eribon, annesinin dünyasına girdikçe hayran olduğu Sartre’ın varoluşçu felsefesinde yaşlılara yer olmadığını fark eder. Özgürlük de, seçim yapmak da, zorlukla sürüklenen bir beden söz konusu olduğunda gülünçlükten başka bir şey değildir. Hoş, Eribon’un annesinin işçi sınıfından bir kadın olarak ne zaman ve hangi koşullarda özgürce seçim yaptığı sorulsa, Sartre’ın verecek cevabı olur muydu, muamma!

İşçiden ve yaşlıdan varoluşçu olur mu?

Eribon annesine nefret ettiği, tiksindiği, zerre kadar saygı duymadığı kocasını neden terk etmediğini sorduğunda, “Ah, biliyorsun ki, o zamanlar işler şimdiki gibi değildi. Kadın olmak kolay değildi. Erkekler istediklerini yapabiliyordu ama kadınlar yapamıyordu” (s. 34) cevabını alır. Eribon’un bu soruyu sorduğu günlerde, duvarlarda 72 yaşında kocasının katlettiği bir kadının fotoğrafları asılıdır.

Didier Eribon
Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü
çev. çev. İmre Özkoray İletişim Yayınları
Temmuz 2025
231 s.

Varoluşçuluk fiziksel gücü yerindeyken de uğramamıştır onun hayatına. Hayata bir “piç” olarak başlayan; on dört yaşında burjuva ailelerinin yanına “çok amaçlı hizmetçi” olarak verilen; sonra temizlikçi ve fabrika işçisi olarak çalışan; ev işlerini, çocukların bakımını, gündelik hayatın ve yoksulluğun yükünü, kocasının şiddetini yüklenen bir kadın için sınıfsal determinizm özgürlük felsefesine galebe çalmıştır.

Eribon, yaşlılığı görmezden gelmeleri üzerinden özgürlükçü teorilerle entelektüel bir hesaplaşmaya girişirken, Reims’e Dönüş kitabında kendisinin de aynı tuzağa düştüğünü fark eder. Sartre’ın Saint Genet kitabında okuduğu, “Önemli olan kime dönüştüğümüz değil, kime dönüştüğümüzle ne yaptığımızdır” sözünü hayatını belirleyecek bir düstur olarak seçişini hatırlamıştır. Ve huzurevindeki annesinin herhangi bir şeye dönüşmesinin imkânsızlığını…

Sartre’ın ifadesinin güzelliği geçerliliğini yitirmemiştir elbette ama zamanın durduğu, yakın geleceğin bile tasavvur edilemediği huzurevinde tedavülde olması mümkün değildir. Eribon düşündükçe yaşlıları unutan ne çok felsefe keşfedecektir!

“Sen ki filozofsun…”

Sartre’ı da hepten yalancı çıkarmak hakkaniyetli olmaz. Anne’nin seçim yaptığı bir an vardır aslında. Sekseninde âşık olmuştur, hem de evli ve kendisinden genç bir adama. Bir bakımevine yerleştirilen Alzheimer’lı kocasının ölümünden sonra ilk kez özgür olduğunu hissetmiştir. Başkalarının yokluğuna bağlı bir özgürlüğe Sartre ne derdi bilinmez ama Anne bu gecikmiş aşkı filozof oğluna sorar. Oğlunun filozofluğunun bir işe yarayacağını hissettiği, onun ayrıcalıklı eğitimiyle kendi hayatı arasında bir bağ kurduğu yegâne andır bu (Marx ciltlerine rağmen):

“Sen ki filozofsun, bunu bilsen sen bilirsin: Sence benim yaşımda âşık olmak mümkün mü?” (s. 96)

Aşk, kaderin değişebileceğini düşündürten deneyimin adıdır. Édouard Louis’nin annesi, ikinci kocasını terk etme gücünü kendinde bulduğu anda kendisini Paris’e götürecek bir aşka yelken açar. Sınıfsal olmasa da mekânsal mobilizasyonu aşk sayesinde gerçekleştirmiştir kadın.

Eribon’un annesi de Hitler hayranı işçi sevgilisine delice tutkundur. Adam sonunda karısını ve çocuklarını seçtiğinde yaşamak için nedenini yitirir. Aşkın yokluğu, zamanın durmasıyla eşanlamlıdır. Artık sahici olmayan bir şimdiki zamanla, sonsuz bir sızlanmaya dönüşen geçmiş zamanın geleceği kovduğu bir zamansızlığa mahkûm edilmiştir. Kimse yakıştırmasa da, aşk yaşlılıkta gelecek zamanın garantisi gibidir.

Didier Eribon (sağda), Claude Lévi-Strauss ile. Paris, 1984. Fotoğraf: Xavier Lambours.

“Makul olmak lazım”

Aşktan sonra çalınacak yegâne kapı huzurevininkidir. Etrafındaki herkes ona makul olması gerektiğini söylemektedir. O da kabullenmiştir bunu. Komünist Parti sempatizanı Jean Ferrat’nın “Tu verras, tu seras bien” (“Göreceksin, İyi Olacaksın”) adlı şarkısında söylediği gibi makul olmak gerekmektedir:

Makul olmak lazım

Artık böyle yalnız yaşayamazsın

Eğer ki hastalanırsan

Çok endişeleniriz

Göreceksin iyi olacaksın

Eşyalarını ayıklayacağız

Değer verdiğin fotoğrafları (s. 43)

Huzurevinde yalnızca geçmiş vardır

Annesini huzurevine bıraktıklarında, Eribon’un kardeşi işlerinin yoğunluğundan ziyarete vakit ayıramayacağını söyler. Eribon da, gitmeyi hep arzulasa da, her zaman ziyaretlere vakit ayıramayacağını içten içe bilmektedir. Shichirô Fukazawa’nın “Narayama” adlı kısa öyküsünü hatırlatır huzurevi ona. 1860’larda bir Japon köyünde 70 yaşındaki insanlar ölümü bekleyecekleri bir dağa çekilmek zorundadır. Oraya en büyük oğullarının sırtlarında asılı bir keresteye bağlanarak taşınırlar. Kiminin boyun eğdiği, kimininse isyan ettiği bu yolculuk, yaşlıların hayatın dışına atılmasının bir metaforudur.

Narayama Türküsü
(Shôhei Imamura, 1983)

Eribon annesini keresteyle değil, arabayla götürür ama gittikleri yer Fukazawa’nın öyküsündeki dağla aynıdır. Huzurevi artık ölümün beklenildiği son duraktır. “Ölüm kesindir ama zamanı belirsizdir” diyen Latin atasözünü hatırlatır Eribon. Belki bu Latin atasözüne zamanın yanı sıra “yer”i de eklemek gerekir. Hangimiz bilebiliriz ki nerede, nasıl öleceğimizi? Ama huzurevi, en azından bu belirsizliğin mekânsal boyutunu ortadan kaldırmıştır Eribon’a göre. Ölümün yeri kesindir artık: Huzurevi.

Postacı kapıyı hiç çalmayacak

Huzurevinde olmak ne demektir? Eribon’a göre yaşamdan koparılmak. Sokak, her gün önünden geçtiği bakkal, kapının önünde selamlaştığı komşu… Her şey silinip gitmiştir yaşlı kadının hayatından. Postacı kapıyı hiç çalmayacaktır artık. Huzurevi sakinlerinden başka hiçbir şeyi içine almayan katılaşmış bir şimdiki zamanın içinde buharlaşmaya yüz tutmuş geçmişini avuçlarının arasında tutmaya çalışır yaşlı kadın. “Bu şimdiki zaman artık zamana ait değildi. En azından gerçek zamana. Ama bu onun için şimdiki zaman ve gerçeklikti” der Eribon. Dışarıda akıp giden hayata karşın Anne’nin zamanı durmuştur. Gündelik yaşam faaliyetlerinin değişmez bir çizelgeyle belirlendiği huzurevinde zamansallığı olmayan bir zaman vardır. Akrep ve yelkovanın yalnızca ilaç ve yemek saatlerinde kıpırdamaya tenezzül ettiği bir zamansızlık ve artık yalnızca anlatılmaya yarayan bir geçmiş, huzurevinin sakinlerine bir benlik kazandırmaz.

Eribon’un annesi huzurevinde eskiden tanıdığı bir kadınla karşılaşır. Oturup kocalarını çekiştirirler. Çünkü, “Geçmişten geriye hiçbir şey kalmadığında, her şey unutulup gittiğinde bile, boyun eğmenin silinmez izleri varlığını sürdürür”. (s. 34) Eribon’un, “Hayatı boyunca mutsuzdu” (s. 39) dediği annesi ve onun huzurevindeki arkadaşı için geçmiş, zorba kocalarının hayaletiyle nostalji nesnesi olmaktan çoktan çıkmış, öfkeyle dile getirilen bir anlatıya dönüşmüştür artık.

Fotoğraflar: Ivars Pundurs

Yaşlı kadın huzurevinde jimnastiğe ve farklı etkinliklere katılmaya başlar. Yeni hayata karşı gösterdiği bu iştah şaşırtıcı ve evladı açısından rahatlatıcıdır da. Zamana ait olmayan bir şimdiki zamanda, gündelik faaliyetler yoluyla gelecek zaman da sofraya davet edilir ama gençliğin peşindeki hovardanın bu yaşlı sofraya oturmaya hiç mi hiç niyeti yoktur.

Yaşlı kadın huzurevinin diğer sakinleriyle bağ kurmayı ısrarla reddeder. “O yaşlılara” benzemeye niyeti yoktur. İnsan huzurevinde de olsa kendisine yaşlılığı ve ölümü hatırlatacak resme bakmayı istememektedir.

“Bir zamanlar birinin oğluydum”

Yanı başındaki odada belki de aynı fabrikada çalıştığı bir kadın uyumaktadır. Aynı mahallede oturmuş, aynı grev çadırında direnmiş olabilirler. Ama bunların hiçbirinin önemi yoktur artık. Eribon’un deyişiyle, yaşlandıkça Erving Goffmann’ın “benlik alanı” dediği şey “kaçınılmaz olarak” daralmaktadır. Yani “kim olduğumuzu tanımlayan haklar, yerler, mekânlar ve ilişkiler bütünü”. (s. 70)

Ve yaşlandıkça, bu ‘alan’ daha da küçülür, sonunda da eriyip gider. ‘Ben’den geriye ne kalır, eski ‘alanından’ geriye neredeyse hiçbir şey kalmadığında ve geriye kalan az ya da çok az şey üzerinde neredeyse hiçbir kontrolümüz olmadığında, ‘ben’e ne olur? (s. 70)

Norbert Elias, Ölmekte Olanların Yalnızlığı Üzerine adlı kitabında, yaşlılıkta duygusal bağların kopartılması sorununa değinir:

Yaşlı evli çiftler haricinde, huzurevine girmek genellikle sadece eski duygusal bağların kesin olarak koparılması değil, aynı zamanda bireyin herhangi bir olumlu duygusal ilişkide olmadığı insanlarla birlikte yaşaması anlamına gelir.

Duygusal bağlarının yerine zorla ikame edilen yeni ilişkilere karşı sergilediği bu toptan reddediş, belki de Anne’nin “benlik alanı”ndan çıkardığı son kurşunları harcadığı umutsuz bir savaştır, kim bilir…

Yaşlıların benlik alanı giderek daralırken oğullara ve kızlara ne olur peki? Annesi ölünce, “Bir zamanlar birinin oğluydum ve artık değilim” der Eribon. Onun da “benlik alanı” daralmıştır annesinin ölümüyle. Onun yaşamının Homeros’u ölmüştür. Yaşlı kadınlar, özellikle kayıt tutma ve arşiv geleneğinin olmadığı işçi sınıfında ailelerin Homeros’udur. Uzun ve karmaşık soyağaçlarının izi onlar sayesinde sürülür. Çok çocuklu, çok eşli işçi ailelerinin suça, alkole bulaşmış, mahalle barıyla grev çadırı arasında gidip gelen hayatlarını ailenin Homeros’u dışında kim anlatabilir ki?

Eribon umutsuzca kaçmak istediği, utandığı işçi sınıfı geçmişiyle bağını da annesinin ölümüyle yitirir. Benlik alanı daralmıştır. Sartre’ın sorusu belki şimdi Eribon için geçerlidir: “Kime dönüştüğüyle ne yapacaktır?” Eribon bu soruya entelektüel sermayesini, annesinin, işçi sınıfı ailesinin, taşranın ve özellikle de “biz” öznesinin altında birleşemeyecek yaşlıların hizmetine koşarak verir. Anne onun eşcinsel kimliğinin bir uzantısı, erkek egemenliğine karşı ittifak kurduğu kırılgan bir özne olmaktan çıkmıştır artık.

Reims’e Dönüş’te kendi kendine neden sosyal utanç konusunda tek kelime yazmadığını sorgular Eribon. Onun için cinsel utanç hakkında yazmak, sosyal utanç hakkında yazmaktan kolay olmuştur. Cinsel yönelimi yüzünden dışlandığını açıklarken, yüzünü kızartan kökenlerini açıklamak zorunda olmamamın kolaylığıdır bu. Hatta cinsel utanç hakkında konuşmanın bir yere kadar teşvik edildiğini söyler Eribon. Çağın, cinsel yönelimle politik ve sınıfsal yönleriyle değil, skandal konusu olarak ilgilenme hastalığıdır bu:

Görünen o ki, aşağılanmış öznenin inşasını incelemek ve bununla eşzamanlı olarak kendi hakkında sessizlik ile kendinin ‘itiraf’ı arasındaki karmaşık ilişkinin inşasını araştırmak, bugün ödüllendirici ve değerli kılınmış, hatta çağdaş siyasi kadrolar tarafından –cinsellik söz konusu olduğunda– teşvik ediliyormuş gibiydi. Ancak söz konusu olan şey işçi sınıfının sosyal kökenleri olduğunda, benzer türden bir tasarının varlık göstermesi son derece güçtü ve kamusal söylem kategorilerinde neredeyse hiçbir destek görmüyordu. (Reims’e Dönüş, s. 19-20)

Sınıfın entelektüel söylemden kovulması, yazarları otantik köken arayışı (güzelleme ya da lanetleme amacıyla) tuzağına düşürür, ki, “Benim babam bir duvarcıydı” cümlesinin duvara asılan paşa fotoğraflarından bir farkı kalmaz. Didier Eribon ise bu tuzağı aşmayı başarıyor. Yaşlılığı “politik” bir sorun olarak ele alarak, kitabın başlığının da ima ettiği gibi, bedenin ve yaşlanmanın sınıfsal yönünü unutmayarak.

Fotoğraflar: Ivars Pundurs

Terry Eagleton’ın Kuramdan Sonra’daki, açlık çeken ve çalışan bedenin teorinin ve akademik merakın dışında bırakıldığına dair tespitini yaşlılar çerçevesinden dile getirir Eribon:

Gündelik varoluş ve dünyadaki mevcudiyet hakkında düşünmek ya da politik eylem hakkında düşünmek için yaşlanmayı, fiziksel zayıflığı, hastalığı, vs. görüş çerçevesinin dışında bırakmak zorunda kalacak bir “beden” kavramı, böylece yaşlıları ya da özerkliklerini kaybeden insanları neredeyse tamamen görünmez kılacaktır: Teoride onlara yer yoktur. Teorik bakıştan yoksundurlar. Politik beden olarak beden ve bedenin kamusal alandaki varlığı olarak siyasi teoriler, yerleşik Fransızca ifadeyi kullanırsak, “sokağa çıkamayan” ya da artık çıkamayan herkesi politik olgunun ortaya çıkışına dair çerçevenin dışına iter. (s. 210)

Ortalığı 1930’lar faşizminin genç ve sağlıklı beden politikalarına benzer, uzun ve sağlıklı yaşam formüllerinin sardığı (bugün uzun ve sağlıklı yaşam nutukları badem bıyıklı diktatörlerden değil de sevimli yaşam koçlarından geldiği için kendimizi şanslı ve özgür mü hissetmeliyiz?) günümüzde, “[E]leştirel ve özgürleştirici olduğunu iddia eden her sosyal veya siyasi teori kendisine şu soruyu sormalıdır: Yaşlı insanlar konuşabilir mi? Ve eğer konuşamıyorlarsa, seslerinin duyulmasını sağlamak için ne yapılabilir ve yapılmalıdır?” (s. 218)

“Sağlıklı ve uzun yaşa” diye bağıran yaşam koçlarının kakofonisinden duyulur mu yaşlıların sesi, ne dersiniz?

 

 

NOTLAR

[1] bkz. Aslı Güneş, "Annie Ernaux, Pierre Bourdieu ve bizim Kezban: Kültürle sınıf atlamak mümkün mü?", K24

[2] Moda Sahnesi’nde Louis’nin metninden uyarlanan oyun sergileniyor.

 

KİTAPLAR

Norbert Elias, Ölmekte Olanların Yalnızlığı Üzerine, çev. Oğuzhan Ekinci. İletişim Yayınları, İstanbul, 2023.

Didier Eribon, Halktan Bir Kadının, Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü, çev. İmre Özkoray, İletişim Yayınları, İstanbul, 2025.

Didier Eribon, Reims’e Dönüş, çev. Şule Çiltaş, Can Yayınları, İstanbul, 2025.

Chantal Jaquet, Sınıf-ötesi Bireyler ya da Yeniden-üretmezlik, çev. Aziz Ufuk Kılıç, Sel Yayınları, 2024.

Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2024.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Didier Eribon
  • Halktan Bir Kadının, Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü
  • Reims’e Dönüş

Önceki Yazı

DENEME

Dilin Yedinci İşlevi:

Entelektüellik karşıtlığı ve oto-sansür üzerine sorular

Roland Barthes kazayla mı öldü, yoksa öldürüldü mü? Dilin Yedinci İşlevi gibi bir roman Türkçede yazılabilir mi, yazılamaz mı? Oto-sansürün kol gezdiği ortamda, fazla entelektüel olmaktan çekinerek edebiyat yapılabilir mi?

TAÇLI YAZICIOĞLU

Sonraki Yazı

İNCELEME

Yüzleşmenin ötesine geçmek: O Yıl

“Ahmet Altan’ın anlatıcılığında bir 'hiper-anlatıcı/romancı' edası vardır. Yalındır, açıktır, anlaşılır olmak zoraki değildir; bu da romanı, okurunu zorlayıcı bir deneyim olmaktan kurtarır.”

FERİDUN ANDAÇ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist