Sami Yetik’in Ressamlarımız ve Diğer Yazıları üstüne:
Sanat tarihinin dikenli yollarında iz, kavram, duruş aramak
“İki cilt olarak tasarlanan kitabın ikincisi hiçbir zaman yayınlanmadığı için, yazarın nasıl bir sanat tarihi kurguladığını hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz.”
Veliaht Abdülmecid Efendi, savaş konulu resimlerin resmedildiği Şişli Atölyesi’nde, İbrahim Çallı ve diğer meşhur ressamlarla birlikte. Soldan sağa: Ali Sami Boyar, Ali Cemal Benim, Namık İsmail, Abdülmecid Efendi, İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Sami Yetik ve Ruhi Arel. 1917.
Ülkemizde resim sanatının ilerlemesinde önemli katkıları olmuş Asker Ressamlar Kuşağı’nın temsilcilerinden biri olan Sami Yetik; ressamlığının, eğitimciliğinin yanı sıra eleştirmen, sanat tarihçisi kimliğiyle de ilginç bir sanatçıdır. Onun ilk baskısı 1940’ta yapılan Ressamlarımız isimli kitabı görsel sanatların ülkemizde nasıl şekillendiği hakkında önemli bilgileri içeren bir kaynak olarak karşımıza çıkar. Ne yayınlandığı zaman ne de ardından eleştirel olarak ele alınan bu çalışmanın yeni baskısı Studio Yayınları tarafından yayınlandı. Editör ve Telemak Kitap’ın Genel Yayın Yönetmeni Selim Karlıtekin tarafından yayına hazırlanan yeni edisyon, sanat tarihi bağlamında hem önemli belgeleri ortaya çıkarıyor hem de bu alanda günümüzde de sürmekte olan kavram karmaşasına dikkat çekiyor.
Ressamlarımız ve Diğer Yazıları
Derleyen: Selim Karlıtekin
Şubat 2026
288 s.
Kitabın yeni ismi Ressamlarımız ve Diğer Yazıları olduğu için, birbiri içine girmiş kronolojiyle Sami Yetik’in yazın çalışmalarının karşısındayız. Buna değinmeden önce kısaca Yetik’i tanımakta fayda var. 1878’de İstanbul’da doğan sanatçı, Kuleli Askerî Lisesi’nde okuduktan sonra 1896’da Harbiye Mektebi’ne girdi. Burada Hoca Ali Rıza ile çalışıp 1898’de mezun olduktan sonra, 1900’da Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. Önce asker, ardından sanatçı olarak eğitim alması, ona tüm hayatı boyunca bir tür “arada kalma” hali olarak yorumlanabilecek olan ikiz bir kimlik kazandırmıştır. 1906’da Sanayi-i Nefise Mektebi’ni bitirdikten sonra, askerî okullarda resim öğretmenliği yaptı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Paris’e resim eğitimi için gönderdiği İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Hikmet Onat, Nazmi Ziya Güran, Namık İsmail, Hüseyin Avni Lifij gibi ilk kuşak ressamlardan biri olarak Académie Julien’de Jean-Paul Laurens’le çalıştı. Dönüşünde Kuleli’de resim hocalığı yapan Yetik, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin (1909-1919) kurucuları arasında yer almış, cemiyet mecmuasında kaleme aldığı eleştirileriyle dikkati üstüne çekmişti. Balkan Savaşları sırasında cepheye gönderilen ressam, Edirne’nin kaybıyla Bulgarlara esir düştükten sonra İstanbul’a geri döndü. I. Dünya Savaşı sırasında hem asker hem de sanatçı kimliğiyle çalışmalarını Şişli Atölyesi’nde sürdüren Yetik, peyzaj, natürmort ve portreleriyle Akademik Gerçekçilik’ten İzlenimciliğe uzanan bir çizgide çalıştı. 1933’te resim öğretmenliği ve subaylık görevinden emekli olduktan sonra, yazılarıyla o yıllarda tartışmaya açılan “Gelenek ile Modernizm” arasındaki mücadelenin tanıklığını üstlendi. 1945’te Üsküdar’da vefat eden Yetik, önemli kavşak noktalarında duran bir sanatçıdır.
1940.
Selim Karlıtekin’in kitaba yazmış olduğu giriş yazısında da belirttiği gibi, Sami Yetik sanatın bireysel değil, kolektif bir pratik oluşuna dikkat çeker, yazılarında da bir sanat tarihçisi, bir sanat eleştirmeni gibi değil; hocalarının, tanıdığı diğer sanatçıların izlerini süren garip bir belgeselciliğin temsilcisidir. Onun 1940’ta yayınladığı Ressamlarımız kitabı, her şeyden önce asker kökenli sanatçıların değişik askerî okullarda sürdürdüğü resim çalışmalarının izini sürerek, adeta 1883’te açılan Sanayi-i Nefise Mektebi öncesine vurgu yapan bir sanat tarihi yazımıdır. Yetik bu çabasını şöyle dile getirmektedir:
1793 tarihi bizde resmin memleket irfanına resmen dahil olduğu ve bir teknik dahilinde tedrise başlandığı tarihtir. Yalnız şunu hatırdan çıkarmayalım ki bu tarihte Mühendishane’nin ders programına konulan resim dersi bugün bizim bildiğimiz gördüğümüz Güzel Sanatlar Akademisi’nde yahut eski Sanâyi-i Nefise Mektebi’nde olduğu gibi tatbik edilen bir ders değildi. Resmin Avrupa mekteplerinde alelhusus meslek müesseselerinde pek ehemmiyetli bir mevkisi olduğunu bilen münevverlerimiz bu dersin topçu, istihkâm, haritacılıkta mühim bir rolü olduğunu takdir ederek kemal-i ehemmiyetle programa koymuşlardı. Bu program 1824 senesine kadar değişmeksizin devam etmiştir. (s. 16)
Ressamlarımız’ın ilk baskısında dönemin sınırlı teknik olanaklarıyla basılmış olan resim çalışmaları da yer alıyordu. Yeni baskıda bu resimler olmadığı için, Yetik’in “Harbiye Mektebinde Yetişen Ressamlar”, “Peyzaj Sanatı”, “Deniz Ressamları” gibi bölümlerde ele aldığı sanatçıların önemli bir bölümünün nasıl bir çalıştığı hakkında okuyucunun belli bir imgeye sahip olma olanağı bulunmuyor. Ama yazılardan şunu anlıyoruz ki, Yetik, sanatçıların kendi kalemlerinden çıkmış olan “hal tercümelerinden” yola çıkarak onların yaşantılarını, çalışmalarını özgün gözlemleriyle harmanlayarak farklı bir sanat yazımı geliştiriyor. Bunun neresi sanat tarihi, neresi eleştiri, neresi kişisel gözlemlere dayalı övgü olarak kavranabilir; elbette tartışılması gereken konulardır. Bu yazılar 1940’ta yayınlanmış olmalarına rağmen, bizi fazlasıyla geç Osmanlı Modernleşme hareketlerinin içine sürüklüyor. Yetik’in kalemi son derece kıvrak olduğu için, yeni baskıda “Ressamlar Üzerine Yazılar” başlığı altında toplanan portre denemelerinde Osman Hamdi, Avni Lifij, Şevket Dağ gibi önemli ressamların daha önce karşılaşmadığımız biyografileri bizi şaşırtıyor. Osmanlıcanın ağır bastığı anlatım diliyle burada kendi gözlemlerini ortaya çıkaran Yetik, pek çoğunu kişisel olarak tanıdığı o dönemin sanatçılarını ele alırken belli bir izlek, kavramsal bir akış oluşturmak yerine, her ressamı, kurduğu dostluktan yola çıkarak anlatıyor. Onları karşılaştırmadığı, eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmediği için, belli bir sanatsal bağlamda değil, “saygının, sevginin, kendi hatıralarının” belirlediği, aslında pek masum olmayan çerçevede ele alıyor.
Yeni baskının sürprizli tarafı, kitabın “Diğer Yazılar, Polemikler, Katkılar” bölümünde yer alıyor. Çoğu kez “Ressamlarımız” kısmından daha ilginç olan buradaki metinler, Sami Yetik’in yaşadığı dönemlerde tanıklık ettiği sanatsal olgular karşısında nasıl kızdığını, giderek saldırganlaşarak hem eski arkadaşlarına hem de genç ressamlara karşı nasıl tavır takındığını ortaya çıkarıyor. 1930’larda şekillenen bu polemikleri Selim Karlıtekin’in derlediği şekilde, yan yana okuduğumuzda, Sami Yetik’in ressam Ali Sami Boyar’la giriştiği mücadelenin boyutları karşımıza çıkıyor. Yetik’in şu satırları dikkat çekici:
Demek oluyor ki siz kendinizi istediğini söylemeye mezun, herkesi de mütalaalarınızı dinlemeğe mecbur farz ediyorsunuz. Hayır beyim hayır, çok yanlış bir fikre hizmet ediyorsunuz. İstediğini söyleyen istemediğini muhakkak işitmeye mahkûmdur. Elinden gelmeyen bir işi diline dolayanın meşru mukabelelerden şikâyete hiç hakkı yoktur. Hem durunuz bakalım, daha Galatasaray cephesindeyiz. Bu cepheden kolay bir maharet-i kalemiye ile atlayamayacaksınız. Şimdilik yazılarım uzadığı için fazla teşrihatı sonraya bırakıyorum, hele siz devam buyurunuz. (s. 195)
Bu polemiklerin çıkış noktası, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin 1916’da ilk kez açtığı Galatasaray Sergileri’dir. 1951’ye kadar her yıl Galatasaray Lisesi salonlarında düzenli olarak açılan bu grup sergileri bir anlamda Modernizmin Türk sanat ortamında tartışılmasını sağlayan önemli etkinlikler olarak sanat tarihinde ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Bu sergilerde gösterilen resimler bir şekilde Akademizmin, İzlenimciliğin ülkemizde nasıl yorumlandığını ortaya koyar, ayrıca sanat ortamının hem imparatorluktan Cumhuriyet’e değişen idare biçimleri karşısında aldığı tavrı hem de Avrupa sanatıyla olan ilişkilerini gözler önüne serer. Sami Yetik’in 1932’de yoğunlaşan yazıları onun sanat ortamında, Akademi’de şekillenmeye başlayan “yenilik arayışları” karşısındaki tutucu tavrını ortaya çıkardığı için önemli:
Resim sanatı bitmez tükenmez davaların vârisi olmuş bir sanattır, Primitiflerden bugüne gelinceye kadar realizm, natüralizm, empresyonizm, fütürizm, kübizm... İlâhiri ünvanile her biri ayrı bir avaze-i tefevvukla sanatta bir hakkı tercih bir hakkı imtiyaz talebinde musır ve berdevamdır. Böyle evlat ve ensali asırlara müntehi bir sanatın kimbilir daha nasıl bir silsile-i tahassüsat takip ederek devam edeceği şüphe götürmez hakikatlerdendir. Yalnız moda denilen mütelevvin-ül mizaç âmirin herkesin sanattaki zevk ve his terbiyelerine despotluk edebileceğine ben pek kani olanlardan değilimdir. Onun için hiçbir sanatkâra bu klasik çalışan bir ezberci, bu modern sanat meftunu bir züppe, şu fütürizm iptilâsına uğramış bir serseri, beriki kübizme dalmış bir divane demeye lisanım varmaz. Görüşü, hissedişi ve ifade tarzlarıyla ayrılan bu mesleklerde aradığım nazar zairi mest edecek kudreti ibdaiyedir. Sanat zaten zemininde tutunamayan mesleklere kahkaha çiçeği kadar ömür sürdürmez. (s. 223)
Unutmamak gerekiyor ki, Yetik o dönemde gündeme gelen değişiklikleri yakından takip eden bir kimliğe sahipti. Kendi sanatçı kimliğinin ve üyesi olduğu Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin gündem dışı kaldığını görüyordu. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında köklü bir değişim geçiren Akademi’de atölye sahibi olan İbrahim Çallı’ya ve diğer eski arkadaşlarına karşı eleştirel tavrını elden bırakmayarak zehir zemberek gazete yazılarıyla kendine bir konum belirlemeye çalışıyordu. Zaten o yıllarda gündeme gelen sanatsal çizgiyi değerlendirdiğimizde, onun bu arayışlarının nedenlerini daha iyi kavrıyoruz. 1929’da kurulan Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği üyeleri genç sanatçılar (Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Mahmut Cuda, Nurullah Berk başta olmak üzere) daha ilk sergilerinde Kübist, Dışavurumcu eğilimlerini ortaya çıkararak sanatın yeni ifade yolları aradığını ortaya koymuşlardı. 1933’te kurulan d Grubu’nun İstanbul sanat ortamını hallaç pamuğu gibi sallamasına da tanıklık eden Sami Yetik’in geliştirdiği “Yeni Resmin Eleştirisi”, özellikle üzerinde durulması gereken bir olgu. Çünkü Yetik tüm Modernist eğilimlere karşı şekillendirdiği yıkıcı eleştirisini sanat tarihi yazımı kurgusu içinde geliştiriyor. Ressamlarımız kitabı kurgusu ve ele alınan sanatçılar bağlamında değerlendirildiğinde, yazarın kavramsal bir izlek geliştirmekten çok “yaşadığı zamanın karşısında” olma özelliğinden yola çıktığı görülüyor. Yetik ülkenin sanat tarihini derleyip toplamayı kendine görev edinirken, bu zor işe belli bir karşılık bekleyerek girişiyor bence. 1900 ile 1930 arasında şekillenen sanat ortamının bütünsel gelişim çizgisini yakından takip eden, önemli dönemsel kırılma noktalarını avucunun içi kadar iyi bilen Yetik’in, 1940’ta yayınladığı kitabında neden “yeni ve farklı eğilimleri” yok saydığı, üzerinde durulması gereken bir konu. Belki de ona bu noktada haksızlık ediyoruz. İki cilt olarak tasarlanan kitabın ikincisi yayınlanmadığı için, yazarın nasıl bir sanat tarihi kurguladığını hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz. Belki de ikinci ciltte aradığımız bütün sorulara yanıt verecek bölümler vardı.
Bu noktada Selim Karlıtekin’in son derece doğru bir kararla kitaba aldığı, Sami Yetik’in gazetelerde yayınladığı modern sanat eleştirilerine isyankâr bir tavırla yanıt veren ressam Hamit Görele’nin yazısına değinmek istiyorum. Kübizmin ülkemizdeki ilk yorumcuları arasında yer alan genç ressam Görele, Yetik’e şöyle sesleniyor:
Söz aramızda Sami Bey. Biz sizi tanırız. Siz daha klasik bir tablonun neden klasik olduğunu izah edebilir misiniz? Nenize lazım modern resmin esrarı gibi anlamamaya mahkûm olduğunuz çok nazik bir işe karışmak? Yeni resmin ne olduğu öyle ‘kündeden atmak, kodamanlara nişan taktırmak, paydos borusu çaldırmak’ gibi kahve edebiyatıyla izah edilmekten çok uzak, güç ve ince bir estetik işidir. Eğer bir daha kısmet olur da Paris’e giderseniz size tavsiyem modern ressamlarla görüşünüz, hiç olmazsa bir modern atölyeyi geziniz, büyük hocaların iki koleksiyonunu dinleyiniz. (s. 250)
Ülkemizde eli kalem tutan ressamların sanat tarihi yazımında önemli bir yeri olduğunu düşündüğümüzde, Sami Yetik’le başlayıp Nurullah Berk’le gelişen, ardından Nuri İyem, Adnan Turani, Turan Erol ve Adnan Çoker’le şekillenen kitaplar, yayınlar hiç kuşkusuz önemli bir bellek oluşturdu. Bu belleği kavramsal perspektifler, aidiyet ve cinsel kimlikler açısından değerlendirerek, sanat tarihi yazımlarını büyüteç altına alarak incelemek bir mecburiyettir. Bu bize sanat ortamımızın üstünde yeni yeni düşünmeye başladığı “kanon meselesi” hakkında farklı tartışmaların kapısını aralayabilir. Stüdyo Yayınları bu konuda önemli bir başlangıç yaparak belki de Pandora’nın kutusunu açtı. Devamını getirmesi dileğiyle...
Önceki Yazı
Şehrazad’ın mirası:
Hikâye anlatmak hayatta kalmaktır
Masalların tekinsiz atmosferini feminist bir perspektifle yeniden inşa eden Aslı Tohumcu ile yeni romanı Öylesine Bir Sevgili'yi konuştuk.
Sonraki Yazı
Evrim Kavcar’ın “Hop biir iiki , hop biir iiki” sergisinden çağrışımlar
“Yazı, resim ve heykelin yanı sıra görüntü, ses gibi birbirinden farklı malzemeleri, formları, teknikleri, sesli-sessiz enstrümanları geniş bir yelpaze içinde harmanlayan; birbiriyle diyaloğa sokarak kendi hikâyesini bize aksettirmeye çalışan; çok katmanlı, metinlerarası bir mozaik...”