“9-5’i bırak!”, “Kendi işinin patronu ol!”, “Dijital göçebe ol!”, “Matrix’ten çık!” söylemleriyle dolu çevremiz. Çoğu yeşil perde önünde çekilmiş videoları izlediğimizde, sıkça esnek çalışma güzellemelerine şahit oluyoruz. “İçerik üreticilerinin” rutinin bizi içten içe tüketen görünmez bir kafes olduğuna ikna etmesi zor olmuyor. Zira, vaat edilenlerin büyüsüne kapılmamak imkânsız. Dahası, bunu değiştirmenin bizim elimizde olduğuna da inanıyoruz. Geriye üzerimize kalan yoğun bir başarısızlık hissi; gerçekten isteseydik yapardık çünkü, değil mi?
Richard Sennett, Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri adlı kitabını 1998 yılında ilk kez kaleme aldığında henüz sosyal medya yoktu ve bu derece bir rutin düşmanlığı baş göstermemişti. Birçok çalışan görünmez bir kafesin varlığından haberdar değildi. Max Weber’in demir kafesinin yıkıldığına dair daha iyimser bir hava vardı.
Amerikalı bir sosyolog olan Sennett, çağını ve hatta ötesini iyi okuyarak Fordist kapitalist dönemin rutin işlerinin yerini alan ve esnekleşen bu yeni tür kapitalizmin bireylerin karakterleri üzerindeki etkilerini adı geçen kitapta ele alır. Çağdaşları genelde küresel ekonominin etkilerini kurumlar üzerinden değerlendirirken, Sennett’in bunu birey düzeyinde incelemesi dikkate değer bir noktadır.
Yazar, tespitlerini akademik jargona boğmadan karakterler üzerinden aktarır. Bu bağlamda, salt teorik bir sosyoloji kitabı okumaktan ziyade karakterlerin deneyimlerine şahit oluruz. Kitapta, bireylerin anlam ve bütünlük arz eden uzun vadeli ilişki ihtiyacı farklı yönleriyle ele alınır.
Sennett, öncelikle yeni kapitalizmde kariyerin kişisel bir anlatı ve uzun vadeli bir yol olmaktan çıkmasına işaret eder. Artık insanlar kısa dönemli performans sergilemektedir. Yazar, bu argümanını öncelikle etimolojik olarak “career” (kariyer) ve “job” (meslek) kelimeleri üzerinden ele alır. Yazarın örneklemi basit ama çarpıcıdır: “Career” kelimesi “carriage”, yani taşıtların kullandığı bir yolu ifade eder. Çalışma bağlamında kariyer, ömür boyu devam eden bir anlatıyken, esnek kapitalizm ile “career” yerini “job”a bırakmıştır. Zira “job”, ilk anlamıyla bir maddenin taşınabilir büyüklükteki miktarını veya parçasını temsil eder. Bunun da esnekleşen kapitalizmde insanların hayat boyu götürü usulü çalışmaları ve parça parça işler yapmaları şeklinde anlam kazandığını ifade eder. Bu etimolojik değerlendirme, aslında kitabın temel bir özetidir.
Yazar, kapitalizmin yaşadığı dönüşümü baba Enrico ve oğlu Rico karakterleri üzerinden somutlaştırır. Esnekleşmenin beraberinde getirdiklerini farklı nesiller üzerinden alegorik bir çerçevede sunar.
Baba Enrico, temizlik işçisi olarak uzun yıllar aynı iş yerinde çalışır; sendikalı ve dolayısıyla iş güvencesine görece sahip olarak çalışma hayatına devam eder. İş yerinde dikey bir yönetim vardır ve görev tanımı bellidir. Enrico’nun hayatında sürprizlere yer yoktur. Zaman doğrusaldır. Ne zaman emekli olacağı, ne kadar maaş alacağı bellidir. Sosyal çevresi ve cemaat ilişkileri güçlüdür. Aile hayatı düzenlidir.
Oğlu Rico ise mühendis olur ve babasının sınıf atlama arzusunu gerçekleştirir. Ancak Rico’nun dünyası bambaşkadır. Nitekim onun çalışma hayatında dinamizm ve sürekli risk almak esastır. Uzun yıllar aynı iş yerinde çalışan babasının aksine, Rico sıkça iş ve şehir değiştirir. Uzun vadeli ilişkilerin eksikliği sonucu olarak Rico bakımından sosyal çevre pek anlam ifade etmez ve ilişkileri sığdır. Rico’nun karakterindeki sadakat aşınmaya uğramış, yerini kayıtsızlık almıştır.
Rico, “sistemden çıkmak” ve kendine daha “özgür” ve “esnek” bir kariyer inşa etmek amacıyla serbest danışman olarak çalışmaya başlar. Teoride kendi işinin patronu gibi görünse de pratikte patronu doğrudan “piyasanın kendisi”dir artık. Rico’nun ekip arkadaşları değil, rakipleri vardır ve bu nedenle fiilen örgütsüzdür. O, emekliliğinin ne zaman olacağını ve gelirini öngöremez. Rutini olmadığı için babasının aksine bir “aile zamanı” veya “cemaat günleri” yoktur. Görev tanımı yoktur. Danışmanlık, uğraştığı tek şey değildir; fotokopi çekmek gibi idari işler de ona kalmıştır. Ayrıca ofis dışındaki zorunlu network faaliyetleri ve günün her saati telefona cevap verme zorunluluğu doğmuştur. Çalışma düzeni adeta çift vardiyalı, 24 saatlik bir zaman dilimine esnemiştir. Rico için görünür olmak tercih değil, zorunluluktur; emeğinden önce kendisini bir marka olarak pazarlamak zorunda kalır. Bu süreçte Rico, hem kendisine hem de emeğine yabancılaşır.
Yazar, bu karşılaştırması ile esnek kapitalizmin sadece bireyin karakteri üzerindeki etkisini değil, aynı zamanda bu dönüşümün nasıl bir özgürlük illüzyonu yarattığını da yansıtır. Güvencesizliğin, bağımsızlık söylemi altında tekrar ambalajlanarak normalleştirildiğine dikkat çeker.
Kitap, yaklaşık 30 yıl önce kaleme alındığında küresel düzeyde oluşmuş bir gig ekonomisinden veya prekaryadan bahsetmek için henüz çok erkendi. Ancak yazarın bu sınıfın ayak seslerini duyduğu şüphesiz. Keza kitaptaki IBM çalışanları örneği, bunun güçlü bir kanıtıdır.
Sennett, IBM’in ilk kuruluşundan 1980’li yılların ortalarına kadar olan çalışma düzenini “ataerkil kapitalizm” olarak tanımlar. Şirkette, ömür boyu istihdam politikasının teşvik edildiğini belirtir. Bu yönüyle IBM’i Fransız ve İtalyan kamu kurumlarına benzetir. Böyle bir yapıda çalışanlar güçlü yan haklara ve aidiyete sahiptir. Ancak ilerleyen yıllarda Microsoft’un sahneye çıkması ve IBM’in hâkim konumunun sarsılmasıyla işler değişir. Şirket, küçülmeye giderek çalışanlarının neredeyse üçte birini işten çıkarır.
Bu büyük ölçekli işten çıkarma sonrasında bazı eski çalışanlar dışardan “danışman” olarak tekrar şirket adına çalışmaya başlar. Ancak dışarıdan çalışan bu kişilerin şirket içinde konumu ve aidiyeti yoktur. Kurumlara aidiyetin yerini, her an stratejik davranma baskısı almıştır.
İşten çıkarılanlar, bir araya gelerek neden işsiz kaldıklarını sıkça tartışırlar. Yazar da onların arasına katılarak bu kişileri birinci dereceden gözlemleme fırsatı bulur. Sennett, hayatı tepetaklak olan işçilerin içsel çatışmalarını ve sosyolojik düzeyde deneyimlediği değişimleri en yalın haliyle okura sunar. Önce sistemi suçlamakla başlayan katmanlı neden arayışı, işçilerin kendilerini suçlamasıyla sona erer. Gözlerinin önünde gerçekleşen teknoloji piyasası dinamiklerini çok daha önce fark etmeleri gerektiğine kanaat getirirler. Risk artık çalışana aittir. Sadakat ve liyakat pek değer görmez. Sennett şuna vurgu yapar: Başarısızlık artık sadece toplumun en alt sınıfına ait değildir; orta sınıf için de başarısızlık olağandır. Bugüne baktığımızda, kitapta bahsedilen bu başarısızlık hissi sadece işten çıkarılma ile sınırlı değildir. Algoritmanın kurallarına ayak uyduramamış her içerik üreticisinin veya aynı şirkette kaldığı için pozisyonu yükseltilmeyen o beyaz yakalının çoktan tattığı o duygudur.
Sennett’in tespitleri, dönemi için çarpıcıdır. Bununla beraber kitap herhangi bir çözüm önerisi getirmez; sadece “eski” ve “yeni” kapitalizm düzenini karşılaştırıır. Bu yönüyle okura bazen bayağı bir Fordizm güzellemesi olarak görünebilir. Bu his, tarihsel bağlamda ele alındığında çok yersiz de olmayabilir üstelik. Zira Fordist kapitalizm, herkes için o kadar güvenli bir liman olmamıştır. Nostaljik bir yerden bakılan eski düzende kadınlar, göçmenler ve azınlıklar gibi toplumun kırılgan bireyleri hâlâ sistemin dışındaydı. Enrico’nun dünyası belki güvenliydi; ancak aynı zamanda yaratıcılığa kapalıydı ve çalışana, çalışan olmaktan başka bir kimlik sunmuyordu. Esnekleşen kapitalizmde ise bir kadın hem anne, hem serbest bir çevirmen, hem de içerik üreticisi kimliğini aynı anda taşıyabilir. Başka bir deyişle, bu yeni düzen bazı çalışanlar için istikrar kaybı iken, bazı kişiler için çalışma hayatına dahil olabilme fırsatıdır.