• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Gri Arılar’da savaş, dostluk, sesler, renkler

“Sergeyiç’le Paşka savaşan iki gücün farklı taraflarıyla bağ içindeler. Gri Arılar bir savaş romanı ama anlatılan, dostun düşmanın dosdoğru tayin edilemediği, sıradışı bir savaş.” 

Andrey Kurkov

BEHÇET ÇELİK

@e-posta

DENEME

19 Şubat 2026

PAYLAŞ

Andrey Kurkov’un Gri Arılar’ında[1] şu diyaloğa geldiğimde vaktiyle sınır tanımayan arılarla ilgili bir şeyler okuduğumu hatırladım.

“Peki havalar ısındığında onları polen taşımaları için nereye göndereceksin? Bizim tarafımıza mı, yoksa Ukrayna tarafına mı?”

“Nereye isterlerse oraya uçarlar. Ben kovanları bahçeye çıkarırım, sonrası artık onlara kalmış.” (s. 95)

Türkiye-Ermenistan sınırıydı söz konusu olan, o kadarını hatırlıyordum. İnternette arayınca hemen çıktı karşıma: Coşkun Aral’ın belgeseli Sınır Tanımayan Arılar. 2017’de Agos’ta okumuştum, hatırladım. Belgeseli YouTube’da seyretmenin mümkün olduğunu görünce seyrettim hemen. Ermenistan’ın Meğreşad (balı bol anlamına geliyormuş) köyündeki arıcı Luseres Saghatelyan, “Elbette sınır geçiyorlar,” diyor belgeselde, “bir tek bizim arılar sınır nedir bilmezler. Bu onların özgürlüğü. Nereye isterlerse oraya uçabilirler. Mesela çitler yüzünden hayvanlar sınırı geçemez. Kontroller yüzünden insanlar da geçemez. Ama arılar için sınır diye bir şey yok. Keşke bu dünya da özgürlük üzerine kurulsaymış.”

Ne ki Kurkov’un romanında mesele artık sadece sınır değil; savaş da söz konusu ve romanın başkişisi Sergey Sergeyiç arılarını salabilmek için bomba seslerinin olmadığı bir yere gitmek zorunda kalır. Savaş, anlıyoruz ki özgürlüğü arılar için bile kısıtlıyor! Sergeyiç’i tanıdığımızda savaş yeni başlamamıştır aslında, ama bombalar giderek daha yakınlara düştükçe arılarıyla beraber iç göçe mecbur kalmıştır – romanda bir yerde geçen “mülteci arılar” tabirini, “sınır tanımayan arılar”ın yanına not etmek lazım! Bu arada hemen belirteyim, olaylar Rusya’nın Ukrayna’yı işgal ettiği 2022 yılında değil, 2014 sonrasında Donbas’ta başlayan savaş yıllarında geçiyor – romanın ilk yayım tarihi 2018, romanda savaşın üç yıldır sürdüğü belirtilir; aşağı yukarı 2017 yani. “Gri bölge”deki bu köy üç yıldır neredeyse bomboştur; köylüler çatışmalar nedeniyle ülke içinde başka yerlere kaçmıştır. Köyde kalan iki kişiden biri Sergeyiç, öbürü de “dost-düşman” diye andığı, çocukluğundan bu yana tanıdığı Paşka’dır.

“Gri bölge” nedir? Romanda ne Ukrayna’ya ne de Donetsk Halk Cumhuriyeti’ne ait olan, terk edilmiş topraklar olarak tanımlanıyor.

Ufuk çizgisi sanki gri bölgeyi koruyordu. Ama gri bölgenin neden korunmaya ihtiyacı olsundu ki? Gri bölge saldırıya uğramıyordu. Orada böyle olaylar çıkmadığı için adı ‘gri bölge’ydi zaten. Terk edildiği için… Oysa gri bölgenin ötesinde başka bir ufuk vardı. İşte orası silahlıydı. İki ufuk da gri bölgeye karşı silahlanmıştı. Gerçi burası ikisinin de umurunda değildi. Onların ilgilendikleri, birbirlerine bu gri bölge üzerinden ateş etmekti. (s. 125)

Andrey Kurkov’un kendisinde de “gri” yanlar var. Anadili Rusça, etnik olarak Rus, ama Ukraynalı. Rusya’nın 2022’deki Ukrayna’yı işgalinden sonra Diary of An Invasion (Bir İşgalin Günlüğü) başlığıyla yayımladığı günlüğünde birçok kez Rus kökeni ve Rusça yazması nedeniyle kendisini utandırmaya çalışanlar olduğundan bahsediyor; onlara Rusçanın Putin’e ait olmadığı yanıtını vermiş.[2] Beri yandan, bu savaşın Ukraynalılarda Ukraynacanın öneminin daha çok kavranması gibi bir etkisi olduğuna da dikkat çekiyor.

Gri Arılar, Kurkov’un Türkçedeki ilk romanı değil. 2000’de dünya çapında tanınmasını sağlayan romanı Buz Üstünde Piknik[3] yayımlanmıştı (İngilizce baskısı Death and the Penguin adıyladır). Sergeyiç’in arılarına duyduğu bağlılığı andıran bir ilişki vardı o romanda da. Romanın başkişisi Viktor, Kiev’deki hayvanat bahçesi boşaltılırken oradaki Mişa isimli pengueni yanına almıştır. Kurkov’un Ukrayna’da 2012’de, İngilizce olarak 2023’te yayımlanan ve 2023 Uluslararası Booker Ödülü’nde uzun listeye giren[4] Jimi Hendrix Live in Lviv[5] romanında da roman kişilerinin hayvanlara bağlılıkları söz konusudur.

Taras ve Oksana ayrı ayrı evlerindeki akvaryumlarda balık beslerlerken, eski KGB yüzbaşısı Ryabtsev güvercinlerin yanında huzur bulmakta, evinin yanındaki güvercinlikte birçok güvercin beslemektedir. Bu romanda martıların da apayrı bir rolü olduğunu ekleyeyim. Yine de andığım üç romanın ana eksenleri insanların hayvanlarla ilişkisi, bağı üzerine değil. Gelgelelim, bu hayvanlar andığım roman kişilerine bazen belirgin bir biçimde, bazen de alttan alta bir dinginlik veriyor, denge sağlıyorlar – martılar hariç!

Bu üç romandaki kişilerin ortak değilse de birbirini andıran başka yanlarından söz edilebilir; en başta yalnızlıkları. Sergeyiç’i karısı ve kızı terk etmiştir, Viktor da onu tanıdığımızda yalnızdır, Jimi Hendrix’teki eski KGB yüzbaşısı da boşanmıştır – hem Sergeyiç’in hem de eski KGB yüzbaşısının evlerine gelen arkadaşlarına eski eşlerinden kalmış birer elbiseyi göstermeleri mesela, çok küçük bir ayrıntıda da olsa Kurkov’un imzası sanki.

Andrey Kurkov
Buz Üstünde Piknik
çev. Yıldırım Karakiya
İletişim Yayınları
Eylül 2000
230 s.

Tam bir arkadaşlık gibi olmayan arkadaşlıklarda da paralel bir şey var. Bu konuya girmeden Sergeyiç’le Paşka’nın arasındaki “dost-düşman” ilişkisine değinmek gerekir. Birbirini yıllarca sevmemişlerdir, adı konmamış bir düşmanlık vardır aralarında ama çok eski zamanlardan bu yana, neredeyse yarım asırdır birbirlerini tanıyorlardır. Aralarında hiç bağ yok gibidir romanın başlarında, ama olaylar onları çok sık olmasa da görüşmeye götürür; giderek de “dost-düşman” tabirinin ikinci kısmının düşmesine neden olur. İlginç bir şekilde, Buz Üstünde Piknik’te bir-iki kez görünen yan karakterlerden ikisi arasındaki bağın da “dost-düşman” olarak anıldığını belirteyim.

Rastlantısal denebilecek bağlar her üç romanda da zamanla arkadaşlığa ya da arkadaşlığa benzer bir yakınlığa dönüşüyor. Sergeyiç’le Paşka’nın ilişkisinde düşmanlık azaldıkça azalır; birbirini merak eden, orta yaşlı, yalnız, belki de birbirlerinden başka kimseleri olmayan iki arkadaşa dönüşürler. Piknik’te bir nedenle karakola açtığı telefon nedeniyle tanıştığı polisle Viktor beraber pikniğe gider, arkadaşlık yaparlar, hatta yeni yıla birlikte girerler. Jimi Hendrix’te Taras’la komşusu Yezgi’nin gergin ve çatışmalı ilişkileri birlikte içki içip dertleştikleri bir yakınlık halini alır. Daha ilginci, eski KGB yüzbaşısı Ryabtsev’in vaktiyle takip ettiği hippi Alik’le aralarındaki ilişki de adamakıllı bir arkadaşlığa dönüşür.

Viktor’la Sergey’deki bir başka ortak yan, yalnızlıklarının yaşadığı dönüşüm. Piknik’in başında Viktor özetle şöyle bir haldedir.

Penguen Mişa kendi yalnızlığını yanında getirmişti, şimdi yalnızlıkları dostluktan çok karşılıklı bağımlılıkla açıklanabilecek bir duyguyla birbirini tamamlıyordu. (s. 6)

Bir zaman sonra bu kez bir tanıdığı, Viktor’dan kızı Sonya’ya birkaç günlüğüne bakması ister, ancak bir zaman sonra Sonya’nın misafirliğinin kalıcılaştığını öğrenmesiyle duyguları altüst olur, düşünceleri karmaşıklaşır.

Viktor’un mutlak yalnızlığı, yarım bir yalnızlığa ve bağımlılığa dönüşmüştü. Uyuşuk uyuşuk akan yaşam enerjisi onu tıpkı bir dalga gibi, sorumluluklarla dolu ama bunları yerine getirmek için gerekli parayı da sağlayan bir adaya atmıştı. (s. 72)

Sergey’in arılarıyla arasındaki bağın da böylesi bir sorumluluk ve bağımlılık içerdiği düşünülebilir. Piknik’te Viktor için roman anlatıcısının şu saptaması da önemli. “Çevresinde gerçekleşen büyük olayların arka yüzünü ve dışarıdaki bütün yaşamı kavramaya hiç çalışmamıştı.” Gri Arılar’da da Sergey için üç yıldır süren savaşın bir sır olarak kaldığı, olanları anlamaya, kavramaya pek çalışmadığı belirtilir – Viktor için vurgulanan “uyuşuk yaşam enerjisi” tabirinin romanın ilk bölümleri bağlamında Sergeyiç için de geçerli olduğunun ileri sürülebileceği kanısındayım.

Kurkov’un roman kişilerinin ağırlıklı olarak erkekler olması da dikkat çekici bir başka ortaklık. Haliyle andığım arkadaşlıklar da erkekler arası arkadaşlıklar; bunun tek istisnası Jimi Hendrix’teki Taras’ın Oksana’yla arkadaşlığı. Bu erkek roman kişilerinin hayatlarına kadınlar da girer. Piknik’te Viktor’un hayatına Nina girer mesela. Sergeyiç de Galya’yla ilişki yaşar; ne ki, her iki kadın da romanlarda ön plana çıkmazlar pek. Jimi Hendrix’te Taras’ın sevgilisi Darka’yı da bu bağlamda anabiliriz. Belki sadece bu romandaki Oksana daha etkili, karar verici bir pozisyonda görünür, ama o dahil, andığım kadınlardan hiçbirinin ağzından ya da zihinlerinin yakınından olayları takip etmeyiz.

Andrey Kurkov
Gri Arılar
çev. Lidya Durmazgüler
Siren Yayınları
Ekim 2025
336 s.

Sanırım Kurkov’un andığım üç romanının en belirgin ortak yanları tuhaf denebilecek olaylar ve Kurkov’a özgü karaya çalan (“gri”?) mizah. Ortak/benzeşen noktalara Sovyetler Birliği yıllarına yapılan göndermeler de eklenebilir. Piknik yayımlandığında SSCB tarihe karışalı henüz beş yıl olduğu için bu romanda sosyalist rejime göndermeler daha çok, ama SSCB yıkıldıktan 20-25 yıl sonra geçen öbür iki romanda da eski dönem anılıyor, hatırlanıyor. Kurkov’un mizahı da kimi zaman o yıllara yapılan göndermelerde zaten. Değindiğim gibi, eski KGB yüzbaşısının hippileri takip ederken Jimi Hendrix müziğine tutkun olması mesela.

Kurkov’un roman kişilerinin meslekleri, uğraşları da biraz tuhaf işler, hayli uçuk ve ironik uğraşlar. Piknik’teki Krikov, bir gazetede henüz ölmemiş insanlar için obituar (mersiye) yazıları yazmaktadır. Jimi Hendrix’teki Taras böbrek taşlarını düşürmek için müşterilerini gece yarısından sonra Lviv’in engebeli caddelerinde arabasıyla dolaştırmaktadır. Sergeyiç’in arıcılığı bunların yanında oldukça sıradan ve olağan, ama onun da kovanların üzerine serdiği yatağın şifa vermesi, savaştan önceki yıllarda valinin (şöyle de denebilir “dönemin valisinin”) bile şifa için ona gelmesi işin rengini değiştiriyor.

Gri Arılar bir savaş romanı ama anlatılan, dostun düşmanın dosdoğru tayin edilemediği, sıradışı bir savaş. Sergeyiç’le Paşka savaşan iki gücün farklı taraflarıyla bağ içindeler. Sergeyiç’inki çok gevşek, sadece bir savaşçıyla temas içinde olmasından ibaret bir gönül bağı daha çok. Bu farklılığa rağmen Sergeyiç’le Paşka arasındaki düşmanlık zamanla gevşer ve ahbaplıkları ilerler. Paşka, Sergeyiç’i bütünüyle tarafsız zannediyordur bu arada. Romanı salt cephe gerisinin anlatımı olarak okumak da mümkün değil, Sergeyiç’le Paşka’nın köyü için cephe gerisi denemez, belirtmiştim, iki cephenin arasında bir yer orası. Keza Sergeyiç, Galya ile tanışıp yakınlaştığı –“gerçekten” cephe gerisi denebilecek– köydeki bazıları tarafından kimliğinden ve geldiği yerden ötürü benimsenmez, düşman muamelesi görür.

Sergeyiç’in arılarını taşımasıyla roman bir anlamda yol romanına dönüşüyor. Onun yola düşmesinin ardından cephe gerisine daha çok tanık oluyoruz, hatta yolu Kırım’a vardığında savaş artık çok gerilerde kalmıştır –hâlâ aynı ülkede, Ukrayna sınırları içinde oldukları halde; ancak bu kez de başka çatışmaların varlığından haberdar oluruz; Kırımlı Müslüman Tatarlar’ın gördüğü askere alınma ve savaşa gönderilme baskısından. Sergeyiç orada Tatarlarla yakın dostluk kurduğu halde, Müslüman olmadığı için yine her iki taraftan birçoklarınca kuşkuyla bakılan biri olarak görülür– gri bölgeyi yanında Kırım’a taşımıştır adeta.

Kurkov savaşın insan ve hayat üzerindeki etkilerini romanda iki olgu üzerinden gösteriyor; sesler ve renklerle, daha doğrusu, seslerin ve renklerin skalasında yaşanan değişimlerle savaşı betimliyor. Değindiğim “gri” vurgusu renk boyutunu ele veriyor, ama ses de önemli. Sesi, sessizliği roman boyunca takip etmeye çalışmak yararlı olabilir. Mesela Sergeyiç sessizliğin barıştaki ve savaştaki iki halinin farklı ve benzer yanlarına dikkat kesilir.

Önceleri Sergeyiç’in sessizlik tanımı başkalarınınkine benzerdi. Gökyüzündeki bir uçağın gürültüsünü ya da açık bir pencereden içeri dalan cırcırböceğinin sesini hemen algılardı. Fakat rahatsızlık vermeyen ve dönüp arkamıza bakma gereği duymadığımız tüm kısık sesler eninde sonunda sessizliğe karışırdı. Sergeyiç’in barış zamanı sessizliği böyle bir şeydi işte. Sonra savaş sesleri barışçıl, doğal sesleri bastırdı ve onların yerini aldı. Ve aynı şey savaş sessizliğinde de oldu. Alışıldıkça ve sıradanlaştıkça, sessizliğin kanatları altına yerleşip dikkat çekmemeye başladılar. (s. 21)

Andrey Kurkov

Savaştaki seslerin kanıksanmasıyla savaşın olduğu ve olmadığı zamanlardaki sessizlikler arasındaki fark neredeyse yiter gibi olur. Ama bir günlüğüne ilan edilen posta ateşkesi sırasında fark apaçık belirginleşir.

Sergeyiç kendi adımlarının sesini dinleyerek yürürken aniden tedirgin hissetti. Durdu ve tedirginliğinin nedenini bulmaya çalıştı. O sabah sessizlik öyle huzurluydu ki, inanmak güçtü. Ve şimdi adımlarının sesi kesildiğinde, hem yakında hem uzakta, bu sessizlikte hiçbir savaş uğultusu olmadığına ikna olmuştu. (s. 45 – vurgu eklenmiştir)

Şu iki alıntıda da Sergeyiç’in zihnindeki sessizliğe kulak kabartıyoruz. İlki, kendisini terk eden karısının iki yıl önce postaya verdiği kartpostalı okuduğunda oluşan sessizlik.

Sergeyiç derin bir iç çekti. Zihninde bir boşluk oluştu. Kafasında bomboş bir sessizlik vardı. (s. 119)

Sergeyiç, Paşka’nınkiler, yani kendisini yakın hissetmediği milisler onu da mayına basmış bir arkadaşlarının cesedinden kopup savrulan parçaları toplamaya zorlamalarının ardından yalnız kaldığında ise ikinci zihin sessizliğinin farkına varır.

Zihnindeki sessizliğin dışarıdakinden farklı olduğunu da fark etmiştir.

Dışarıdaki sessizlik daha gürültülüydü. Bu, savaş zamanı sessizliğiydi ve uzaktan gelen silah seslerini, öten ya da patlayan şeylerin sesini duymak için çok dikkatli dinlemeye gerek yoktu. Ve bu sessizlik çok uzaklardan, Svitlo’nun daha da ötesinden, çok ötesinde bir yerlerden geliyordu… (s. 134)

Svitlo cephe gerisindeki bir köy; savaşın seslerinin oranın da ötesinden gelmesi anlamlı, demek ki savaşın sesleri ve sessizliği büsbütün cepheyle ilgili değil. Zihin boşluğundaki sessizliğin nasıl bir şey olduğuysa Kırım’da daha açık seçik bir hal alır, bir cırcırböceğinin katkısıyla.

Cırcırböceğinin onun hipnotize etmesine, zihnini uzak diyarlara taşımasına izin verdi. Zihni bomboştu sanki. İçini bir hafiflik kaplamıştı. Sadece zihnen değil; insanın var oluşuna yük olan her şeyden, zamanla biriken ve gözlerinin yaşarmasına sebep olan tüm anılardan ve duygulardan uzaklaşıyordu sanki. (s. 257)

Sesler, gürültüler; çarpan, uçan, düşen, patlayan, öten şeylerden kaynaklanmıyordur, anılar ve duygular da az gürültü yapmıyordur zihinde. Bunu sezmiştir. Gri Arılar’da başına gelenler Sergeyiç’in sadece savaş ve yaşadığı ülkenin farklı kesimlerindeki bilmediği hayatlar hakkında bilgi ve görgüsünü geliştirmez, kendisi hakkında da bir şeyler öğrenir. Karısının onu terk etmesi mesela daha kavranabilir şey halini alır. Şunu da sezdiği söylenebilir; farklılıklar yan yana geldiğinde, birlikte bir hayat kurulması arzulanıyor olsa da, yaşanabilecek kimi çatışmalardan kaçınmak özel bir çaba istiyordur; olduğu gibi kalmak, eski inanışlara sonsuz bağlılık çözüm olmuyordur, olmamıştır.

Gri Arılar sinema uyarlamasından bir sahne. (Dimitro Moyisev, 2024)

Beri yandan, Kurkov’un romanda izlenecek bir yol ya da alınacak tutumlar önerdiğini söylemek doğru olmaz. Dikkatli bir göz ve kulakla farklı zamanlarda yahut farklı yerlerde yaşananlar arasındaki değişik yanları, nüansları takip etmek belki, Sergeyiç’in el yordamı öğrendiği gibi. Gri mesela sabit bir ara renk değildir. Hem siyahtan hem beyazdan (romandaki ifadeyle kardan ve karanlıktan) oluşur, ama kendi içinde tonları, parlak ya da solgun halleri vardır. Tarafsız bir renk, her zaman korunacak bir alan, pozisyon da değildir – öyle olsa, Sergeyiç arılarını gri bölgeden taşımazdı. Üstelik savaşla beraber öbür renklerin silinmesi anlamına da gelmiştir, romanın sonunda askerî kamuflajla eş tutulması da bundan olsa gerektir. (Sibirya’dan gelerek ayrılıkçıların yanında savaşan bir milis geldiği yerlerde birçok renk olduğuna, Sergeyiçlerin köyündeyse her şeyin grileştiğine dikkat çeker.) Renk bahsinde şu ayrıntı da dikkat çekici bence. Cephe gerisindeki bir köy evinin kapısındaki kızıl yıldızın griye dönmüş olduğundan bahsedilir. Hanedeki çocukların büyük babalarının Nazi Almanyası’na karşı 2. Dünya Savaşı’nda savaşırken ölmüş olmasından ötürü kapıdaki çite çakılan tahta yıldızın renginin de kızıldan griye dönmüş olmasındaki simgesellik izaha ihtiyaç duymuyor elbette.

Savaşın, bir ülkenin parçalanışının, insanların böyle zamanlarda düştükleri olumlu-olumsuz hallerin anlatısı Gri Arılar, ancak savaşın öncesinin de güllük gülistanlık olmadığını görmezden gelen bir roman değil. Galya, “Dünyadan ne haber?” diye sorduğunda Sergeyiç’in verdiği yanıtı anmamak olmaz.

Hayırlı bir şey yok. Devlet her zamanki gibi insanlara işkence ediyor. Şimdilerde tek fark bir de savaşın eklenmesi, o kadar. (s. 173)

Meseleyi savaş öncesine de taşıması ya da Sergeyiç’in birbirini itip kakan arıları insanlar gibi davranmakla suçlaması gibi nedenler Kurkov’un romanının hayata ve insana dair kesif bir grilik yaydığı izlenimi doğurabilir; bu kesinlikle doğru bir izlenim olmaz. Aksine, Sergeyiç köyünden çıkıp geniş ve uzak alanlarda yol aldığı, yaşanan açık-gizli çatışmalara, haksızlıklara daha çok tanık olduğu (hatta uğradığı) halde ve kendisini neredeyse her gittiği yerde yabancı bir kovandaki arı gibi hissetmesine rağmen içi büsbütün kararmaz. Hareket halinde olmak, başka insanlarla bağlar geliştirmek, arılarını savaştan korumayı başarmak, “dost-düşmanım” dediği kişiyle arasında karşılıklı bir dostluğun geliştiğini görmek, farklı seslerle, vızıltı ve uğultularla uyumlanmak onu değiştirir; romanın başında tanıdığımızdan farklı bir ruh halindedir – köyüne dönmektedir, üstelik savaş da sona ermemiş, devam etmektedir. Sergeyiç’i harekete geçirenin arılara karşı duyduğu sorumluluk olması önemli; başka olaylarda sorumluluk duygusunun kendisinin umduğundan, bildiğinden de güçlü olduğunu görür. Onu grinin daha kesif tonlarına kesilmekten, kararmaktan koruyan şey de en temelde sorumluluklarını yerine getirmenin verdiği bir tür rahatlama olsa gerektir. Başka bir deyişle, “uyuşuk yaşam enerjisi”ne büsbütün kapılmayarak korumuştur kendisini.

Madem tersinden ifade ediyorum, şöyle bitireyim yazıyı: Jimi Hendrix Live in Lviv’deki eski KGB yüzbaşısının modern kitaplar için söyledikleri Kurkov’un romanları için geçerli değil.

Alınma ama kitap mı yoksa güvercinlerim için vitamin mi almam gerekiyor olsa ikincisini seçerim. Modern kitapların insanları kanatlandırmadığına ve hayatın anlamı üzerine düşünmeye sevk etmediğine inanıyorum.

 

 

NOTLAR

[1] Andrey Kurkov, Gri Arılar, çev. Lidya Durmazgüler, Siren Yayınları, 2025, 336 s.

[2] Andrei Kurkov, Diary of An Invasion, Deep Vellum Publishing, 2023.

[3] Andrey Kurkov, Buz Üstünde Piknik, çev. Yıldıray Karakiya, İletişim Yayınları, 2000, 230 s.

[4] Gri Arılar’ın Türkçe edisyonunda yer alan biyografide Kurkov’un bu romanının 2024’te Uluslararası Booker Ödülü’nde uzun listede yer aldığı belirtiliyor; Kurkov 2023 ve 2024’te iki yıl art arda Uluslararası Booker Ödülü’nde uzun listede yer almışsa da, 2024’teki uzun listeye giren romanı Gri Arılar değil, Silver Bones.

[5] Andrei Kurkov, Jimi Hendrix Live in Lviv, Maclehose Press, 2023.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Andrey Kurkov
  • Buz Üstünde Piknik
  • Gri Arılar

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 9

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Cici Köpek / Demokrasiler Neden Çöker? / Georges Perec / Komşu / Mikrobiyom / Mualla / Pembe Çamur / Psikanaliz ve Feminizm / Sakalar / Zarif Nezaketsizlikler

K24

Sonraki Yazı

İNCELEME

Mindy Seu’nun yazını (II):

A Sexual History of the Internet

“İnternetin bugünkü çekiciliğinin temelini oluşturan, cinselliğin internete tüm türevleriyle aktarımı, cinsel özgürleşmenin internetle aştığı eşik, limittir. Diğer bir ifadeyle, seks işçileriydi internete duyulan ilksel arzuyu kuran.”

HASAN CEM ÇAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist