Asuman Kafaoğlu-Büke ile söyleşi:
Mitlerin ötesindeki kadınlar
“Edebiyat, hikâyeleri anlatılmayan yoksullara, kölelere, şöhret ve para kazanmaları engellenmiş ya da kısıtlanmış bireylere yüzünü döndü. Destanları değiştirmek için değil, o destanlarda arka planda kalanları da anlamamız için.”
Frederick Dudley Walenn (1869-1939), Antik Çağın Büyük Kadınları. Resimdeki tarihten ve mitolojiden önemli kadın figürleri (soldan sağa): Miriam, Rebecca, Semiramis, Penelope, Sappho, Cleopatra, Cornelia, Phryne, Aspasia, Helen, Atalanta, Imogen ve Boadicea.
Antik Çağ’ın kadınları yüzyıllar boyunca çoğunlukla erkeklerin kaleminden yazıldı, erkeklerin bakışıyla resmedildi ve yine erkeklerin kurduğu anlatılar içinde anlam kazandı. Ancak Medea’dan Penelope’ye, Dido’dan Daphne’ye uzanan bu figürler, mitolojik karakterler ya da sanat tarihinin estetik nesneleri değil, her çağın yeniden yorumladığı, yeniden anlamlandırdığı ve kimi zaman da sessiz bırakılmış kadınlık deneyimlerinin taşıyıcıları olarak varlıklarını sürdürüyor.

Asuman Kafaoğlu-Büke, Tablodaki Kadın’ın ardından Kafka Kitap’tan yayımlanan Antikçağ’da Kadın Olmak adlı kitabında tam da bu sessizliğin izini sürüyor. Mitoloji, edebiyat ve resim sanatını aynı potada buluşturarak antik dünyanın kadınlarını yerleşik klişelerden arındırmaya, onların hikâyelerine yeni sorular yöneltmeye çalışıyor. Kafaoğlu-Büke’yle antik metinlerin bugüne nasıl taşındığını, kadınların tarihini erkeklerin yazdığı kaynaklardan yeniden kurmanın imkânlarını ve klasiklerin neden her dönemde yeni anlamlar üretmeye devam ettiğini konuştuk.
Tablodaki Kadın kitabınızdan sonra Antikçağ’da Kadın Olmak kitabında da edebiyatta ve sanatta “kadın”ın Antik Çağ’daki konumlanışını ele alıyorsunuz. Tablolar eşliğinde belli başlı figürlerin hikâyelerini okuyoruz. Kitabı yazmaya nasıl başladınız?
İlkçağ felsefesi ve edebiyatı üzerine yıllardır çalışıyorum. Herkes gibi ben de destanları okuyarak mitolojiye merak saldım. Bu kitabın temelini ders notlarım oluşturuyor, fakat geçtiğimiz yıl sevgili arkadaşım oyuncu, yönetmen Ayşe Lebriz Berkem ile Antik Çağ kadın kahramanları üzerine bir dizi podcast hazırlayınca, kitap fikri oluştu. Bir de Tablodaki Kadın kitabını yazarken plastik sanatlara duyduğum ilgi beni yeni bir alana sürükledi.
Kitap dört bölümden oluşuyor: “Zor Kadınlar”, “Zaten Yoktular”, “Kırık Kalpler” ve “Ruhun Ateşi.” Bu dört bölümde biz Havva, Medea, Kassandra, Salome, Galatea, Daphne, Penelope, Dido, Ariadne, Helen, Venüs, Euridike ve Kharitler’in hikâyesini farklı anlatılar eşliğinde okuyoruz. Bu bölümlerin ve bu kadınları seçmenizin altında nasıl bir dürtü yatıyor?
Mitoloji ve sanat tarihi kadını çoğunlukla ataerkil düzeninin erkeği gözünden betimlemiş. Erkeğin arzuları ve korkuları şekillendirmiş kadın portrelerini. Ben bu kitapta binlerce yıldır anlatılan kadınların sesi olmak istedim; onları temize çıkarmak için değil, oluşmuş katı klişelerden kurtarmak, yeni bir açıdan hikâyelerine bakmak gerektiğine inandığım için.
Kitabınız Antik Çağ’da kadının tarihini yeniden kurmaya çalışırken, ister istemez erkekler tarafından üretilmiş metinlere de dayanıyor. Sizce kadınların tarihini, onları büyük ölçüde susturan bir bilgi rejiminin içinden yazmanın epistemolojik sınırları nelerdir? Bu sessizlik nasıl okunabilir?
Antik Çağ hakkında elimizdeki bilgilerin büyük bir bölümü Homeros, Vergilius gibi yazarların destanlarına dayanıyor. Günümüzde yazarlar ve düşünürler o metinlerin izinden giderek yeni kimlikler oluşturmaya başladılar.
Edebiyat, hikâyeleri anlatılmayan yoksullara, kölelere, şöhret ve para kazanmaları engellenmiş ya da kısıtlanmış bireylere yüzünü döndü. Destanları değiştirmek için değil, o destanlarda arka planda kalanları da anlamamız için. Elbette burada yapılan şey noktaları birleştirerek oluşturulmaya çalışılan resim gibi; çizgileri hayal gücümüzle tamamlıyoruz. Hiç anlatılmamış kadın hikâyelerine yeni olasılıklar sunuyoruz.
Bazı kadınlar, –The Odyssey filminin de etkisiyle Helena örnek olabilir– farklı dönemlerde, karşımıza farklı anlatılar eşliğinde veya başka bir hikâyeyle çıkıyor. Bunun altındaki sebep nedir?
Destanlar, diğer tüm klasikler gibi insanın özüne dair hikayelerle doludur. Aşk, korku, dostluk her çağda anlayabileceğimiz temalardır, fakat her dönem ve her kültür kendine göre bu temel insani duyguları ele alır. Klasiklerin yeniden ve yeniden yorumlanmalarını sağlayan neden budur bence. Christopher Nolan bu filmde basma kalıp güzellik klişemizi yıkmak için çok farklı bir Truvalı Helen gösteriyor. Filmi görmeden önce benim zihnime yerleşmiş Helen olmadığı için garipsedim ama her iyi oyuncunun yaptığını yapıyor Lupita Nyong’o ve bizi Helen olduğuna inandırıyor. Yıllar önce Meryl Streep’i Sophie’nin Seçimi filminde seyrettiğimde onu Polonyalı sandığım gibi. Bu karakterler bir defalık tanımla anlaşılacak basitlikte değil; her çağ kendi yorumunu getirecektir. Ve ben buna “iyi ki” diyorum. Klasikler böyle ölümsüzleşiyorlar.
Siz bu kadınlara nasıl bakıyorsunuz?
Ben yargılamadan onların hikâyelerini anlamaya çalışıyorum, fakat her birine karşı aynı duyguları beslemediğimi de söylemeliyim. Dido’nun gücüne, kararlığına hayranım; Ariadne’nin kırılganlığı, Daphne’nin hüzünlü hikâyesi yüreğime dokunuyor. Tanrıçalardan çok nympha’ları sevdiğimi fark ettim. Tanrıçalar çok korkunç şekilde yönlendiriyorlar insanları; onlarla piyonlarla oynar gibi oynuyorlar. Daha duygusuz ve sinsiler. Kitapta anlattığım kadınların büyük bir çoğunluğu onlar yüzünden acılar yaşıyor. Yani tek bir bakışım yok; her birinin nasıl hikâyesi farklıysa, benim için de değeri farklı.
Önceki Yazı
Rene Karabash ile Geriye Kalan Kadın:
Ataerkil dağlarda kadınlığın bedeli
“Ataerkil dağların gölgesinde hayatta kalmanın bedelini ödeyerek yeminli bir sessizlikle erkekleşen kadınlar… Rene Karabash, Geriye Kalan Kadın’la hem kendi yaralarını hem de Balkanlar’ın en derin tabusunu açığa çıkarıyor.”