Geçmişin peşindeki insan: Rex

Rex

SERKAN TÜRK

Everest Yayınları
Temmuz 2026
160 sayfa

10 Eylül 2026

ABDULLAH EZİK

Serkan Türk’ün Rex’i, görünürde küçük bir kasabada yaşayan yaşlı bir kadın, onun köpeği ve köpeği yürüyüşe çıkarmak üzere hayatlarına dahil olan bir edebiyat öğretmeni etrafında gelişen; geçmişin insan hayatındaki kalıcı ve dönüştürücü etkisini tartışmaya açan bir roman olarak değerlendirilebilir. Romanda Peride Hanım’ın yıllar boyunca sakladığı göç ve kayıp hikâyesiyle öğretmenin kendi çocukluğu, evliliği ve yer değiştirme deneyimi birbirine eklenerek çok katmanlı bir hafıza anlatısı meydana getirir. Bu bakımdan Rex, geçmişin geride bırakılabilecek kapalı bir zaman dilimi olmadığını; insanın yaşadığı mekânlara, kullandığı eşyalara, kurduğu ilişkilere ve hatta suskunluklara yerleşerek şimdiki zamanı biçimlendirdiğini gösterir. Roman kişileri geçmişlerinden uzaklaşmaya çalışsalar da; hatırlama, kimi zaman bilinçli bir düşünme etkinliği, kimi zaman da sesler, kokular ve objeler aracılığıyla kendiliğinden gerçekleşen bir geri dönüş biçiminde hayatlarına dahil olur.

Rex’in merkezindeki öğretmen karakteri, salgının başladığı dönemde İzmir’den küçük bir kasabaya tayin edilmiş, mesleki ve özel hayatında durağanlaşmış bir kişilik olarak ön plana çıkar. Okulların kapalı olması nedeniyle günlerini ekran karşısında ders anlatarak, film seyrederek ve bilgisayar oyunları oynayarak geçirir. İzmir’den sonra kasaba yaşamına alışmakta zorlanması, onun yalnızlığını yalnızca toplumsal değil, mekânsal bir yabancılaşma haline de getirir. Öğretmen, yaşadığı yere ait ol(a)madığı gibi, artık geride bıraktığı hayata da tam anlamıyla ait değildir. Eşiyle ilişkisinin çözülmesi ve gelecek karşısında duyduğu korku, onu şimdiki zamanın içinde hareketsiz bırakır. Peride Hanım’la kurduğu ilişkiyse, bu donmuş zamanı harekete geçiren ilk gelişmedir. Rex’i gezdirmek üzere verilen ilan, öğretmenin kapalı hayatından dışarı çıkmasını ve başka bir insanın geçmişine tanıklık etmesini sağlar. Bu nedenle, Rex yalnızca olay örgüsünü başlatan bir hayvan değil, öğretmeni şimdiki zamanın durağanlığından geçmişin hareketli ve çoğu kez acı verici alanına götüren bir rehberdir.

Öğretmenle Peride Hanım’ın ilk konuşmalarında, hafıza yaşlılığın temel sorunlarından biri olarak belirir. Peride Hanım kasabaya kırk yıl önce geldiğini anlatırken, o dönemde çevrede çok az ev ve ağaç bulunduğunu, gökyüzündeki yıldızları tanıyacak kadar dış dünyayla yakın bir ilişki kurduğunu söyler. Ardından yaşlanmayı zihinsel bir kuruma haliyle ilişkilendirir: “Yaşlanınca gözlerin kuruması gibi zihin de duruyor. Varsa yoksa eski birkaç an.” (s. 14) Bu sözlerde hafıza bütünlüklü bir geçmiş kaydı olmaktan çıkarak, geriye kalan parçalı görüntülere dönüşür. İnsan yaşlandıkça bütün hayatını değil, belirli birkaç sahneyi tekrar tekrar hatırlamaktadır. Ancak roman ilerledikçe, Peride Hanım’ın “eski birkaç an” dediği şeylerin aslında onun bütün hayatını yöneten, ağır bir tarihsel deneyimi sakladığı anlaşılır. Dolayısıyla, bu ifade unutmayı değil, travmatik geçmişin parçalar halinde korunmasını anlatır.

Peride Hanım’ın suskunluğu, romanda hafızanın bastırılmasıyla ilişkili olarak beliren en temel sorunsallardan biridir. Öğretmen onun eşinden ve çocuklarından söz açmaya çalıştığında yaşlı kadın konuşmayı yarıda bırakır; evdeki fotoğraflarsa anlatılmayan geçmişin sessiz tanıklarıdır. Öğretmenin Peride Hanım’ın evine gidip gelmesiyle fotoğraflar, mobilyalar, saat sesleri ve gündelik eşyalar giderek daha da derin anlamlar üstlenmeye başlar. Anlatıcı, “Duvardaki fotoğraflar artık ona daha tanıdık geliyor” derken, öğretmenin nesneler aracılığıyla Peride Hanım’ın hayatına yaklaştığını gösterir. (s. 15) Burada ev yalnızca karakterlerin buluştuğu fiziksel bir mekân değil, zamanın biriktiği bir hafıza alanıdır. Peride Hanım konuşmasa bile eşyalar onun adına konuşur; boş koltuk, eski telefon, hırka, gözlük ve fotoğraflar, yaşlı kadının görünmeyen geçmişine işaret eder.

Peride Hanım’ın düşerek hastaneye kaldırılmasından sonra öğretmenin evde daha fazla zaman geçirmesi, bu bellek alanını araştırmaya başlamasına yol açar. Portmantoda asılı şemsiye, terlik, mama kabı ve hırka gibi sıradan eşyalar, sahibinin yokluğunda farklı bir anlam kazanır. Nesneler gündelik işlevlerinden ayrılarak, yokluğu görünür kılan izlere dönüşür. Öğretmenin eski model telefonu görünce kendi çocukluğundaki benzer telefonları hatırlaması da hafızanın çağrışımsal işleyişini gösterir. Bir obje yalnızca Peride Hanım’ın geçmişine değil, ona bakan kişinin geçmişine de açılmaktadır. Öğretmen, Rex’le kurduğu bağın “çocukluğundaki o saf, korunaksız zamanların kapısını” aralayabileceğini düşünür. (s. 66) Böylece başkasının hayatına ait bir köpek, öğretmenin kendi çocukluk hafızasını harekete geçirir.

Rex’in hafıza anlayışında eşya kadar mekân da önemli bir rol oynar. Öğretmenin Peride Hanım’ın odasında bulduğu Abadan fotoğraflı mıknatıs, İran damgalı zarf ve Farsça yazılmış kartpostal, yaşlı kadının gizli geçmişinin ilk somut işaretleri olarak kendisini gösterir. Kartpostalın üzerindeki yazı zamanla okunaksız hale gelmiş olsa da, taşıdığı kent manzarası, geçmişi bütünüyle silinmekten kurtarır. Öğretmen, kartpostaldaki kıyı şehrine bakarken Peride Hanım’ın hangi evde yaşamış olabileceğini düşünür; onun savaş veya başka bir zorunluluk nedeniyle ülkesinden ayrılmış olabileceğini sezerek yerini yurdunu terk eden insanlara karşı derin bir keder duyar. “Haritaların her yüz yılda bir değişmesinde payı olanları” öfkeyle düşünmesi, kişisel göçlerin arkasında siyasal kararların ve tarihsel çatışmaların bulunduğunu gösterir. (s. 108) Peride Hanım’ın kişisel eşyası böylece öğretmeni bireysel meraktan tarihsel ve siyasal bir sorgulamaya götürür.

Göç Rex’te yalnızca bir coğrafyadan diğerine hareket etmekle açıklanabilecek bir deneyim değildir. Roman, göçü insanın mekânla, zamanla ve kendi geçmişiyle kurduğu ilişkinin yeniden biçimlenmesi olarak ele alır. Bir yerden ayrılmak, o yeri bütünüyle geride bırakmak anlamına gelmediği gibi, yeni bir yere yerleşmek de kendiliğinden aidiyet üretmez. Göçmen özne çoğu zaman ayrıldığı coğrafyayı belleğinde taşımayı sürdürürken, yaşadığı yeni çevreye de belli bir mesafeden bakar. Bu nedenle, göç iki mekân arasında kurulan basit bir karşıtlıktan çok, kişinin hiçbir yere bütünüyle ait hissedemediği, süreğen bir aradalık halidir.

Romanın hafıza anlayışı da bu aradalık ve göç etme duygusuyla/dürtüsüyle yakından ilişkilidir. Geçmiş, tamamlanmış ve arkada bırakılmış bir dönem olarak değil, şimdiki zamanın içine sürekli sızan, etkin bir güç olarak belirir. İnsan geride bıraktığı yerleri yalnızca anılarında değil, günlük alışkanlıklarında, kullandığı sözcüklerde, sakladığı eşyalarda ve sessizliklerinde de taşır. Böylece hafıza, bilinçli biçimde hatırlanan olaylardan daha geniş bir alana yayılır. Bazı nesneler, kokular ve sesler, kişinin anlatmak istemediği ya da anlatamadığı geçmişi onun yerine görünür kılar.

Peride Hanım’ın yaşadığı ve bir parçası olduğu mekân, bir evden ziyade, geçmişin maddi izlerini koruyan bir hafıza alanı olarak ön plana çıkar. Eşyalar, fotoğraflar ve gündelik kullanım objeleri tek tek bakıldığında sıradan görünür; ancak bir araya geldiklerinde başka bir zamana ve başka bir coğrafyaya açılan, sessiz işaretlere dönüşür. Roman, belleğin yalnızca zihinde değil, nesneler arasında da yerleştiğini düşündürür. İnsanların sustuğu yerde eşyalar konuşur; kapalı çekmeceler, eski mektuplar ve yıpranmış görüntüler, kişisel tarihin parçalı arşivini oluşturur. Tam da bu nedenle, Rex ve ona paralel bir şekilde hikâyeye eklemlenen mekân, yürüyüş rotaları ve objeler, zaman içerisinde daha anlamlı bir yere konumlanır. Bu yaklaşım, hafızanın güvenilir ve eksiksiz bir kayıt olmadığı fikrini de güçlendirir. Geçmiş, romanda doğrudan ve bütünlüklü biçimde sunulmaz; parçalar, çağrışımlar ve başkalarının anlatıları aracılığıyla yeniden kurulur. Hatırlanan şeyle yaşanmış olan arasında her zaman belli bir mesafe bulunur. Kişi yalnızca kendi deneyimlerini değil, yıllar boyunca dinlediği hikâyeleri, gördüğü fotoğrafları ve aile içinde tekrar edilen cümleleri de anıya dönüştürür. Bu nedenle, hafıza gerçekliğin değişmeden korunduğu, edilgin bir depo değil, bugünün duyguları ve ihtiyaçları doğrultusunda sürekli yeniden düzenlenen bir anlatı alanıdır.

Romanın göçe ilişkin yaklaşımında “memleket” de sabit ve değişmez bir yer değildir. Zaman içinde memleket, gerçek bir coğrafyadan çok, zihinsel bir görüntüye dönüşebilir. İnsan doğduğu ya da uzun süre yaşadığı yere yıllar sonra aynı biçimde dönemez; çünkü yalnızca mekân değil, o mekâna bakan kişi de değişmiştir. Bu nedenle, geri dönüş arzusu çoğu zaman gerçek bir yere değil, artık var olmayan bir zamana yönelir. Hatırlanan şehirle bugünkü şehir arasındaki mesafe büyüdükçe, memleket haritada bulunan bir yer olmaktan çıkarak özlem, kayıp ve idealizasyonla biçimlenen bir iç mekâna dönüşür. Peride Hanım’la öğretmenin hikâyesi de bu düşüncenin bir kesişim kümesi olarak okunabilir. Peride Hanım da, öğretmen de memleketlerinden göç etmiş, onu arkada bırakmış, yeni bir yurt arayışında olan figürlerdir. Tam da bu nedenle, bütün bir romanın tartışmaya açtığı bu memleketsiz, yersiz yurtsuz, dönüşsüz mekânlar, alanlar, coğrafyalar kendi içinde daha da anlamlı bir hale gelir.

Rex bu noktada göçün yalnızca uzaklaşma değil, zamanın bozulması anlamına da geldiğini gösterir. Göç eden kişi, geçmiş zamanla şimdiki zaman arasında doğrusal bir süreklilik kurmakta zorlanabilir. Bazı anlar diğerlerinden kopar, belirli görüntüler tekrar tekrar geri döner, gündelik hayat geçmişte yaşanmış bir kırılmanın çevresinde şekillenir. Böylece, zaman ilerlese bile, özne aynı duygusal eşikte kalabilir. Romanın yaşlılık, bekleyiş ve yalnızlık tasvirleri de bu zamansal sıkışmayı görünür kılar.

Serkan Türk

Kayıp deneyimi, söz konusu sıkışmanın temel nedenlerinden biridir. Kayıp, romanda yalnızca bir kişiyi veya bir yeri yitirmek biçiminde ele alınmaz; kişinin geleceğe dair kurduğu ihtimallerin yok olması anlamına da gelir. Bir insanı kaybetmek, onunla birlikte yaşanabilecek hayatın, kurulabilecek evin ve sürdürülebilecek ilişkilerin de ortadan kalkmasıdır. Bu nedenle, yas yalnızca geçmişte var olmuş bir şeye duyulan özlemden değil, artık gerçekleşmeyecek bir geleceğin eksikliğinden de beslenir. Özellikle romanın ikinci bölümünde Peride Hanım’ın hikâyesi/yaşamı aydınlandıkça beliren kayıp deneyimi bu duyguyu daha da ön plana çıkarır. Hiçbir kayıp tekil değildir; beraberinde çok şey götürür.

Göçün kuşaklar üzerindeki etkisi de Rex’in önemli meselelerinden biri olarak değerlendirilebilir. Yerinden edilme ve kayıp, yalnızca bunları doğrudan yaşayan kişiyi etkilemez; sonraki kuşakların aidiyet biçimlerini de dönüştürür. Çocuklar ve torunlar, bizzat yaşamadıkları olayların duygusal sonuçları içinde büyüyebilirler. Aile içindeki suskunluklar, aşırı koruma davranışları, kaygılar ve belirli mekânlara yüklenen anlamlar, geçmişin görünmez mirası haline gelir. Böylece travma, olayın ayrıntıları aktarılmasa bile, bir ruh hali ve ilişki biçimi olarak kuşaklar arasında dolaşır.

Romanda yer alan, “onu şekilden şekle sokmaya çalışan” geçmişin çocuğun kendisine değil, annesine ait olduğunun belirtilmesi, bu kuşaklar arası aktarımı açık biçimde ifade eder. (s. 148) Çocuk, annesinin yaşadıklarını doğrudan deneyimlememiş olsa da, onun korkuları, özlemleri ve yabancılık duygusu tarafından biçimlendirilir. Bu durumda aile belleği yalnızca anlatılan hikâyelerden değil, günlük davranışlardan ve söylenmeyenlerden de oluşur. Suskunluk bir şeyin unutulduğunu değil, bazen anlatılamayacak kadar ağır biçimde hatırlandığını gösterir.

Romanın farklı kuşaklar arasında kurduğu aidiyet ilişkileri, köken fikrinin değişmez olmadığını da ortaya koyar. Bir kuşağın kaçmak zorunda kaldığı yer, sonraki kuşak için merak edilen veya geri dönülmek istenen bir coğrafyaya dönüşebilir. Aynı ülke, aile bireyleri için birbirinden farklı anlamlar taşır: Biri için korkunun ve kaybın, diğeri için köklerin, bir başkası içinse gündelik hayatın mekânıdır. Bu durum, göçmen ailelerde aidiyetin tek bir merkez etrafında kurulamayacağını gösterir. Köken, biyolojik ya da coğrafi bir veri olmaktan çok, kuşaklar tarafından farklı biçimlerde yorumlanan bir anlatıdır. Romanın adı ve Rex figürü de hafızanın bu çok katmanlı yapısı içinde okunabilir. “Rex” yalnızca bir hayvan adı olarak değil, geçmişle bugün arasında dolaşan bir gösterge olarak işlev görür. Adlandırma burada geçmişin doğrudan anlatılmadan korunmasını sağlar. Bir ad, tarihsel bir yarayı, kaybı ve kişisel çağrışımları günlük hayatın içine taşıyabilir. Böylece dil, hatırlamanın en güçlü araçlarından biri haline gelir. İnsanların söylemekte zorlandıkları şeyler bazen bir isim, bir eşya veya bir canlı üzerinden, dolaylı biçimde varlığını sürdürür.

Merhamet romanda büyük ve gösterişli eylemler üzerinden değil, gündelik sorumluluklar aracılığıyla görünür hale gelir. Bir canlıyı beslemek, yürüyüşe çıkarmak, onun yaralarını iyileştirmek ya da yanında bulunmak, insanın dünyadaki kötülük karşısında geliştirebileceği, küçük fakat anlamlı karşılıklardır. Roman bu yönüyle iyiliği soyut bir ahlaki ilke olmaktan çıkarır ve somut bir bakım pratiği olarak düşünür. Geçmiş değiştirilemez; ancak geçmişin bugünkü ilişkiler üzerindeki etkisi dönüştürülebilir.

Rex’in yaralı bedeniyle Cinema Rex yangını arasında kurulan ilişki, romanın travmayı nasıl somutlaştırdığını gösterir. Köpeğin yanmış, dağlanmış ve parçalanmış bedeni, yalnızca insanların hayvanlara uyguladığı şiddetin kanıtı değildir; aynı zamanda Peride Hanım’ın belleğinde kapanmadan kalan yaranın dış dünyadaki karşılığı gibidir. Roman bu iki yarayı bütünüyle özdeşleştirmez; ancak aynı ad, yanma imgesi ve ölümün eşiğinden dönme motifi aracılığıyla birbirine yaklaştırır. Böylece fiziksel yarayla tarihsel yara arasında sembolik bir geçiş oluşur. Peride Hanım’ın Rex’i iyileştirmesi, kendi travmasını bütünüyle iyileştirmesi anlamına gelmez. Aksine, bu bakım ilişkisi, iyileşmenin travmayı silmek değil, onunla birlikte yaşamaya elverişli bir bağ kurmak olduğunu düşündürür. Rex’in hayatta kalması, Peride Hanım’ın geçmişi üzerinde zafer kazandığını değil, geçmişin yıkıcı enerjisini merhamete dönüştürebildiğini gösterir.

Bu dönüşüm, öte taraftan unutmak anlamına gelmez. Rex’te unutma her zaman özgürleştirici bir çözüm olarak sunulmaz. Geçmiş, acı verici olduğu kadar, kimliğin de kurucu parçasıdır. İnsan sevdiği kişileri, yaşadığı yerleri ve kaybettiği hayatı bütünüyle unuttuğunda yalnızca acısından değil, benliğinin bir bölümünden de uzaklaşır. Bu nedenle, romanın temel meselesi geçmişten kurtulmak değil, onunla yaşanabilir bir ilişki kurmak olarak değerlendirilebilir.

Geçmişin “ihtiyar bir at gibi” insanı takip etmesi, bu düşüncenin en güçlü imgelerinden biridir. (s. 148) Bu benzetme, hafızanın ani ve saldırgan bir geri dönüşten çok, ağır fakat ısrarlı bir takip biçiminde işlediğini gösterir. Geçmiş her zaman insanın önüne çıkmaz; bazen onun arkasında, görünmeden ilerler. Kişi hayatını değiştirse, başka bir yere yerleşse veya dış dünyayla ilişkisini sınırlasa bile geçmiş varlığını sürdürür. Bir noktada şimdiki zamanla birleşerek kişinin kendisini ve hayatını yeniden değerlendirmesine neden olur.

Serkan Türk’ün yeni romanı Rex, göç, hafıza ve kayıp meselelerini belirli bir olay örgüsünün sınırları içinde bırakmadan insanın geçmişle kurduğu ilişkinin genel bir sorgulamasına dönüştürür. Roman, hafızanın geçmişi korumakla kalmadığını, bugünkü kimliği ve ilişkileri de sürekli yeniden kurduğunu gösterir. İnsanlar yaşadıkları yerlerden ayrılabilir, yeni evler kurabilir ve günlük hayatlarını sürdürebilirler; fakat geçmiş, eşyalar, sesler, kokular ve davranışlar yoluyla varlığını devam ettirir.