Muammer Bey’in bitmeyecek trajedisi…
“Muammer Bey’i ve elbette kendimizi nasıl kurtaracağız? Bazen kendimiz bile kendimizi anlamazken... Çocukluğumuz başka, gururumuz başka, korkularımız başka konuşurken...”
Ludwig Wittgenstein
Attilâ İlhan’ın Yasak Sevişmek adlı kitabında yer alan “Karantinalı Despina” şiiri İzmir işgalini konu alıyor. Şiir, özellikle Timur Selçuk tarafından bestelenip seslendirilince çok geniş bir kitle tarafından tanınmıştı. Anlatılan yalnızca bir aşk hikâyesi değil; bunun yanında işgal altındaki İzmir’in ahlaki, siyasi ve duygusal çözülüşüydü. Şiirdeki ana figürler ve mekânlar tamamen tarihsel gerçekliklere dayanıyordu.
Şiirin merkezinde Karantinalı Despina adlı, Rum bir kadın yer almaktadır. Karantina, İzmir’in semtlerinden biri. Despina önce zengin bir Türk tüccar olan Muammer Bey’in sevgilisi olarak tanıtılır. Uşakizadeler’den Sadık Bey’in oğlu Muammer Bey, Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın babasıdır. İşgal öncesinde İzmir’in zengin ve nüfuzlu tüccarlarından Muammer Bey’in gözdesi olan kanto sanatçısı Despina, Yunan ordusunun şehre girmesiyle birlikte, hayatta kalma ve güce yakın olma dürtüsüyle saf değiştirerek işgal komutanı Miralay Zafiru’nun kollarına sığınır. Despina’nın bu pragmatik savruluşunu ve bunun yanında gücünü ve itibarını kaybeden Muammer Bey’in mütareke gölgesindeki derin ve hazin yalnızlığını okuruz bundan sonra.
Şiir, bu ihanet ya da hayatta kalma hikâyesini, “olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması” dizesiyle, anlaşılmazlığın evrensel acısına bağlayarak biter. Tüm şiir sanki bu dizenin yazılması üstüne kurulmuş gibidir. Bir insanın bir insanı anlamasının imkânsızlığı üstüne. Kabul edelim ki, bu hiçbirimizin yabancı olmadığı bir duygu aslında. Anlaşılamamanın yalnızlığı. Bütün hayat belki de bunun, kendini anlatmanın mücadelesi.
Platon ve Aristoteles’in felsefi geleneğine kadar giden klasik kavram teorisine göre, kavramların özlerini açıklayan ve kullanım alanlarını tarif eden tanımlama yapıları vardır. Bir kavram gereğince tanımlandığı zaman dil bariyeri, dolayısıyla anlaşılmanın önündeki engeller ortadan kalkar. Klasik kavram teorisi ya da tanımlayıcı teori, insan zihninin dünyayı nasıl sınıflandırdığını ve dildeki kelimelerin arkasındaki anlamları nasıl inşa ettiğini açıklayan en köklü felsefi yaklaşımlardan biridir.
Platon’un Sokratik diyaloglarını hatırlayalım örneğin. Diyaloglarda sürekli şu tip sorularla karşılaşırız: Adalet nedir? Erdem nedir? Ya da güzellik nedir? Sokrates, muhataplarından adil bir eylemin veya güzel bir kadının örneğini istemez; tüm adil şeyleri adil, tüm güzel şeyleri güzel kılan o ortak, değişmez özü arar. Aristoteles’e göreyse, insan zihni dünyadaki tikel nesneleri gözlemler ve aralarındaki ortak özellikleri çekip çıkararak kavramları inşa eder. Yani zihin soyutlamalar yapar. Bu soyutlamalar ise bizi genellemelere götürür.
O halde kavramı tanımlamak, anlamanın ve anlaşmanın temelidir diyebiliriz belki. Sokratik mantığa göre, bir kavramın tanımını, yani özünü bilmeden onun hakkında doğru bir muhakeme yürütemezsiniz. Adaletin ne olduğunu, onun gerekli ve yeterli koşullarını tanımlayamayan bir insan, bir mahkeme kararının adil olup olmadığını gerçekten anlayamaz; sadece tahminde bulunur. Tanım, zihnin bulanıklıktan kurtulup nesneyi net bir şekilde görmesini sağlayan bir sınır çizgisidir.
Bu formül aslında hepimizin anlaşmak için kullandığımız ortak mantıktır. Sağduyu sahibi iki insan, bir konu üstünde tartışırken birbirlerine öncelikle kullandıkları kavram ya da terimleri hangi anlamda kullandıklarını sorarlar. Buradan bir ortak zemin bulunur iyimserliği tüm diyalogların temelinde yatmaktadır. Ya da duygusal bir konuşmada kavramları ya da duyguları tanımlamanın bizi acıdan kurtaracağına veya karşımızdakine hiç olmazsa soyut düzeyde yaklaştıracağına inanmak isteriz.
Peki gerçekten öyle midir? Öyleyse neden Muammer Bey, bir insanın bir insanı anlamasının olmayacak bir şey olduğunu düşünüyor? Ya da neden biz onu anlayıp hem onun için hem de aynı kaderi her zaman onunla paylaştığımız için üzülüyoruz?
1930’ların başlarında hırslı ve öfkeli bir filozof bize içine düştüğümüz tuzağı apaçık gösterecek cesareti ortaya koymuştur. Ludwig Wittgenstein klasik kavram teorisinin tabutuna son çiviyi hevesle çakmış; birçok genel kavramın, o kategoriye ait tüm örneklerle ortak kapsamlı bir özellikler kümesine sahip olmadığını ileri sürmüştür. Burayı açmaya çalışayım. Wittgenstein bunu göstermek için son derece sıradan ve hemen elimizin altında olan bir kavramı seçmiştir: Oyun.
Platon’un o her şeyi tek bir özde sabitlemek isteyen “ortak öz” arayışına karşılık, Wittgenstein felsefe tarihini sarsan o meşhur soruyu ortaya atmıştır: “Oyun nedir?”
Sokratik bir mantıkla yaklaşırsak, tüm oyunları “oyun” yapan ortak, değişmez, zorunlu bir öz bulmamız gerekir. Ama dikkatli bakarsak, böyle bir öz bulamayız. Satranç, futbol, saklambaç, kumar ya da tek başına duvara top fırlatan bir çocuğun eylemi... Hepsi oyundur aslında. Ama hiçbiri bir diğeriyle değişmez bir ortak özü paylaşmaz. Kurallar, alınan hazlar, girilen riskler, rekabetin derecesi; her şey farklıdır.
Wittgenstein’a göre, bu nesnelere baktığımızda ortak bir “öz” görmeyiz; sadece birbirinin üzerine binen, kesişen bir akrabalıklar ağı görürüz. Tıpkı bir ailenin üyeleri gibi. Birinin göz yapısı halasına, diğerinin yürüyüşü babasına, öbürünün saç rengi amcasına benzeyebilir. Hepsinde ortak olan tek bir fiziksel özellik yoktur ama fotoğraftakilere baktığımızda o aileyi tanırız. İşte Wittgenstein buna “Aile Benzerliği” adını verir.
1929
Dil belki de en girift oyundur. Dil statik bir tanımlar sözlüğü değil; her an değişen, kuralları hamleler esnasında yeniden yazılan, dinamik bir oyun alanıdır. Bir sözcüğün anlamı, bir yerlerde gizlenmiş soyut özden değil de, oynanan dil oyununun içindeki kullanımından gelmektedir.
İşte tam da bu yüzden, Muammer Bey bir insanın bir başkasını Platonik bir kesinlikle anlamasının “olmayacak bir şey” olduğunu hissederken haklıydı muhtemelen. Çünkü biz insanı, adaleti, aşkı ya da kederi matematiksel formüller gibi tanımlayabileceğimizi sandık. Tüm iletişim bu sanrı üstüne kurulu değil mi? Kelimeleri nesnelere yapıştırılmış sabit etiketler gibi görüyoruz. Oysa iki insanın kelimeleri aynı olsa bile, oynadıkları dil oyunları, yetiştikleri kültür bağlamları, yani Bourdieu’cü bir ifadeyle söylersek, habitusları tamamen farklı.
Ve belki de asıl mesele tam burada düğümleniyor. Habitus farklıysa, dil oyunu farklıysa, iki insanın aynı kelimeyi söylerken aynı şeyi kastetmesi nasıl mümkün olabilir? Aşk dediğimizde; birine annesinin sesi geliyor örneğin, diğerine terk edildiği bir istasyon. Vatan dendiğinde; birinin gözünde bir toprak parçası canlanıyor, diğerinin içinde belki eski bir utanç. Kelimeler aynı ama içlerindeki dünya bambaşka. Wittgenstein’ın bize gösterdiği tam da bu. Dil, paylaşıldığını sandığımız ama aslında her birinin kendi içinde taşıdığı paralel evrenlerin toplamı.
Bu yüzden Muammer Bey’in yalnızlığı yalnızca terk edilmiş bir adamın yalnızlığı değildir. Kendi hakikatinin karşı tarafta hiçbir zaman bütünüyle karşılık bulamayacağını fark eden insanın yalnızlığıdır o. İnsan bazen ihanete uğradığı için değil, anlaşılmadığını anladığı için çöker. Çünkü kabul edelim, ihanet bile hâlâ bir ilişki biçimidir; ama anlaşılmamak, insanın kendi varlığının ötekine hiç geçmemesidir.
Peki, o zaman ne kalıyor geriye? Muammer Bey’i ve elbette kendimizi nasıl kurtaracağız? Bazen kendimiz bile kendimizi anlamazken... Çocukluğumuz başka, gururumuz başka, korkularımız başka konuşurken... Bir yanımız affetmek, diğer yanımız intikam isterken...
Belki de yapılması gereken, tam anlama değil de, yaklaşma. Ya da yaklaşmaya çalışma. Özdeşleşmeden çok, temas kurma. Paylaşılan ortak yalnızlığı sezebilme. Attilâ İlhan, Muammer Bey olmamıza gerek kalmadan, onun içindeki kırılmayı hissettirebildi bize. Çünkü edebiyatın, sanatın, eksik çevirilerin oyun alanı olduğunu biliyordu. Kusursuz anlamayı değil, yaklaşmayı mümkün kıldığını. Attilâ İlhan aşka dair bütün dizelerinde bize aynı şeyi söylemiştir hep; aşk bir insanı bütünüyle anlamak değil, onun bilinmezliğinin yanında kalmaya devam etmektir belki de.
Karantinalı Despina’nın yıllar sonra bir gece denize bakıp ne düşündüğünü bilmiyoruz. Muammer Bey’in gerçekten Despina’yı mı, yoksa kendi kaybolan dünyasını mı özlediğini de... Ama şiiri her okuduğumuzda belki de bir şeyleri sezer gibi oluyoruz: Hepimiz birbirimize ulaşmaya çalışan yarım cümleleriz. Ve hayat, o yarım cümlelerin arasında kurulan kırılgan köprülerden ibaret.
Belki de dil anlatmak için değil, tam anlatılamayan şeyin etrafında dolaşmak için vardır.