• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

New York’tan İstanbul’a, Platon’dan Şeyh Galip’e

İyilik, güzellik

Victoria R. Holbrook: “Şimdi kendimi İstanbul’a ait hissediyorum. Bu şehre aidiyet kazandım. Vazgeçmem. Bir yere gitmem yani. İstanbul’u bırakmam. Ama bunun en önemli sebebi arkadaşlarım...”

Victoria Rowe Holbrook, New York City, 1950'ler. 

MUSTAFA ARSLANTUNALI

@e-posta

SÖYLEŞİ

9 Temmuz 2026

PAYLAŞ

Arnavutköy’le Bebek arasında, denize çok yakın, küçük ve ışıklı dairesinde oturup çay içerken, anılarını kaleme aldığı Amcam Sokrat üzerine sevgili Victoria ile sohbet ediyoruz.

Bu sohbet de kitabın kendisi gibi olsun, önceden bir plan yapmayalım dedim. Kitabın kronolojik bir otobiyografi değil de, atlamalı sıçramalı bir anekdotlar bütünü olması, sadece okuyucu sıkılmasın diye değil; yazar da sıkılmasın diye:

“Atlama demeyelim,” dedi Victoria, “bir mantığı var bunun. Her şey birbirine bağlı değil ama derece derece bağlantılar var. Yani bir şeyi anlatırken onun bambaşka bir şeye bağlı olduğunun farkına varıyorum. Ya da, ‘Aman, bundan sıkıldım; yeni bir sayfa açalım’ diyorum. Bazen de, ‘Bu yazdıklarım çok acı; başka bir konuya geçeyim’ diye düşünüyorum.”

Metni çok akıcı ve zevkle okunur bir hale getiren bu parçalılıktan dolayı, kitapta Victoria Holbrook’un hayatına dair her şey yok; Victoria’ya kalırsa, “Bu zaten her durumda imkânsız”.

Uzun yıllar içinde çok daha parça parça dinlediğim, New York’ta geçen yalnız çocukluktan başlıyoruz. Bir bakıma büyülü, bir bakıma da korkunç bir çocukluk bu. “Herkesin çocukluğu düzgün mü?” diyor. “Yok, değil tabii ki.”

Amcam Sokrat’taki çocukluğa dair hatıralar, hep anne baba ayrıldıktan ve haftanın çoğu günlerinde iki çocuk evde yalnız yaşamaya başladıktan sonrasına ait.

"Babam ve ben"

Benim az çok bildiklerimle kitap arasındaki farklardan biri, “babanın varlığı-yokluğu”yla ilgili.

“Yok, çocukken babamla beraberdik hep. Her gün beraberdik. Hatta öyle ki, hiç kimsenin böyle bir tecrübesi yoktur herhalde. Yani baba kalkar gider işe, akşam gelir ve konuşmak istemez; sıkıcıdır, değil mi? Evet. Halbuki ben babamla büyüdüm. Küçükken hep birlikteydik; babamla gezerdik. 8 yaşımdan sonra, zaman zaman o Mark Twain’le tura çıktığında beni yanına alırdı. Yaz aylarında bazen Mark Twain yerine Shakespeare oynardı; o zaman ailecek oyunun oynandığı taşra şehrine taşınırdık. Küçükken, o sahnedeyken ben soyunma odasında beklerdim. Daha sonra seyircilerin arasında seyretmeye başladım.

Ama sonra babam yavaş yavaş yok oldu – benim için büyük bir trajediydi bu. Çünkü annemin zihinsel sağlığı çocuk bakmaya elvermiyordu. Çocuklarını compos mentis olmayan bir insanla bırakıp gittiği içindir babama en büyük kızgınlığım. Babamdan sonra annem de başka bir iş buldu ve haftanın çoğunu New Jersey’de geçirmeye başladı…”

"Bakıcımız Catherine'in kucağındaki kardeşim David"

“Bütün bunları korkunç bir travma olarak yaşamamışsın anlaşılan,” diyorum; “geceleri New York sokaklarında dolaşırken tehlikelerin de farkına varmamış olmalısın.”

“Çocuk, yaşadığının anormal olduğunu bilmez ki... Her şeyin böyle olduğunu, böyle olması gerektiğini düşünür. Televizyon da pek yok o zaman; yani bol bol aile hayatını anlatan programları seyretmemişiz. O sırada, sekiz-dokuz yaşında bir arkadaşının evine öğleden sonra gidersin, oynarsın iki saat, dönersin, değil mi? Aile hayatının nasıl seyrettiğini bilemezsin.”

Sadece bir kitaptaki diyaloglarıyla tanıdığı tarihî bir şahsiyetin, Sokrates’in amca yerine geçebildiği bu tuhaf ve “Dickens’vari” aile hayatını anlatmak ve kitabı yazmak Victoria’yı rahatlatmış mıydı; geçmişe başka türlü bakmasını sağlamış mıydı? Unuttuğu bazı şeyleri hatırlamış da olmalıydı. Ama öncesinde her şeyin nasıl başladığına değinmeli:

“Müge (Gürsoy) bu kitabı yazmamı istedi. Benim Mevlana ve Şems’e dair bir romanım vardı; onu bastırmaya çalışıyordum. Müge yayımlamak istemedi. ‘Ama bir hatıra kitabı yazarsan, onu basarım’ dedi. Pandemide yazmaya koyuldum ama baktım, hem evde hapis hem geçmişte hapis… olmuyor. ‘O zaman bekleyelim’ dedi Müge. Bir yıl bekledik; pandemiden sonra yazdım.

Şimdi, yazının kendi hayatı var. Yazı başka bir insan gibidir. Yazmaya başladığında o yazı seni alır, götürür. Sen de bunu yaşamışsındır.

Bir sürü arkadaşım yardım etmeye çalıştı: ‘Aa şey, anı yazıyorsun. Bunu okudun mu?’, ‘Filancanın anı kitabını gördün mü?’ No, niye okuyayım? What for yani? Bu benim hayatım. Sanki mutlaka bir şablon gerekli. Bu devirde artık her şeyin bir şablonu varmış, hatta olmalıymış gibi geliyor insanlara. Halbuki ben beatnik’lerden gelen bir insanım. Şablon mablon yok; kabul etmiyoruz. Şablon varsa yaratıcılık nasıl olur? Ne bileyim, belki Rönesans atölyesinde öyle çalışılırmış. Modern bir şey değil kesinlikle.”

Boğaziçi Üniversitesi kimlik kartı, 1979-80.

Konuşmadan önce, bu söyleşi kitapta anlatılanların bir tekrarı olmasın demiştik. Onun için metinde yer alan pek çok şeyin sadece sözünü ettik; yazmaya başladığında gördüğü rüya, Harvard’a başladığında anılarını yazmasını isteyen yaşlı adam, vb. Metnin içindekilerle değil, metnin kendisine dair bir konuşma oldu sonuçta.

“Ama herhalde yazdığım bazı şeyler gerçekten ilginç, değil mi?”

“İlginç yeterince güçlü bir kelime değil” diyorum. Doğrusu, 30 yıldır tanıdığım Victoria’ya dair yepyeni pek çok şey öğrendim kitabı okuyunca. Bildiklerimin arasında da büyük boşluklar varmış. Şimdi o boşluklar doldu ama yeni boşluklar açıldı.

“Hiçbirimiz birbirimizi tanımıyoruz,” diyor, “pek çok tanıdığım var; onların da nerdeyse hiçbiri bilmiyor bunları. Daha doğrusu, herkes parça parça bir kısmını, az bir kısmını biliyor.

Birbirimizi tanımıyoruz, çünkü sormuyoruz. En yakın arkadaşlarımın geçmişlerini de ben bilmiyorum. Neden? Anlattırmıyoruz. Vakit yok. Halihazırda hep meşgulüz, değil mi? Ya da gündelik koşuşturmalar ve boş konuşmalar çok vakit alıyor. Ne kadar az tanıyoruz birbirimizi ve ne bunun farkına varıyoruz ne de bunun sebeplerini düşünüyoruz; aslında merak etmiyoruz belki de. Ya da varsayıyoruz bir sürü şeyi. Mesela farklı farklı yerlerde, farklı kişiler tarafından, hep zengin olduğum zannedildi.”

Hal Holbrook gibi ünlü bir aktörün kızı olmak, zenginlik varsayımı için yeterli olmuş.

“Gençken mesela bir işe girmeye çalıştığımda, ne bileyim, garsonluk filan, babamın kim olduğunu öğrendiklerinde kızarlardı. ‘Bizim bu işe ihtiyacımız var’ derlerdi; şımarık zengin kızı muamelesi görürdüm. Oysa benim de o işlere ihtiyacım vardı o sırada.”

Basıldıktan sonra kitabı baştan sona okumadığını söylüyor. Sadece gerektiğinde taramış metni: Birisinden söz etti mi yoksa unuttu mu, ya da bir ayrıntıyı atladı mı? Kitap hakkında çıkan yazılardan birinde “yaratıcı yazarlığın yönetilemezliği” alıntısına rastlayınca mesela, kitabı baştan sona taramış. “Aklıma geleni yazdım, hepsi bu” diyor:

“Baktım, ‘yaratıcı düşüncenin planlanamazlığı’ndan söz ediyormuşum bir yerde; Harvard’dan söz ederken… Harvard’a gittiğimde tabii Vietnam Savaşı var. Yıl 1969. Öğrenci yürüyüşleri, patlamalar, mitingler... Kampüse gelir gelmez büyük bir toplantı; öğrenci toplantısı. ‘68’de her şey zaten New York’ta olmuş, Columbia’da olmuş; Harvard biraz gecikmiş. New York’lu olduğum için, Boston benim için ikinci derece zaten. Hele Harvard o sırada komik geldi. Bir bebek evi gibi. Böyle de yazdım zaten. Ben 12 yaşımdan beri kendi başıma her yere gitmişim; onların yaptığı evcilik oynamak gibi göründü bana.

Şimdi bunlar da protesto yapacaklar. Ben de toplantıya gittim. Bir grup yönetiyor her şeyi, bol demagoji, hitabet numaraları… Başka bir fikir istemiyorlar. 400 senelik bina bombalanır mı? Bunlar tartışılıyor. Yaratıcılıktan ve özgür düşünceden uzak bir ortamdı. Çünkü birileri her şeyi planlamaya çalışıyordu; ne düşüneceğimizi, nasıl tepki vereceğimizi... Bir daha gitmedim. Şansıma, öğrenci lideri benim müzik dersimde partnerimdi. O sayede çok tartışabildik…”

"Ozzie Mcfadden, Ken Durling ve ben.
Minnie's Can-do kulübünde, Oakland, Kaliforniya"

Harvard, caz kulüpleri… derken, ‘60’ların sonundaki ve ‘70’lerdeki ABD epey sert ve vahşi görünüyor. ABD’yle kıyaslandığında İran ve genel olarak da Doğu ülkeleri daha yumuşak, daha sakin ve huzurlu kitaba bakılırsa. Sadece kitaptan değil, Victoria’nın arada anlattıklarından da bende kalan izlenim bu. Tabii diktatörlük ve Devrim bahsi tamamen ayrı.

“Tahran bana çok iyi geldi. Belki tam anlatamamışımdır kitapta ama aileden uzak olmak çok iyiydi. Princeton’daki danışmanım Martin (B. Dickson) casustu; ama tabii İkinci Dünya Harbi’ndeki bir casus. Hitler’e karşı savaşmış; mesela Kahire’den Yunanlılara silah temin etmiş. Bir de Tebriz’de, Tahran’da, Pekin’de ve Orta Asya’da da bulunmuş.

Yani müthiş bir dil yeteneği var. Martin, Tahran’da bir kadına âşık oluyor; orgeneral babası Şah’ın sağ kolu olan bir kadın bu. Ben bunları bilmeden Tahran’a gittim. Baktım, Martin’in eski bir arkadaşı benim için bir parti veriyor. Meğer oraya varır varmaz en zengin, en güçlü, en imkânlı çevrelerin içine düşmüşüm. İran’ı 50 aile yönetir denirdi o sırada. Bütün bunların da etkisi vardır tabii. Ama rahat mı? Hayır. Kimse rahat değildi. Tahran’ın dört başı mamurdu ama komşu işitecek diye, konuşmalarına dikkat etmek zorundaydın.”

Victoria’ya Afganistan’a gidişini de hatırlatıyorum. Kitapta da var; yolculuğun tehlikesi elbette anlaşılıyor, ama genellikle insanlar çok ilginç ve yumuşak tasvir ediliyor. ABD kısmı öyle değil; tam tersine, sürekli bir tehdit söz konusu.

“Amerika vahşidir. Evet, gerçekten. Mesela kitapta bir geceden söz ediyorum; beş ayrı erkek üstüme saldırıyor. Birisinden kaçıp ötekine yakalanıyorsun… Sonra biri daha… Kabaca şöyle diyebilirim: Müslümanlıkta bir yumuşaklık var. Hıristiyanlık serttir.

Benim gördüğüm bu. Elbette Batı-Doğu filan… bunlara inanmıyorum. Hatta bütün yazılarım bu yapay ayrımı kırmak içindir.

Müslümanlıkta Tanrı rahmânurrahîm’dir; bağışlar, sonsuz merhamet sahibidir. Hıristiyanlıkta, özellikle Katoliklikte ise doğuştan suçluyuz. İsa bizim için ölmüş; o derece suçluyuz. Elbette herkes dindar değil ama bu tür şeyler kültürün içine sinmiştir. Yani MeToo hareketi tabii ki gerekliydi. O kadar kötü şeyler yapılıyordu ve herkes bunu o kadar doğal karşılıyordu ki… Tabii sonunda bu hareket de kimlikçi bir nitelik kazandı.”

"Foça'da. 1990'lar. Fotoğrafı Orhan Koçak çekti."

Tam sırası. “Kimlik politikalarına yakın durmadığını biliyorum” diyerek söze giriyorum. “ABD, İran, Türkiye, İstanbul… Sen kendini nereye ve kime ait hissediyorsun?”

“Kimlikle bir ilgisi yok ama ben hayatım boyunca her konuda şunu sordum kendime. ‘Bu işi en iyi yapan kimdir?’ Onu arar bulurum, gidip onun çırağı olurum. Ya da sevgilisi (gülüyor)... O her kimse, hangi siyasi kanada mensupsa, fark etmez. Zaten bunlar epey yapay ayrımlar. Bir zamanlar New York’luydum. Yani bir aidiyetim varsa, New York.

Çünkü yeniyetmelik çağımda şehir benim ailemin yerine geçti. Ama New York’tan o kadar uzun zamandır ayrıyım ki, artık New York’luluğum bitti. Orada yaşayamam, fazla pahalı. Ancak Türkiye’de yaşayabilirim.”

Ya İstanbul? İlk gördüğü İstanbul’la şimdiki arasında tabii büyük fark vardır elbette; İstanbullu hissediyor mu kendini?

“Bazı insanların bir gruba aidiyet hissi zayıf oluyor. Benim öyle. Senin de epey zayıf galiba.

Bir takıma, bir gruba, bir kimliğe dahil olma, o grubun içinde erime arzumuz az. Caz şarkıcılığım sırasında herkes bana, benim grubuma ait olmak istedi. Yani bir 10 yıl böyle yaşadım. Şimdi kendimi İstanbul’a ait hissediyorum. Bu şehre aidiyet kazandım. Vazgeçmem. Bir yere gitmem yani. İstanbul’u bırakmam. Ama bunun sebebi arkadaşlarım, arkadaşlarım yüzünden. Senin yüzünden mesela; ya da sayende.”

Aidiyetinin mekânlara değil, daha çok insanlara, arkadaşlara olduğu hususunda anlaşıyoruz.

“Evet. Defter’cilerle tanıştığımda, sanki onlarda çocukluğumdan bir şeyler buldum. Daha ilk tanışmada kendimi evimde hissettim. Özellikle Orhan’la (Koçak) ve Nurdan’la (Gürbilek)...

Arkadaşsız bir İstanbul’u düşünemem. Ayrıca, Boğaz kadar güzel bir yer var mı dünyada? Zannetmiyorum. Ve ben çok şanslıyım. İlk geldiğim yer Boğaz.”

Platon’a değil de kendi hayatına bakmak nasıldı kitabı yazarken? Ya da sonra yeniden Platon'a dönmek?

“Bildiğin gibi, İslam’da Platonculuk üzerine çalışıyorum. Üzerinde pek çalışılmamış bir alanda araştırma yapmak çok güç bir şey. Kaynaklar, dipnotlar, alıntılar… Oysa Amcam Sokrat’ı yazmak çok keyifliydi: Her şey bende; araştırmaya, dipnot bakmaya gerek yok. Bir taraftan da, daha önce söylediğim gibi, yazının kendisi var. Seni elinden alır ve yürütür.

Ben aslında felsefe okumak isterdim; özellikle de Platon okumak. Ama Harvard’da analitik felsefe uğruna sürgün etmişler antik felsefeyi. Arapçaya yönelmemin sebebi de budur. Bazı şeyler tuhaf; İslam’la Platon’un bağlantısı bu kadar açık seçik olduğu halde üzerine araştırma yapılmamış olması inanılmaz. Halbuki yüzlerce, binlerce Platon minyatürü var. Belki bir sebebi şu: Batı filolojisi yazılı kaynaklara dayanıyor; minyatüre, şiire değil. Yani şiir dışarıda kalınca, çok fazla şey dışarıda kalmış oluyor. Oysa Osmanlı’da düşünceler gazelle de ifade edilirdi. Nesirle şiir bugünkü gibi birbirlerinden tamamen ayrılmış değillerdi. Eskiden o kadar çok şey nazımla yazılırmış ki… Her şeyden önce, hatırlanması kolay. Ayrıca estetik bir kaygı da var her yazılanda. Herodot’tan, Platon’dan bu yana şiirin yerini düzyazıya bırakması, Avrupa’ya, sadece oraya özgü bir olgu.

Peki, neden Platon’la uğraşmalı? İyilik, güzellik, canım. Biliyorum cevabı da.[*] Şimdi büyük konuşacağım: Bütün dünyayı analitik felsefe sarmış durumda. Analitik felsefe dil seviyesinde çalışır; dilin adlandırdığı şeylerle değil. Kelimelerin ardında nihai gerçek var mı, yok mu; sormaz. Bunun bilinemeyeceğini varsayar. Çok eski bir tartışma bu; Avrupa için Kant kırılma noktası oluyor. Algılarımızın müsaade ettiği kadar mı dünyayı biliyoruz, yoksa olduğu gibi bilmek mümkün mü? Fransızlar için Saussure önemli. Saussure’e göre kelimeler, anlamları birbirlerinin farklarından alır; gerçekle bağlantılarından değil. Böyle düşünmek, şimdi robot dünyasını kabul etmemizi kolaylaştırır. Çünkü robot için gerçek anlamda “bilmek” söz konusu değildir. Gerçeğin bilinmez olduğunu kabul ettikten sonraysa, insan-robot farkı pek kalmıyor zaten.

Peki, Platon kimdir? Çok sevdiği, saydığı hocasının devlet tarafından öldürülüşünü seyretmek zorunda kalmış bir kişi. Bütün derdi, aklı, fikri adalet. Platon’un Devlet’i adalet hakkında.

Adaleti nasıl bulabiliriz? İyilikle güzelliği de bu çerçevede anlamak lazım.

Senin algıların benim algılarım değildir. Yapay zekânın her yere girmesiyle, biz herkesin algılarının aynı olduğuna inanmaya başladık. Öyle değil tabii. Herkes farklıdır. Platon benim anlattığım gibi anlatmıyor; algıların ahlakıyla ilgili konuşuyor. Kafan neyle meşgulse, etrafına baktığında onu göreceksin.

Tasavvuf da bundan ibaret. Sufizm, Fransızcadan gelen bir kelime. Sufizm, İslam’dan ayrı olarak Oryantalistlerin yarattığı bir şey. Neden? Çünkü İslam’ı istemiyorlar ama işte bu tarafını sevdiler ve bunun İslam’la alakalı olmasını istemezler. Ve böylece ayrı bir Sufizm oldu, çok kabaca. Oysa biliyorsun, Osmanlı’da her köşede bir tekke var. Osmanlı düşüncesine, kültürüne, kısacası Osmanlı dünyasına sinmiştir Platonculuk.”

Aşkın Okunmaz Kıyıları’ndan hiç söz etmedik...

“Buraya geldiğimde Atatürk kimdir, bilmiyordum. Bir tek Türkçe kelime bilmiyordum.

Şeyh Galip okuyabilene kadar epey vakit geçmesi gerekti. Sonra Amerika’ya döndüğümde ve tezimi savunmaya başladığımda fark ettim ki, kimse Türkiye hakkında bir şey duymak istemiyor. Herkes nefret ediyor Türkiye’den. Mesela Columbia Üniversitesi’ndeyim, değil mi? Rektörle tanışıyorum. ‘Siz ne yapıyorsunuz?’ diye soruyor. ‘Türk edebiyatı’ cevabını alınca bir kahkaha: ‘Türklerin edebiyatı mı varmış?’ Evet, ‘80’lerin ortalarında böyleydi. Aşkın Okunmaz Kıyıları’nı böyle bir ortamda, 40 yıl önce yazdım. Kitabı yazarken çok zor bir dil kullandım, metni bir kale haline getirdim. O nedenle de kalıcı oldu.”

Amcam Sokrat’a dair şikâyetimi de söylüyorum. Türkiye kısmı olması gerekenden biraz az gibi geldi bana.

“Gerçekten de Türkiye’yi az yer kaldı. Ona üzüldüm. Çünkü baktım, metin almış başını gitmiş; fazla uzun. Yıllarca ders verdiğim için biliyorum ki, 200 sayfadan fazla olmamalı bir kitap.”

O zaman ikinci bir kitabı bekleyebiliriz, değil mi? “Kırk yıl öncesinin İstanbulu ile bugünkünü bir arada okuma fırsatını buluruz, hem de senin gözünden.”

“Bakalım... Bu kargaşa içindeki dünyada oradan buraya atılıyorum; böyle böyle yaşamaya çalışıyorum. Ama burada, İstanbul’da, Boğaz’da kendimi evimde hissediyorum. Önceden de söyledim, kitapta da yazıyor; en çok Orhan’la Nurdan’dır kendimi evimde hissetmemi sağlayan. Nurdan benim için çok çok önemli; zekâsı, esprisi bulunmaz. Ve şefkati... Kulakları çınlamıştır şimdi.

Bu kadar… İyilik ve güzellik.”

 

 

[*] “İyilik, Güzellik”, Victoria’nın pandemi günlerinden bu yana, çeşitli konuklarla düzenli olarak Zoom üzerinden devam ettirdiği konuşma-tartışma dizisinin de adı.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Amcam Sokrat
  • Victoria R. Holbrook

Önceki Yazı

PORTRE

Ahmet Telli'nin ardından:

Devrimci şairin ikilemi

“Sistem karşıtı ve kalabalık bir eylemde, yeterince devrimci olmayanlar sahayı erkenden terk eder. Geride, yerinde durmaya dirençli, sebatla bekleyebilen, en devrimci olanlar kalır.”

ÖZGÜR TABUROĞLU

Sonraki Yazı

İNCELEME

Aşkın Okunmaz Kıyıları’na doğru çileli bir yolculuk

“Tam bir 'hezarfen' olan Victoria Holbrook'un, zarif ve zeki ironileriyle zaman zaman tebessümlere yol açsa da, insanın yüreğinin ortasına bir çeki taşı gibi oturan Amcam Sokrat isimli anı kitabı üzerine...”

SEFA KAPLAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist