• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Nilüfer Kuyaş'la söyleşi:

Roman, deneme, Sarah ve Şemsi üzerine...

“Zaman bütün kitaplarımda önem verdiğim bir tema. Zamanı nasıl ele aldığımız, roman türünün belki de en önemli yapı taşı.”

Nilüfer Kuyaş, Şebnem İyinam.

ŞEBNEM İYİNAM

@e-posta

SÖYLEŞİ

22 Ocak 2026

PAYLAŞ

Nilüfer Kuyaş’ın son romanı Sarah ve Şemsi modernleşmenin, kimliğin, aidiyetin ve bireysel yarılmaların estetik bir düşünüşle anlatıldığı bir roman. Şemsi’nin bölünmüş ruhunu birleştiren güç yalnızca aşkın ya da tarihin değil, aynı zamanda özgürlüğün kendisi. Kuyaş bu romanda bireyin kendi modernliğini kurma çabasını, kişiliğin performatif doğasını ve tarihsel hafızanın ruhumuzdaki yankılarını titizlikle işliyor. Nilüfer Kuyaş hem gazeteciliğin dilini kıran cesareti hem de Türk edebiyatında denemenin ufkunu genişleten metinleriyle de çağdaş kültür hayatımızın en özgün seslerinden biri. Tıpkı denemelerinde olduğu gibi, kişisel olanın politik, bireysel olanın tarihsel olduğu yerde duruyor. Yazarlık serüveni bir tür dilsel özgürleşme hikâyesi aslında. İngiltere’deki radyoculuktan Türkiye’deki gazeteciliğe, oradan denemeye ve edebiyata uzanan çizgisinde Kuyaş dile nüfuz eden buyurgan tonla hesaplaşmış, düşünmenin ve yazmanın estetik ve etik alanını yeniden açmış bir yazar. Belki de onu kuşağındaki pek çok yazardan ayıran şey, modernizmi hem tarihsel kırılmalarla hem de kişisel kırılganlıkların birleştiği bir düşünsel alanda ele alabilmesi. Tiyatro ve felsefe eğitiminin ona kazandırdığı çift yönlü bir bakış, görselliği yüksek, imgeyi düşüncenin eşlikçisi kılan bir yazın, aynı anda hem içe hem dışadönük, hem duygusal hem analitik bir zihnin izleri… Kuyaş’ın düşünme biçimi, edebiyat anlayışı, imgelerle kurduğu ilişki ve toplumsal meseleleri kişisel bir derinlikte tartabilme gücü onu benzersiz kılıyor. Türkiye’de kadın entelektüellerin hem kamusal hem kültürel alanda açtığı alanın içinden konuşan Kuyaş, kadınların evrensel sessizliği üzerine getirdiği radikal yorumla da düşünsel konumunu belirliyor. Ona göre toplumların sarsılmadan ayakta kalmasını sağlayan görünmez yükün büyük kısmını hâlâ kadınların sessizliği taşıyor. Kadınların büyük ölçekli konuşmaya başlamasının dünyanın dengesini yerinden oynatacağına dikkat çekiyor. Böyle bir sessizliğin dokusunu inceleyen, sesi henüz çıkmamış olanın etrafına titiz bir düşünce ağı ören bir duruş onunki… Baskısı tükenmiş kitaplarının, denemelerinin yeniden basılması ümidiyle…  Ş.İ.


Son romanınız Sarah ve Şemsi, tarihî ve entelektüel bir derinliğin izlerini taşıyor ve aslında bu kitabınızda zamanı da bir roman karakteri olarak okumak mümkün.

Evet, zaman bu romanda bir karakter sayılabilir, gözleminize katılıyorum. Öncelikle, iki kişinin yirmi yıl arayla yeniden buluşmasını anlatan bir hikâye, bu nedenle geçmişte ve şimdide, iki ayrı zaman katmanında yürüyor roman. Sarah ve Şemsi hem 1867’de ilk tanıştıklarında, hem 1888’de tekrar buluştuklarında, hayatlarında önemli bir dönemeçteler. İlk seferinde nasıl birbirlerine bu açıdan yardımcı ve yol gösterici oldularsa, sonraki buluşmalarında da benzer bir dayanışma oluyor aralarında. Bu ikinci buluşmada, iki dostun İstanbul’daki sohbetlerinde zamanın derinliğini tadıyoruz. Geçmişin baş döndürücü uçurumları var; insanı şekillendirmiş olan deneyimlerden bazıları yaşanmışlığın izlerini taşıyor, kazanılmış şeyler var; bazıları yaşanamamış şeylerin hüznünü içeriyor, kaybedilmiş şeyler var ve nihayet şimdide, geleceğe tekrar yeni bir yol çizme eşiğinde bir kez daha yaşamları kesişiyor.

Bu kişisel zamana koşut olarak bir de tarihsel zaman var romanda. Karakterlerin içinde yaşadıkları daha büyük resmi görüyoruz, özel bir dönemdeyiz. Roman Osmanlı-Türk modernleşmesinin önemli bir aşamasında geçiyor. Şemsi burada kilit bir noktada, dönemin bütün imkânlarıyla birlikte en derin çelişkilerini de kimliğinde barındıran bir karakter; öte tarafta Avrupa modernleşmesi de yeni bir aşamada ve Sarah Bernhardt bu dönüşümü hem en iyi temsil eden hem de dönemin en aşırı uçlarında yaşamış bir kişilik. Bu nedenle, ikisinin karşılaşması belli bir zaman kesitine olağanüstü tanıklık eden bir buluşmaya dönüşüyor okurun gözünde.

Modernlik Osmanlı toplumuna çoktan girmiş; üstelik öyle bir dönemdeyiz ki, her toplum ve her birey kendi modernliğini kurmak zorunda. Şemsi de modernliğini kurmaya çalışan ve bazı noktalarda bocalayan biri; hem ilmiyeci, yani din adamı, medrese mezunu, bu nedenle “molla” unvanını taşıyor hem de tıp okumuş, doktor, bu sayede “bey” unvanına sahip. Osmanlı toplumunda bu iki mesleği bir arada yaparak “molla bey” diye hitap edilebilen çok az kişi var. Ayrıca Meşrutiyetçi, yani devrimci bir adam; anayasal yönetime inanıyor. Sarah ise bütün kuralların ötesine geçmiş, başına buyruk, olağanüstü bir kadın ve dünya çapında tiyatro oyuncusu. Bu iki karakterin karşılaşması baş döndürücü bir zaman ve dönem kurgusu yaratıyor.

Zaman bütün kitaplarımda önem verdiğim bir tema. Zaman bilinmezliklerle dolu, hayatın en esrarengiz boyutu. Bundan önceki kitabımda, Gecede Bir Çığlık romanında da zamanla epey oynadım, neredeyse bir zaman kolajı yaratmaya çalıştım. Zamanın çizgisel ilerlemediği, döngüsel ve parçalı işlediği bir yapı kurdum. Zamanı nasıl ele aldığımız, roman türünün belki de en önemli yapı taşı.

Romanda Namık Kemal’in ölümünden söz ettiğiniz satırlar Şemsi Molla Bey’in düşünce dünyası için sembolik bir anlam da taşıyor mu?

Şemsi gençliğinde Yeni Osmanlılar hareketine katılmış biri. Başta Namık Kemal olmak üzere, meşrutiyeti yani anayasal düzeni savunan ve daha özgür bir siyasi yönetime geçilmesi için mücadele eden grubun içinde yer almış, fakat o özgürlük hayalleri sonra yok olmuş. Romanın geçtiği 1888 yılı, İkinci Abdülhamit’in anayasayı askıya aldığı, mutlak ve otoriter bir yönetimle ülkeyi idare ettiği, tarihçilerin “istibdat” dediği dönem. Namık Kemal’in sürgünde öldüğü haberi geldiğinde, Şemsi’nin hayatını derinden etkileyen o yıkılmış hayaller bir kez daha yüreğinde yankılanıyor. Fakat aynı zamanda, hayatıyla ilgili aldığı yeni kararı da büsbütün güçlendiriyor. Uzun süredir ihmal ettiği doktorluk mesleğine geri dönmeye karar vermiş; o noktadayken, o eşiği atlamak üzereyken tanıyoruz bu karakteri.

Şemsi Molla

Özgürlük hayalleri bitti, daha doğrusu o rüyanın gerçekleşmesi çok zaman alacak, “belki de ben göremeyeceğim” diye düşünmeye başlamış. Doktorluğa geri dönmesinde bu duyguların çok büyük rolü var. Zaten din adamı olmayı hiç sevmemiş, o mesleği zorla yapan biri. Özgürlük düşleri de yok olunca kendine gizli bir ikinci hayat kurmuş. Çifte hayat yaşayan biri; Avrupa kılıkları giyip Beyoğlu’nda sefahat hayatı yaşıyor, kumar oynuyor, oyuncularla düşüp kalkıyor, içki içiyor. Sonra sarığını takıp efendice mollalığını da yapıyor öte tarafta. Ama artık bu çifte hayattan sıkılmış, doktorluğa geri dönecek; tam o sırada Sarah tekrar giriyor hayatına.

Paris’te genç bir tıp öğrencisiyken karşılaştığı Sarah Bernhardt’la yirmi yıl sonra bir kez daha iletişim kurma ihtiyacını bu yüzden mi duyuyor?

Evet, doktorluğa dönme kararıyla Sarah’yı İstanbul’a davet etme kararı neredeyse eşzamanlı. Böyle bir kurgu istedim romanda. Çünkü onunla ilk tanıştığı günden itibaren Sarah daima özgürlüğün sembolü olmuş Şemsi için. Son derece bağımsız bir kadın; nasıl isterse öyle yaşıyor, olağanüstü bir yaşama gücüne sahip. Şemsi bu dinamizmi yanında istiyor, bu kadını tekrar görmek istiyor, kendi hayatında yapacağı yenilik için adeta bu dostluktan ilham ve güç alacak. Öyle inanıyor. Tabii başka beklenmedik şeyler de oluyor romanda; onları da bırakalım okurlar keşfetsin.

Sarah ve Şemsi arasındaki kadın-erkek ilişkisi de tıpkı bizdeki Doğu-Batı ilişkisi gibi amorf aslında. Fakat Şemsi, “Bölünmüş ruhumu birleştiren tek insan” diyor Sarah için ve Sarah, ‘Batılı’ bir kadın.

Pierre Loti

Bence bu kitapta yaptığım en güzel şeylerden biri oryantalizmi tersine çevirmek, baş aşağı etmek oldu. Romanı yazarken bunun tam olarak farkında değildim; sevgili Necmi Sönmez kitabı okuduktan sonra bana söyleyince açıkça ayırdına vardım. Necmi Bey’in söylediği doğruydu, çok yerinde bir saptamaydı. İki arkadaş, ortak tanıdıkları Pierre Loti’den söz ediyorlar mesela, onun Aziyade romanını tartışıyorlar. O dönemde “oryantalizm” diye bir kavram henüz yok tabii ama Şemsi, Aziyade romanını beğenmiş, ama “Osmanlı kültürünü fazla romantikleştirmiş, abartmış, kendi arzu ettiği şekilde görmüş ve hayal etmiş” diyerek bir bakıma Loti’nin oryantalizmini eleştiriyor. Dahası, bu romanda Doğudan bakışla Batı cinsiyetlendiriliyor, oryantalizmin yaptığının tam tersi; o açıdan hem mizah olarak hem felsefe olarak böyle ilginç bir boyut var kitapta. Şemsi’nin manevi ve entelektüel donanımı sağlam; kendini aldatmayan, her şeyi açıkça görebilen bir adam.

Şemsi Molla Bey’in Sarah’da bulduğu şey tam olarak ne?

Sarah çok özgür bir kadın. Şemsi’nin bölünmüş ruhunu birleştirmesinin nedeni, onun kendine özgürlüğe adanmış bir hayat kurmuş olması. Bu cesareti göstermiş olması. Gözü pek bir kadın. Kadının tam anlamıyla özgür ve bağımsız olduğu bir kadın-erkek ilişkisinin ya da arkadaşlığın yaşanabileceğini Sarah ile somut şekilde deneyimlemek Şemsi’yi gençliğinde çok değiştirmiş, hayata bakışını etkilemiş. Ruhundaki din adamlığı-doktorluk yarılmasını, kadına-aşka-dostluğa-insan ilişkisine yaklaşımındaki yarılmaları, mutsuz olduğu bir siyasi rejimden kaçmak için yaşadığı gizli ikinci hayat yarılmasını; hepsini “özgürlük” başlığı altında birleştiriyor sonunda. Bunu yapacak cesareti aşılıyor Sarah ona.

Ayrıca çok çekici, hem de yaratıcı, zeki ve entelektüel bir kadın. Sadece dişilikle değil, sohbetiyle ve zihniyle de baştan çıkartabiliyor insanları. Şemsi zaten gençliğinde Paris’te bu çekiciliğe kapılmış. Şimdi yaptığı ise ruhsal bir diyalogla, adeta terapi gibi, yaralarını iyileştiriyor bu kadının ışıklı kişiliğinde.

Bir kadının bir erkeğe özgürleşme yolunu imlemesi, erkeğin böyle bir yolda kadından ilham alması… bu aşkın hikâyesini farklı kılan şeylerden biri olsa gerek.

Çok doğru, evet. Edebiyatta sıklıkla gördüğümüz bir denklem değil bu; erkeğin kadın sayesinde özgürleşmesi alışılmamış bir tema ama bunlar da alışılmışın çok dışında iki karakter. İstanbul’da dost olarak buluştukları zaman gençlikteki aşk çoktan geride kalmış ama birbirlerine karşı hâlâ çok güzel duygular besliyorlar. Hiç ayrılmamış gibi bir yakınlık duymaları ikisini de şaşırtıyor ve sevindiriyor; sanki fiziksel aşk şimdi tinsel bir aşka dönüşmüş.

Sarah Bernhardt, 1891.

Aralarında bir ruh bağı oluştuğunu görüyoruz; böyle bir bağın nasıl oluşabileceğini anlatmaya çalıştım romanda. Şemsi’nin Sarah’yı İstanbul’da sahneye çıkmaya davet etmesi de bu bağın sonucu.

Bilinçaltı bir davet, içgüdü ya da…

Ya da öngörü diyebiliriz; birbirlerine hâlâ verebilecekleri önemli bir şey olduğunu hissediyorlar ve gerçekten de öyle oluyor. Klişe anlamıyla bir ilham perisi çağırmak değil, gerçek bir dostu çağırmak Şemsi’nin yaptığı aslında. Farklı bir bağ kurma yeteneği olan insanlar bunlar, böyle bir şeye izin verecek ruhsal olgunluğa ulaşmışlar, çektikleri acılar boşa gitmemiş.

Kimlik, aidiyet, bellek… Sizde bunlardan hangisi daha kırılgan?

Bence hepsi eşit ölçüde kırılgan, çünkü hepsi birbirine bağlı. Kimlik kırılgan, çünkü çoğunlukla bize öğretilmiş bir şey, üzerimize giydirilmiş bir kılık, yüzümüze takılmış bir maske. Çoğumuz gerçek kimliğimizi anlamadan yahut öğrenmeden, ezberle geçiriyoruz hayatı, belli rollere bürünüyoruz. Kimlik zaten bir performans, başkaları için kurgulanmış bir şey; başkalarının beklentileri koşullandırıyor, yahut başkalarına kendimizi beğendirme arzusu şekillendiriyor çoğunlukla kimliğimizi. Şanslıysak, o öğretilmiş kimlik kırılıyor, yerine farklı ve daha rahat hissettiğimiz bir kimlik inşa etme şansımız olabiliyor.

Nilüfer Kuyaş, Şebnem İyinam

Benzer nedenlerle aidiyet de çok kırılgan. Kendini bir kişiye yahut bir yere, bir ülkeye, bir kültüre ait hissetmek bazen çok aldatıcı olabiliyor; en azından düş kırıklığına uğramak çok kolay. Mesela ben ilk gençliğimden itibaren, çok yakın zamana kadar kendimi Avrupalı hissediyordum, Türkiye’nin de Avrupa’ya ait olduğunu sanıyordum; tabii o kültür benim oluşmamda ağırlıklı bir rol oynamıştı ama bu aynı zamanda benim yarattığım bir kurmacaydı, çünkü Avrupalılar beni Ortadoğulu olarak görüyordu. Benim bu kendime yarattığım Avrupalı kimliği bir zaman sonra kırılınca neye uğradığımı şaşırdım. Benzer şekilde aidiyet de kırıldı. Gene kendimden örnek vereyim; Şemsi Molla’nın Süleymaniye Camii’nin haziresinde yatıyor olması, belediye meclisi üyesi ve doktor olarak İstanbul’a yaptığı hizmetler, Büyükada’ya duyduğu aşk, orada onun adını taşıyan bir sokak olması, bu ve benzeri aile hikâyeleri bende İstanbul’a karşı büyük bir sevgi ve aidiyet oluşturdu ama Türkiye dediğimiz ülkeye aynı oranda güçlü bir bağım yok. Türkiyeli olmak gibi belirgin bir aidiyet hissetmiyorum; sadece tesadüfen bu ülkenin yurttaşıyım ve iyi bir yurttaş olmaya gayret ediyorum, o kadar.

Gelelim belleğe… O da çok kırılgan, çünkü çeşitli nedenlerle çok seçici hatırlıyoruz geçmişi. Dahası, herkes aynı geçmişi farklı hatırlıyor. Bellek son derece sallantılı bir zemin. Tarih yazımı da sallantılı. Arşivleri daha tam öğrenmedik, çoğu açılmadı. “Güvenilir kaynak” diye bir şey de yok, çünkü o eski kayıtlar da belli bir kültüre, yahut ideolojiye göre yazılmış. Sürekli yeniden yazıyoruz tarihi. Kendi kişisel hikâyemizi de hiç durmadan kendimize yeni baştan anlatıyoruz. Ben, kendi hayatımın kapsadığı zamanda geçen bir olayı aynı hatırlayan iki kişiye henüz rastlamadım. İlk romanım Yeni Baştan tamamen bu kırılma üzerine kuruludur.

Sonuçta bu üç şey; kimlik, aidiyet ve bellek kırılgan oldukları için zaten edebiyat diye bir sanat türü var, bu nedenle edebiyatı seviyoruz ve hikâyelere bağımlıyız, çünkü edebiyat bu kırılmış şeyleri sembolik olarak tamir etme şansı veriyor bize, yahut dönüştürme yolu açıyor; bize kendimiz ve başkaları hakkında, geçmiş hakkında yahut insan ruhu hakkında sürekli yeni bir şeyler öğretiyor. Edebiyatın bütün gücü burada.

Şehirle kurduğunuz ilişki de enteresan. Siz İstanbul’u düşünsel bir yaratık ya da düşünsel bir labirent gibi mi algılıyorsunuz?

Hepimizin ailemizden miras aldığımız bir İstanbul var, bir de kendi yaşadığımız İstanbul var. İstanbul benim için Fransızca deyimle “flaner” edilecek, yani aylaklık yapılacak, sokaklarında gezilecek, gizemli köşeleri keşfedilecek, hikâyelerine merak duyulacak, hayal kurulacak bir şehir. Hayal kurmak için ideal bir şehir. Ayrıca geçirdiği sürekli ve hızlı değişimle bir tür mikro kozmos, küçük bir evren ama aynı zamanda düşünce ve imgelem dolu bir labirent; doğru, bunda haklısınız. Hepimizin kurguladığımız bir İstanbul var. Kültürel donanımla, okuduklarımızla, kendi deneyimlerimizi harmanladığımız, üzerine de duyduklarımızı, kulağımıza gelen şehir efsanelerini eklediğimiz, muazzam bir karma varlık bu şehir.

Düşünsel bir labirent olması, İstanbul’un çok derinlemesine bir edebiyat şehri olmasından da kaynaklanıyor. Hayatın nasıl tamamını tüketemezsek, İstanbul’un edebiyattaki yerini de tüketemeyiz; sonsuz. Birçok büyük şehir için geçerli bir şey bu ama İstanbul bir de efsanesi çok bol olan şehirler arasında. Ben Sarah ve Şemsi romanında şehrin çok sevdiğim bazı köşelerini dolaştırdım okura; bir yandan da dediğiniz gibi, farklı düşüncelerin karşılaşıp birbirine örüldüğü bir doku olarak ele aldım İstanbul’u. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “kişisel masalını kurmak” dediği kültürel çabayı ben de çok önemsiyorum.

Denemeci Kuyaş

Biraz da denemeci Nilüfer Kuyaş’tan söz edelim. Ben sizin denemelerinizi okurken prizmatik bir ışığın altında oturduğum hissine kapılıyorum. Sizin düşünce dünyanızda imgenin nasıl bir yeri var?

İmge benim için önemli bir çıkış noktası olabiliyor, yazıda doğrudan imge kullanmasam da. Ben görsel yönü kuvvetli bir insanım. Durmadan fotoğraf çekerim, kadraj yaparım. Bir şeyin nerede durduğu benim için önemlidir; ışığı, gölgesi… Yazarken de imgenin düşüncemi pekiştirecek bir boyutunu yakalamaya çalışırım, kontrastlarla oynarım. Fikirlerle imgeler birlikte gider. İmge düşünmem gerekmez. Kafamda fikirler imgelerle gelişir. Romanda kontrastlarla oynamak, bunu denemede yapmaktan daha zordur. Kontrastı bir karşılaşmadan, bir konuşmadan, bir durumdan çıkarmanız gerekir.

Başka Hayatlar deneme kitabınızda şiirden söz ederken, “Şiir, dili öylesine şeffaflaştırır ki, dilin ötesinde ne durduğunu görmeye başlarız, hayal meyal. Bu görüşe dayanmak, bu görüşü sürdürmek zordur” diye yazmıştınız. Aynı etki sizin denemelerinizdeki düşünsel ince zar için de geçerli.

Virginia Woolf’un varoluş anları dediği şey… Evet, bazen öyle bir şey görürüz ki, orada kalmamız imkânsızdır; onu yeniden görmek isteriz ama onu bir saniye için görmüş olmak bile bizi başka bir yere götürür. Okuduğunuz şiiri yeniden okumak istemek gibi. Dediğiniz şey buna benzer sanırım. Dilin ötesinde durduğunu söylediğim gerçeklik, dilin bizi götürdüğü ama dille ifade edilemeyecek daha derin bir gerçeklik. “Hayatın anlamı var mı; varsa nedir?” sorusu. Hayatın özündeki örüntüleri ne kadar algılayabiliyoruz? Felsefi anlamda “mistik” olmasa da, ona yakın bir derinlik arama eğilimim var benim sanırım.

Denemelerinizi yazarken masa başına meseleyi çözmüş olarak mı geçersiniz?

Denemenin en güzel yanı arayıştır; bir konuda ne düşündüğünüzü siz de ilk defa denemeyi yazarken tamamlarsınız. Başta tabii ki bir fikir, bir plan vardır kafanızda. Başlangıçta o konuda ne hissettiğimi, ne düşündüğümü bilsem bile, gerçek ortaya çok daha iyi çıkar yazarken. Denemenin yapabileceği çok şey vardır. Deneme bilimsel, eleştirel olabilir; deneme hikâye olabilir, hatta duygu bile aktarabilir.

Siz okuyucuyu sanat disiplinleri arasında gezdirirken felsefeyi rahatlıkla kullanıyor, bilginin yanında çağdaş bir duygu aktarımı da geçiriyorsunuz. Tam olarak modernsiniz. Modern Türk edebiyatının eski kuşak denemecileriyle, örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Refik Halit Karay’la bir iç bağınız da var mı?

Var tabii, olmaz mı? Refik Halit Karay’la ilişkim tamamen dil üzerinedir. Ne yazdığı önemli değil; kullandığı dil, kıvrak ve akıcı üslubu bende çok iz bıraktı. Hikâyeleri bile deneme gibidir, insan ruhunu ve davranışlarını gözlemlemek açısından. İnsanlık dramını kayıt altına alıyor gibidir. Tam karşı uçta Nurullah Ataç’ın denemeleri ve özellikle Günce’si uzun süre başucu kitaplarım oldu; Öz Türkçe konusunda kesinlikle karşı fikirde olduğum halde, dil üzerine ciddiyetle düşünmesi bana çok şey öğretti. Tanpınar’ın edebiyat üzerine makaleleri ve Beş Şehir kitabındaki denemeler eşsizdir. Orhan Veli’nin düzyazı eserlerini sürekli tekrar okurum. Garip üzerine yazdığı o manifesto niteliğindeki deneme, devrimci bir şair olduğunun tamamen bilincinde ve felsefi düşünce üretebilen bir yazar olduğunu kanıtlıyor bence. Salah Birsel’in mizahı ve kültürel bilgi derinliği insana her okuyuşta başka şeyler kazandırıyor. İlhan Berk’in denemeleri sanki şiirin uzantısıdır. Memet Fuat’ın eleştirel denemeleri çok yararlandığım eserler. İkinci Yeni üzerine yazdıkları muhteşemdir. Örnekler saymakla bitmez. Deneme şiir kadar güçlü ve derin bir damar Türkçe edebiyatta. Benim de aşkla bağlı olduğum bir tür.

Edebiyat tarihimizde bir yazar olarak sizi heyecanlandıran başka kimler var?

Edebiyatımızdaki modernistlere, modernist devrimlere bayılıyorum. Az önce Orhan Veli’nin Garip için yazdığı önsözü/manifestoyu söyledim. “Bu adam aynı zamanda felsefeciymiş,” diyorum, “yaptığının ne kadar farkında!” Çok güzel ifade etmiş: “Her yeni cereyan şiire yeni bir (hudut) sınır getirdi; şiiri sınırdan kurtarmak bize nasip oldu” diyor. Cesarete bakın. Bir edebiyat devrimi yaptığının tamamen farkında. Benzer şeyler İkinci Yeni şiiri için de söylenebilir; onlar da tamamen farkındalar ne yaptıklarının. Ece Ayhan’ın hem şiirleri hem denemeleri benim için bir milat; onları okuduktan sonra hem edebiyata hem de yazı yazmaya olan tavrım tamamen değişti. Benzer bir devrim öyküde de söz konusu. Ben “kısa hikâye” demeyi daha çok seviyorum ama yerleşik deyimle öykü, Türkçe edebiyatın gene çok güçlü olduğu bir alan. Sait Faik’in ön sıralarda olduğu bir öykü yazma devrimi de var. Orhan Duru’yu o damarın en önemli temsilcisi olarak görüyorum; çok severim onun hikâyeciliğini. Orhan Veli’nin de o az sayıdaki minicik öyküleri inanılmaz güzel. Şimdiki öykü yazarları bu bayrak yarışını çok güzel götürüyor.

Ben de Yok Adam kitabımla öykü yazmaya ilk başladığımda, öykünün roman yazmaya kıyasla ne kadar daha zor olduğunu daha iyi anlamıştım; sonsuz keyif vermişti bana öykü yazmak. Denemenin de öyküleme boyutunu çok severim. Hilmi Yavuz’un Defterler dizisi, Cemil Kavukçu’nun öykücülüğü, Sabahattin Ali’nin anlatımcılığı, Tomris Uyar’ın bakışı beni heyecanlandıran örnekler arasında ama gene saymakla bitmeyecek. Böyle devrimler yaratabilmiş bir edebiyatçıların izinden gitmek büyük mutluluk.

Sizce dil ne zaman düşünce biçimine direnme biçimidir?

Gerçekte ikisinin arasında büyük mesafe yok; düşünmeye başladığımız anda direniyoruz demektir, çünkü haksız yahut yanlış bulduğumuz bir şeye karşılık veriyoruzdur ya da farklı bir bakış kurmak istiyoruzdur.

Dil ve düşünce arasındaki ilişki çok derin bir felsefi konu. En basit düzeyde, dil düşünceleri şekillendiren bir araç.

Edebiyatta ise dil sadece düşünce şekillendirmek işleviyle sınırlı değil; aynı zamanda duyguları, anıları, izlenimleri, deneyimleri güçlü şekilde aktarmak ve okura hissettirmek gibi bir amacı var; gündelik olandan daha derin bir anlam düzeyi kurmak gibi bir hedefi var edebiyat dilinin. Eğer dil aynı zamanda direnmenin bir yolu olacaksa, benim düşünceme göre bunu edebiyatta yapabilmesi için biraz daha deneysel olması gerekiyor. Ben romanlarımda daima dili farklı ölçülerde deneysel olarak kullanmaya çalışıyorum.

Sarah ve Şemsi romanında hem karakterlerin iç dünyalarına girebilmek için gözlemci denebilecek, daha uzaktan bakan bir anlatıcı sesi kurdum hem de roman kişilerinden biri tiyatrocu olduğu için sahnelemeye çok yakın bir anlatım tarzı ve diyalog teknikleri kullandım. Deneyselliği burada. Gecede Bir Çığlık romanımda ise çok izlenimci ve bilinç akışına dayalı olan; deneyimleri süzülmemiş haliyle, daha içeriden, daha yakından ve hemen ânında aktarabilen bir deneysellik istedim.

Her ikisi de farklı düşünme tarzları ve farklı direnme noktaları yaratıyor.

Bir de tabii yazarın düşünme biçimi dediğimiz şey var, yani dünya görüşü ve dünyaya bakışı. Düşünceyle direnme arasındaki ilişkiyi edebiyatta büyük ölçüde yazarın dünya görüşü de belirliyor.

Deneme türü akademiyle medya arasında sıkışıklık yaşar mı?

Deneme başlı başına bir özgürlük alanı. O sıkışıklığı rahatlıkla aşabilecek ve aşmış olan bir tür. Sadece Türkiye’ye özgü bir şey değil; dünyada da uzun bir dönem akademik dil okunamaz bir dildi. Jargon dolu… Şu şudur, bu böyledir, üçe ayrılır, bıdır bıdır bıdır… Akademide artık bu dil kırıldı ama gazetecilikte kırıldı mı, hâlâ emin değilim. Gazetecilikte uzun bir dönem erkek köşe yazarlarının, muhabirlerin egemen olduğu, buyurgan bir dil hâkimdi. “Böyledir, şöyledir, böyle olmak zorundadır, böyle ilerleyecektir” filan gibi… Bu şimdi galiba, ya da umarım değişmeye başlıyor.

Gazetecilik yıllarınızda nasıl başa çıktınız bu dille?

Ben gazeteciliğe İngiltere’de radyocu olarak başladım; radyoculukta öyle bir dil kullanamazsınız. Sizi beş dakika bile dinlemezler, nutuk atmış gibi olursunuz. Türkiye’ye geldiğimde –gazetelerde pek çok kadın gazeteci olsa bile– baktım, erkeklerin kullandığı buyurgan; nutuk atan bir dil hâkim. İtiraf edeyim, başlarda ancak bu dili kullanırsam beni de ciddiye alırlar düşüncesiyle, ben de bu dili kullanarak yazdım. Sonra, “Ne yapıyorum ben, bu dilden nasıl kurtulabilirim?” deyip isyan ederek o dili kırmaya başladım. “Şöyle olabilir mi, böyle düşünebilir miyiz?” diye mahsus sorarak yazıyordum. O dili kırdıkça zihnim denemeye yöneldi; deneme yazmaya öyle başladım diyebilirim.

Kadınlık halleri

Bir denemenizde ‘kadının kendi sessizliğini kırma’ meselesi üzerinde durmuştunuz. Bu sessizliğin hâlâ kırılamamış olmasına sebep olan şey ne?

Toplumların haysiyeti tek başına kadınlara emanet edilmiş gibi bir durum var ortada. Haysiyeti onlar ayakta tutsun, dolayısıyla da fazla ses çıkarmasınlar, ağırbaşlılığı onlar taşısın diye bir kültürel baskı var birçok ülkede. Böylece kadınların sessizliği aslında toplumsal haysiyeti yerle bir eden birçok kötülüğü örtmek için perde ya da paravan olarak kullanılmak isteniyor. Bu son derece büyük ve ikiyüzlü bir yanılsama. Çok genel, engin ve evrensel bir sessizlikten söz ediyorum. Kadınlar sessizliklerini henüz tam bozmadılar. Şiddet söz konusu olduğunda mesela, kadınların neredeyse suçlular adına da utandığı, her şeyi anlatmadığı, toplumun ağırbaşlılığını koruyan bir sessizlik bu. Utanç var ama fail adına da duyulan bir utanç bu. O kadınlar daha hiç konuşmadı. Dayak yiyenler konuşmadı, tecavüze ve şiddete uğrayanların çoğu konuşmadı, fabrikada az maaşla sömürülenler konuşmadı, çeşit çeşit haklarını kullanamayanlar henüz konuşmadı. Biz ne yapıyoruz? Onlar adına söz alıyoruz. Halbuki onların kendi adlarına söz almaları lazım. Kadınlar gerçek anlamda konuşmaya, anlatmaya başlasalar, toplumların şimdiki haliyle, yani şiddete ve ikiyüzlülüğe dayalı haliyle ayakta kalmaları mümkün değil; devrim olur.

Virginia Woolf

Virginia Woolf’un ilham verdiği ve öncülük ettiği, “life writing” denen (biyografi, otobiyografi, hatırat, adına ne derseniz deyin), kadınların hayatlarını ve deneyimlerini anlattıkları metinler o yüzden çok ama çok önemli.

Edebiyatta otobiyografi çok nazik bir konu. Mesafe, serin kan… Kadınların evrensel sessizliği sürüp giderken, Nobelli Annie Ernaux gibi bir örnek de var. Sizce de Annie Ernaux’nun ortaya koyduğu yepyeni bir tavır değil mi?

Annie Ernaux

Ernaux’nun yaptığı şey çok önemli. Çok esaslı bir mesafe bırakarak, kendisine cesurca tanıklık ediyor. Utanmadan, çekinmeden, abartmadan, kendinden kurmaca bir karakter yaratmadan kendini yazarak o orijinalliği başardı. İlgi de çekti; sonunda da Nobel’i aldı zaten. Çok önemsediğim bir yazar. Özellikle Seneler kitabından yola çıkarsak, kendini anlatırken bir gözlemci olarak tarihsel dönemleri de anlatıyor. Tanıklık ediyor. Bu anlamda sosyal tarih yazıyor. İşçi sınıfı kökenli bir kadın. Ben işçi sınıfı kökenli değilim. Yaşlarımız arasında fark var. Ona rağmen niye onun kitaplarında kendimi buluyorum? Kadın olmak, kız çocuğu olmak, toplumdaki meselelerle kadın olarak baş etmek demek ki o kadar da değişmemiş. Onu okuyan kız arkadaşlarımda da aynı etkiyi bıraktı. Kitaplarda kendimizi bulduk. Otobiyografi son 20-25 yıldır edebiyatta merkeze oturdu. Oto-fiksiyon olarak, yani kendini kurmaca karaktere dönüştürmek şeklinde başladı, sonra otobiyografiye yani doğrudan hayatını anlatmaya dönüştü. Bence herkes mutlaka hayat hikâyesini yazmalı, anlatmalı. Virginia Woolf biyografi janrının demokratikleşmesi anlamında söylemişti bunu. Sosyal medyada olanlar da Woolf’un geleceği gördüğü, vizyoner düşüncesini doğrular nitelikte. Şimdi herkes elindeki herhangi bir araçla hikâyesini anlatmaya çalışıyor. Tabii bunun aşırıya kaçtığı, yahut bir sorun hale geldiği noktalar da var ama genelde bu demokratikleşmenin bir göstergesi. Kitap, edebiyat, YouTube, TikTok, Instagram… İnsanlar bunu şimdi her şeyle yapıyor. Önemli bir devrim bence.

Bu arada, Türkiye’de yeni kuşak kadın akademisyenler edebiyat tarihimizi yeniden ele alıyor ve ciddi bir fark yaratıyorlar. Bu çalışmalar sayesinde yazar anneniz Zuhal Kuyaş yeniden gündeme getirildi, hatta onun kayıp bir romanı da bulundu. Siz bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Zuhal Kuyaş

Bu çok önemli bir konu. Yakın zamana kadar edebiyat tarihi fazla muhafazakâr, kötü yazılan, zavallı denebilecek, zayıf ve sıkıcı bir alandı. Şimdi bakıyorum, ne mutlu ki kadın akademisyenler ve –taraftarlık yapmayalım– tabii ki bazı erkek akademisyenler sayesinde de inanılmaz heyecan verici bir şeye dönüştü. Ama kadın akademisyenler bunun başını çektiler. Bize öğretilmeyen, gösterilmeyen neler arayıp buluyorlar! Müthiş bir araştırma seferberliği var. Al baştan yeniden okuyoruz Halit Ziyaları, Refik Halit Karayları. kaybettiğimiz o muhteşem, kıvrak Türkçeyi anımsıyoruz. Benim annem çok meşhur bir yazar değildi ama olağanüstü güzel, ifade gücü yüksek bir Türkçesi vardı ve bence çok iyi bir yazardı. Bahsettiğiniz bu kadın akademisyenler annemi yaşadığı zaman kimsenin yapamadığı kadar onurlandırdılar, edebiyat tarihindeki yerini ve değerini tanımladılar ve bunu bana nezaket olsun diye yapmadılar; kendileri buldular o bağlantıları, gizemleri, anlamları… İşte yayınlıyorlar şimdi. Seval Şahin, Didem Ardalı Büyükarman, Sema Nur Elmas ve Abdullah Ezik… Bütün sanat-kritik ekibi. Buradan sevgi ve teşekkürlerimi gönderiyorum kendilerine. Sadece annem için değil. Vâlâ Nurettin’in karısı Müzehher Va-Nû’nun takma isimle yazdığı kitaplarını da basıyorlar şimdi. Herkes biliyor Suat Derviş’i, Halide Edip Adıvar’ı ama onlar şimdi daha gölgede kalmış kadın yazarları da ortaya çıkarmaya başladılar. Bu çalışmaları çok önemsiyorum ve kutluyorum.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • nilüfer kuyaş
  • Sarah Bernhardt
  • Sarah ve Şemsi
  • Zuhal Kuyaş

Önceki Yazı

DENEME

De Maistre vakası ve Cioran vakası

“Cioran vakasını Romanya özgülünden çok, dünya çapındaki 'Karşı Aydınlanma' akımıyla ilişkili görmek daha doğru olur. Bu çevrelerin 'metapolitik' itirazları o sıralar olduğu gibi şimdi de solun itirazlarının önemli bir kısmıyla ortaktı, ama tamamen karşı yönden.”

ÖMER F. OYAL

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Cem Akaş'la söyleşi:

Sözcüklerin Anlamı ve bölünmüş gerçekçilik

“Türkiye’de ve dünyada 'aslında' neler olduğunu bizim bilmemize imkân yok artık – eskiden de yoktu belki ama bilgileri ve yorumları çatıştırmak hâlâ mümkündü – artık değil ve her şey bilgi müsilajıyla kaplı.”

GAYE KESKİN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist