Şehrazad’ın mirası:
Hikâye anlatmak hayatta kalmaktır
Masalların tekinsiz atmosferini feminist bir perspektifle yeniden inşa eden Aslı Tohumcu ile yeni romanı Öylesine Bir Sevgili'yi konuştuk.
Aslı Tohumcu. Fotoğraf: Banu Gümüştüs
Yakın zamanda İletişim Yayınları’ndan Öylesine Bir Sevgili adında romanınız çıktı. Erkek şiddetine karşı adaletin mahkemelerde aranmadığı, masalsı bir roman bu. Nasıl ortaya çıktı bu kitap?
Pandemide Birleşmiş Milletler Kadın Grubu’nun bir atölye çalışmasına kabul edildim. Dünya çapında 100 kadın yazar, feminizmle nasıl tanıştığımızı, masallarla ilişkimizi konuştuk ve masalları çocuklara feminist bir yaklaşımla tekrar nasıl anlatabiliriz diye kafa yorduk. O atölyede masal kahramanlarının masalcıya isyan ettikleri bir uyarlama yazdım. Yazdığım uyarlama seçkiye alındı ve İngilizce olarak yayınlandı. O atölye için pek çok masal okudum; başta Türk masalları olmak üzere, İskoçya, İrlanda, İngiltere, İran gibi farklı coğrafyalardan masallar. Ve bu feminist uyarlama işi çok ilgimi çekti. Okumalarımda ağırlığı masallara ve uyarlamalarına verdim. Bunun dışına pek az çıktım okurken. Birkaç yıl önce bir bursla Edinburgh Kitap Fuarı’na gittim ve orada hikâyelerine büyük bir iştahla sahip çıktıklarını gördüm. Koca koca adamlar bile peri masalları anlatıyordu: “Bu nehirde şu olmuştu, şu dağlar böyle oluşmuştu” gibi. Döndüm ve tekrar daldım masallara. Özellikle İskoç masalları ve selkie mitleri çok ilgimi çekti.
Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını okuyanlar aşinadır bu mite. Denizde fok olarak yaşayan, karaya çıkınca derisinden sıyrılıp insan formuna geçen bir varlık selkie. Masalın çoğu anlatımında insan bir erkek bu deriyi yakar ve selkie’yi zorla kendine eşi yapar. Kadının bedeninden, kimliğinden, coğrafyasından koparılışına dair çok şey söyleyen bir hikâye. Aklımda bu mitle, masalla, yine bir bursla Glasgow Kadın Kütüphanesi’ne gittim geçen sene, 15 günlüğüne. Çocuk veya ev sorumluluğu yoktu; benden tek beklenen yazmamdı. Ben de bir selkie’nin sahibi olduğu sihirli bir dükkân hayaliyle gittim Glasgow’a. Sadece kadınların görebildiği, kadınların uğradığı zulmün intikamını almak için çağlar ve coğrafyalar arasında yolculuk eden bir dükkân. Böyle koyuldum yazmaya. Derdim zaten hep aynı. Temel olarak aklı başında bütün kadınların derdi aynı: Çok ciddi bir kadın katliamı var. Her gün bilmem kaç kadın öldürülüyor ve çok acıdır ki, insanlar bunu kanıksamaya başladı. Ben de derdimi daha yaratıcı bir yolla ifade etmek istedim. Zaten o kadar çok masal okuyunca fantastik bir dünyaya, içinde korku ve tekinsizlik barındıran bir atmosfere kayıyorsunuz ister istemez. Kitabın fikri bu şekilde çıktı. Okuduğum masalların kahramanları ya da mitolojik kadın karakterler de dükkânın misafirleri olarak kitaba sızdı.
Peki, Birleşmiş Milletler için yazdığınız ve yayımlanmaya değer görülen hikâyeniz Türkçeye çevrildi mi?
Evet, o hikâyenin biraz farklı bir versiyonu, Can Çocuk’tan Öyle Değil Böyle adıyla yayımlandı. Beş yıl oldu herhalde o kitap yayımlanalı ama fantastik kurguya yanaşmam bu sayede oldu. Angela Carter’ınkiler başta olmak üzere pek çok eser okudum o süreçte. Hem çocuklar hem yetişkinler için feminist perspektifle yeniden yazılan masalları okudum. Sürekli masal ve yeniden anlatımlarını okuyarak ilerliyorum hâlâ.
Öykü veya roman yazmaya nasıl karar veriyorsunuz?
Öylesine Bir Sevgili’deki dükkân fikrini nasıl bulduğumu hatırlamıyorum açıkçası ama bulduğuma çok sevinmiştim. Dükkân fikrini bulduktan sonra, dükkânın kapısını çalacak kadınları bulmak zor olmadı. Hayatta olduğu gibi, masallarda da makbul kadın yaratma çabasına, kadının hayatta kalmak için boyun eğmesinin beklenmesine ve daha neler nelere ses çıkarmaktı niyetim. En çok da, erkek sesleri susturacak bir hikâye yazmaktı. Kendini tekrar eden bir yazar olmaktan da korkuyordum; o yüzden, “Neden ben de karanlık bir masal yazmıyorum?” diye düşündüm. Beni, yazarlığımı okuduğum eserler şekillendiriyor. Tanzimat’tan bugüne yazmış kadın yazarları epeyce bir okudum. Ardından Selçuk Baran, Peride Celal, Füruzan… Bu isimleri tekrar okudum ve güncele geldim. Örneğin bu okumalar Ceviz’in Şarkısı kitabımdaki üslubumu, yaklaşımımı çok etkiledi. Okuduğum masallar ve yeniden yazımları da Öylesine Bir Sevgili’yi doğurdu. Hiçbir yazar tek başına, havadan pof diye bitmiş gibi var olamaz; okuduklarıyla var olur. Bir anlamda, ne yazacağıma okuduklarım karar veriyor diyebilirim.
Bir röportajınızda özellikle erkek şiddetini yazdığınızı söylüyorsunuz. Toplum olarak ezilenlerin uğradığı şiddet ve bunun yarattığı onca acı gerçekten bir intikam isteği doğurabiliyor insanda. Bu “şiddet kullanarak intikam alma” fantezisine de dönüşebiliyor, ki pek çok popüler kültür ürünü bu fanteziyi besleyen hikâyelere sahip. Öylesine Bir Sevgili de benzer bir fanteziyi besliyor ama bunu kadınların birbiriyle dayanışma içinde yaptığı, birbirlerine el verdiği bir atmosfer içinde yapıyor. Bence bu şiddet fantezisinden öte, yaralarımızı sarmak isteyen bir fantezi.
Öylesine Bir Sevgili
İletişim Yayınları
Aralık 2025
72 s.
Sevindim bunu duyduğuma. Çünkü amacım biraz da buydu; şifa vermek. Bugüne kadar hep olanı hikâyeledim, aynaladım; gerçekçi bir yerden. Kadına, çocuğa, hayvanlara, doğaya verilen zarar öyle bir hale geldi ki, artık meseleleri mantıklı bir zeminde konuşarak çözebileceğimiz noktayı aştık gibi geliyor bana. Bu iş can pazarına dönüştü. Bazen niye elimize bir bıçak alıp sokaklara dökülmüyoruz diye merak ediyorum. Dökülemediğimiz için yazdım bu romanı bir anlamda. Ödeşmek için. En azından okurken içimiz biraz soğusun istedim. Bu anlamda, Öylesine Bir Sevgili şifa veriyorsa ne mutlu bana! Sizin de değindiğiniz, kadın dayanışması kısmı benim için çok önemli. Benim erkek okuyucularım da var ama on okuyucumdan ikisi erkektir muhtemelen. Dolayısıyla, bugün benim bir itibarım varsa, kadınlar sayesinde var. Etrafım kadınların sevgisiyle, ilgisiyle, dayanışmasıyla çevrili. Ben bunu yazar olmaya karar verdiğim yaşta, yani 15 yaşımda asla hayal edemezdim. Beni hayatta tutan şey bu kadın dayanışması. Birçok kadını hayatta tutan şey kadın dayanışması aslında.
Gündelik hayatta da oluşan bir şey kadın dayanışması.
Hangi sınıftan gelirsek gelelim, hangi yaşta olursak olalım, çoğunlukla iki-üç kadın bir araya geldiğimizde deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Evde bekleyen çocuk, koca, ev işi, uğradığımız taciz, gördüğümüz kötü muamele... Bunları konuşuyoruz biz. Birdenbire aramızda bir kavrayış ve anlayış oluşuyor ortak sıkıntılar üzerinden; yalnız olmadığımızı hissediyoruz. Bu dertleşme de bir hikâye anlatma biçimi. Bunu çoğaltmamız gerekiyor. Daha çok konuşmamız, paylaşmamız gerekiyor. Yazabiliyorsak, elimiz kalem tutuyorsa bloglarda, sosyal medyada veya kitap olarak... Hikâyemizi yüksek sesle ve ısrarla dile getirmemiz, bizimle akraba başka kadınlar bulmamız gerektiğini düşünüyorum. Artık erkeklerin bizim hallerimize, sıkıntılarımıza, cinselliğimize, aşkımıza dair konularda geri basması lazım. Sesimizi daha çok çıkararak onlara hadlerini bildirmemiz gerekiyor. Sen bir erkek olarak bizim meselelerimiz hakkında konuşmayacaksın, biz konuşacağız. Dolayısıyla, kadınları hikâyelerini anlatmaya da teşvik etmek istedim bu kitapla. Bir vasiyet gibi. Sanki yarın ölecekmişim ve son sözümmüş gibi hissettim yazarken. Öldüğüm zaman da tabutuma bir-iki erkek arkadaşım dışında hiçbir erkeğin eli değsin istemiyorum. Musalla taşında kalacağını da düşünmüyorum cenazemin. Yani kadın dayanışması benim için bu derece önemli.
Kadının kendi ezilmesinin intikamını aldığı, özellikle de bunu kadın dayanışmasıyla kolektif olarak yaptığı eserler (örneğin A Handmaid’s Tale’de kadınların yardımlaşma içinde Gilead yöneticilerini öldürdükleri sahneler) bir kadın olarak bana büyük bir haz veriyor. Şiddet eğilimli bir manyak olduğum için değil, ancak kadınların mağdur konumundan çıkıp fail olması anlamına da geldiği için. Bu intikam fantezileri kadınlara bu yüzden de haz veriyor bence.
Herkes bizim yaşamımız hakkında durmadan konuşuyor. Kafamızı nereye çevirsek bir kadın itilip kakılıyor, hakkı yeniyor, dayak yiyor veya sokak ortasında kurşunlanıyor. Bir çocuk ölse babadan değil, anneden hesap soruluyor. Ne kadar yıldığımızı sadece biz kadınlar anlayabiliyoruz. Şimdi demin dediniz ya, “Ben şiddetten zevk alan cani manyak biri değilim” diye... Ben de değilim. Akıl sağlığım oldukça yerinde, ama ben bu kitabı müthiş bir aşkla yazdım. Yazarken yüzüm gözüm aydınlandı. Sanki elli yaşında değil de tekrar kırkındaymış gibi bir enerjiyle, âşık olmuşum gibi yazdım. Öyle bir haz verdi bana bu romanı yazmak. “Hayattan alamadığımızı en azından edebiyattan alalım” diye düşündüm. Bittiğinde ise kalakaldım. “Nasıl ya? Bitti mi şimdi?” dedim. Bir yas sürecine girdim. Dolayısıyla, okurken aynı hazzı veriyorsa, ne mutlu bana! Kendisini “öylesine bir sevgili” olarak tanıtan dükkân sahibinin, erkeklerin derilerini ve ruhlarını yüzüp dükkânda sergilemesi, dükkânına gelen canı yanmış her kadını önce severek, sonra onun adına ödeşerek iyileştirmesi haz veriyorsa okuyana; bu ancak okuyanın da canının yandığının göstergesi olabilir.
Peki, bu şiddet hikâyelerine olumsuz tepki veren okurlarınız oluyor mu?
Geçenlerde ilginç bir şey yaşadım. Bir okur bana kitabın yüzde yüz arkasında durup durmadığımı, kendi dünya görüşümü bu kadar bastırmaktan rahatsızlık duyup duymadığımı sordu. Romanda erkeklere uygulanan şiddetin onu rahatsız ettiğini anladım. Tabii ki yüzde yüz arkasındayım romanımın. Hiçbir kitabımın daha fazla arkasında olamam. Çok özür dilerim ama artık yaş itibariyle herhalde şunu söyleyebilirim: Arkasında olmamam için şuursuz olmam lazım. Bir kadının öldürülmesini münferit bir olay gibi görmek, iş hayatında, toplumsal hayatta, aile hayatında çektiklerini abartı bulmak… Bunlar bence gerçekten çok büyük şuursuzluk.
Başka bir örnek daha vereyim. Durmadan Leyla adlı kitabım için bir erkek okur, “Babanız ne dedi bu roman için?” diye sormuştu. O kitapta bir kadının farklı erkeklerle buluşup aşk yaşaması, cinselliği, aşkı araması vardı. Babam ne diyebilir? O yetiştirdi beni. O yüzden gururla arkamda duruyor. 85 yaşında ve hâlâ arkamda. Çünkü ben de bir hayatta kalanım. Benim şansım bir mesleğimin olmasıydı. Ailem de “Kol kırılır, yen içinde kalır” demedi; bu yüzden aileme çok şey borçluyum. Hâlâ o korkunç hayatın içinde olabilirdim. Ailem beni okuttu ve bana gerektiğinde, “Dön kızım evine” diyebildi. O sayede bugün bu kitapları yazabiliyorum. Başka biriyle evlendim, çocuğum oldu; onu yetiştiriyorum, geziyorum, tozuyorum. Dolayısıyla, birtakım erkeklerin ne düşündüğü çok önemli değil. Vicdan sahibi, erkekliğini terbiye etmiş, erkekten önce insan olabilen okuyucuların Öylesine Bir Sevgili’den rahatsız olacağını düşünmüyorum. Rahatsız olan erkek varsa, onun arkasında belki de başka bir sebep vardır. Bir “hayatta kalan” olarak, benim kadar şanslı olmayan kadınlar için ses çıkaracağım. Hep, “Bırakacağım, artık başka bir şey yazacağım” diyorum ama yine kendimi bu konuyu yazarken buluyorum. Son kitabım tür olarak daha farklı; belki gotik biraz. Şimdi, “Daha da fantastik, daha da tekinsiz olanı yazabilir miyim; iyice korku türüne kayabilir miyim?” diye düşünüyorum. “Feminist intikam meselesini ifrata vardırabilir miyim acaba?” diyorum. Bunun düşüncesi bana iyi geliyor.
Benim de şu an içim gıcıklandı. Feminist bir anne olarak, ataerkil dünyada kız çocuğu büyütmek sizi endişelendiriyor mu? Genel olarak annelikle ve kızınızla ilişkiniz nasıl?
Annelik korkmak demekmiş. Mahalledeki antika pazarına gittiğinde, “Biri bıçaklar mı?” veya gece arkadaşından eve yürüdüğünde, “Biri bir şey yapar mı?” diye korkuyorsunuz ama makul ortamlarda kendini koruyacak, kendini ezdirmeyecek, vicdanlı ve adalet duygusu gelişmiş bir çocuk yetiştirdiğimi düşünüyorum. Fena bir anne olmadığımı düşünüyorum ama kendisine sormak lazım.
Anlıyorum. Karadankaçan Akademi diye atölyeniz var. Nasıl ortaya çıktı bu gruplar? Neler yapıyorsunuz orada?
Karadankaçanlar benim çok sevdiğim bir çocuk romanım. Karadankaçanlar adlı bir gemide yaşayan ve karaya hiç ayak basmayan bir anne-kızın öyküsü. Anne gemiyi bir masal anlatma yarışmasında kazanmış. Kitaptaki kahramanların hepsi de dişi – ejderhalar, cadılar, canavarlar.Büyümeyi asla istememek ya da sıkıcı, hayal gücünü yitirmiş bir yetişkin olmamak arzusu hakkında kitap bir yandan. Romanın özü hoşuma gittiği için, atölyelerimi kurumsallaştırırken Karadankaçan Akademi adını koydum. Hem çocuk hem yetişkin edebiyatında, bir hafta okuyup bir hafta yazarak ilerlediğimiz atölyelerimiz var. Altı yıldır ısrarla kadın okumaları yaptığımız bir grup var. Tanzimat’tan bugüne geldik ve ardından yabancı yazarlara geçtik. Çocuk edebiyatında da çok tatlı gruplarımız var. Hatta birlikte bir antoloji yaptık. Aslında okuduğu üzerine birileriyle birlikte düşünme, yazma ve yazdığını çekinmeden paylaşma hevesi olan insanlarla bir araya geliyoruz. Sevdiğim kitapları başkalarıyla konuşmak; birinin bir kitap yazarken çektiği sancıları ve o sancıları çözdükçe yaşadığı mutluluğu görmek; kitabını eline aldığında yaşadığı mutluluğu görmek, bunu kutlamak... Dünyanın en güzel duyguları bunlar. Ben Varlık dergisinde yetiştim. Orada Enver Ercan, Adnan Özyalçıner ve rahmetli Sennur Sezer benim elimden tuttu. Ondan sonra da Cem Akaş. Yazdıklarımı okurlardı, notlar alırlardı. “Şunu oku, buna bak” derlerdi. Karadankaçan Akademi bazen ustalık, bazen çıraklık yaptığım bir yer o anlamda.
Çocuk kitapları yazmanız nasıl oldu?
Ben yetişkinlere yönelik yazsam da, çocuk edebiyatı çok okurdum. Hâlâ da okuyorum. Radikal Kitap’ta bu alanda bir açık vardı. Cem Erciyes’le konuştum ve, “Ben çocuk edebiyatı yazmak istiyorum” dedim; o da, “Tamam” dedi. 10 yıla yakın bir süre boyunca çocuk edebiyatı sayfasını bana emanet ettiler. O süreçte Can Çocuk’un Genel Yayın Yönetmeni Samiye Hanım’la tanıştık. Benim yetişkin kitaplarımı okuyordu, beni de tanıyordu. O beni teşvik etti. “Ya sen çok matrak, muzır bir kızsın. O kadar da okuyorsun. Neden hiç çocuk kitabı yazmayı düşünmüyorsun?” dedi. Ben de onun üzerine neden olmasın diye düşündüm. Çocukken okuduğum Gizli Yediler, Afacan Beşler gibi serileri düşünüp kalemi elime aldım; çok da iyi geldi. Çünkü yazmak insanın tek başına, bir masa başında yaptığı bir şey. Hep erkek şiddetini anlatmak da insanın moralini bozuyor. Yüzünü neşeye dönmek isteyen biriyim ve çocuk edebiyatı bana o fırsatı verdi. Gizli örgütler, ejderhalar, süper güçler... Ama toplumsal cinsiyet meselesini de bir şekilde bulaştırıyorum kitaplara. Bulaştırmaya da devam edeceğim tabii ki. Çocuklar, kız erkek demeden, çok tatlı bir şekilde karşılığını veriyorlar bunun.
Füruzan’ın Parasız Yatılı kitabından çok etkilendiğinizi söylüyorsunuz. Hem son dönemde hem de bütün hayatınız boyunca okuyup da etkilendiğiniz eserler neler? Film, yazar, roman…
2022’de vizyona giren Close adında bir film var: Fransa, Belçika ve Hollanda ortak yapımı. 13 yaşındaki iki çocuğun arkadaşlığıyla ilgili bir film ve beni çok etkiledi. Çok ağladım o filmde.
Edebiyatta Cahide Birgül, Selçuk Baran ve Peride Celal de beni çok etkileyen isimlerden. Tayfun Pirselimoğlu’nu da çok seviyorum. Hem kalemini hem politik olarak durduğu yeri. Yalçın Tosun, Angela Carter… Carmen Maria Machado, kafası çok değişik çalışan, genç bir kadın yazar. İrfan Yalçın’ı da unutmamak lazım. Kendisini yakın zamanda kaybettik; Türk edebiyatı için gerçekten çok büyük bir kayıp. Yalçın ömrü boyunca büyük bir sessizlik ve tevazuyla üretmiş bir yazar. Eserlerinde kuşkusuz karanlık bir atmosfer hâkim; hatta arka arkaya iki romanını okumak okuru biraz zorlayabilir ama mutlaka okunması gereken isimlerden.
Aslında uzağa bakmaya da gerek yok; kadın yazarlarımız Tanzimat’tan günümüze her konuyu cesaretle işlemişler. Kadın kadına aşk temasından kadının toplumdaki yerine, iş hayatındaki varlığından verdiği hak mücadelelerine kadar her şeyi. Köklerimiz sağlam ve ilham verici.
Çocuk kitabı da çok okuyorum. Mesela Chris Pristley çok sevdiğim bir yazar. Çocuklar için korku edebiyatı yazıyor. Bir de Roald Dahl var; her yaz bir romanını mutlaka tekrar okurum. Neşe veriyor bana.
Son dönemde yoğun bir şekilde masal okumalarına odaklandım; ancak çoğu okumayı İngilizce yaptım. Örneğin, Grimm Kardeşler’in Türkçe çevirilerinin yanı sıra, o bildiğimiz hikâyelerin henüz “törpülenmemiş”, o sert ve ham hallerini görebilmek için orijinal metinlerini de inceledim. Bunun yanı sıra Andersen masallarını, çeşitli peri hikâyelerini ve folklorik anlatıları da radarıma aldım.