• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Ebru Erbaş ile söyleşi:

“İfade olanakları açısından Türkçenin eksiği yok, fazlası çoktur.”

“Günümüzde çeviri emeği giderek değersizleştirilmeye çalışılıyor; çevirmenler en temel hakları için mücadele etmek zorunda kalıyor. Nitelikli çeviriye ihtiyaç artarken, iyiyi kötüden ayırt etmede bize yol gösterecek yetkin bir çeviri eleştirisi kurumundan da yoksunuz.”

Ebru Erbaş

CANSU CANSEVEN

@e-posta

SÖYLEŞİ

25 Haziran 2026

PAYLAŞ

Gisèle Pelicot’nun Yaşama Övgü kitabını okuduktan sonra çok uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi yaptım ve Ebru Erbaş’la iletişime geçip kendisine söyleşi talebimi ilettim. Nezaket göstererek kabul etti ve kendisiyle çeviriye ve çevirdiği kitaplara dair birbirinden kıymetli meseleleri konuştuk: Everest Yayınları’nın “Çeviri Odası” dizisini, çeviri ödüllerinde jüri kararlarını ve işleyişi, İtlerle Kurtlar romanının tarihsel çeviri macerasını, Gisèle Pelicot’nunYaşama Övgü kitabının incelikleriyle birlikte çeviri sürecini ve bu süreçteki “kadın kolektifi” olarak adlandırılan yazar-çevirmen-editör işbirliğini masaya yatırdık. Ayrıca Ebru Erbaş, çevirdiği pek çok kitaba dair öznel yorumlarını, çeviri kararlarını ve metin çözümlemelerini de bizimle paylaştı. Ben kendisiyle sohbet ederken Türkçeye kazandırdığı birbirinden kıymetli çevirileriyle hem edebiyat hem de akademi dünyasına sağladığı muazzam katkılar için bir kez daha hayran kaldım ve minnet duydum. Bir yandan da böylesine çok yönlü çevirmenlerimizin üretimlerinin maddi ve manevi olarak çok daha fazla değer gördüğü bir yayın dünyasının hayalini kurmaya devam ettim. Ebru Erbaş’ın Fransızcadan dilimize kazandırdığı pek çok kitaba dair ayrıntıyı bulabileceğiniz bu söyleşi, umarım sizi de en az benim kadar heyecanlandırır.


Yaşama Övgü ile başlayalım. Böyle hassas bir meseleye dair bir kitabı Türkçeye kazandırdığınız için önce bir kadın olarak, sonra da bir okur olarak çok teşekkür ediyorum. Kitap size nasıl geldi? En baştan takip ettiğiniz bir hikâye miydi?

Dava basında yankılanmaya başlayınca dikkatimi çekmişti ve ilgiyle takip ediyordum. Ancak bu projenin asıl mimarı, Everest Yayınları ve Genel Yayın Yönetmeni Saadet Özen’dir. Gisèle Pelicot’nun bir kitap hazırlığında olduğu haberini yakaladıkları an peşine düştüler ve ısrarlı girişimleri sonucunda yayın haklarını almayı başardılar. Henüz yazım aşamasındaki metni görmeden yani “körlemesine” ama davanın toplumsal ağırlığına ve bu sesin Türkçede yankılanması gerektiğine inanan bir yayıncılık vizyonuyla cesaret gösterdiler. Ne mutlu ki, çeviri için de beni düşünmüşler ve ben de böylece dahil oldum.

Projenin zamanlaması da özeldi. Kitabın 17 Şubat 2026’da, kaynak ülke Fransa’yla birlikte tüm dünyada aynı anda yayımlanması planlanmış, biz de bu taahhüde girmiştik. Böylece metnin yazımıyla çevirisinin neredeyse eşzamanlı ilerlediği, zamana karşı yarışılan bir çalışmaya giriştik. Metin yazıldıkça bize parça parça iletiliyor, hatta gönderilmiş bölümler üzerinde tekrar tekrar revizyonlar yapılıyordu. Sonuçta kitabı 17 Şubat’ta raflara çıkarmayı başardık. Bir kadının dünyaya mal olan bu haysiyet mücadelesini 22 ayrı dilde okuruyla buluşturan 30’u aşkın ülkenin arasında Türkiye’nin de yer alması, bu yoğun emeğin en anlamlı karşılığı olarak bana ayrıca gurur veriyor.

Şimdi biraz kitabın içine girmeden feminist söylem üzerine konuşalım istiyorum. Everest Yayınları’nın “Çeviri Odası” adını vererek başladıkları diziden bir kitaptan bahsedeceğim: Luise von Flotow’un Translation and Gender adını verdiği ve Türkçeye Alev Kerimoğlu Bulut’un Çeviri ve Toplumsal Cinsiyet [*] adıyla çevirdiği kitabında, Godard’ın mevcut çeviri kuramlarıyla ilgili iki revizyonundan bahseder ve birincisini şöyle açıklar: “[Bunlardan birincisi] Feminist yapısalcılık-sonrası metin kuramının ve yazınının, kadın çevirmenlere hiçbir metnin tarafsız ya da evrensel bir anlama sahip olmadığı, bu yüzden de orijinal olmadığı güvencesini vermesidir. Her metin, üreticisinin izini taşır; bu, aynı zamanda metnin içinde üretildiği ideolojik ve kültürel bağlamın da izidir. Dahası, her okur metne kendi bireysel anlamını katar. Feminist yazına destek veren bir bağlamda ve kültürde çalışan çevirmenler (feminist okurlar ve yeniden-yazarlar olarak), politik açıdan yaşadıkları dönemle uyumlu metin üretme eğilimindedir.” (s. 40)

Öncelikle hem bu alıntıya yönelik fikrinizi merak ediyorum hem de aşağıdaki iki soruyu bu alıntıya ve yaklaşıma dayanarak yanıtlamanızı rica ediyorum.

Luise von Flotow’un alıntı yaptığınız kitabı, Everest Yayınları’nın “Çeviri Odası” dizisinin önemli halkalarından biri. Bu dizi yayıncılık dünyasında ve çeviribilim alanında bir boşluğu doldurmayı amaçlıyor ve çevirmeni görünmez bir köprü olmaktan çıkarıp metnin inşasındaki asli kurucu unsurlardan biri olarak konumlandırıyor. Diziye “Çeviri Odası” isminin verilmesi de çeviri stratejilerinin, kararların verildiği o “mutfağı” tartışmaya açmayı hedefliyor ve bu yönüyle strateji belirlemek konusunda bilinçlenmek isteyen çevirmenler için de bence önemli imkânlar sunuyor.

Bu vesileyle dizinin editörü Levent Arslan’ı da anmak doğru olur; çok kıymetli eserleri, çok titizlenerek buluyor.

Flotow bu alıntıda çevirinin nötr bir eylem olmadığını, her kelime seçiminin politik ve ideolojik bir yük taşıdığını vurgulamış ve sizin de isabetle tespit ettiğiniz gibi, bu “metnin tarafsız olmadığı” fikri, Gisèle’in anlatısında somutlanıyor. Özetle, biz de bu “odada” bir kadının sessizliğini, uğradığı dehşeti ve o dehşetin içinden çıkardığı vakur sesi, Türkçenin feminist birikimiyle ve hukuk diliyle yeniden inşa etmeye çalıştık.

Şu kadarla ki, pratik düzlemde biz çevirmenler, her an bir üstbiliş halinde, “Şu an şöyle bir ideolojik tercih yapıyorum” diyerek ilerlemiyoruz. Çeviri bizim için semantik ve estetik bir çözüm arayışı, bir zanaat. Yani çeviri zanaatıyla çeviribilim aynı şey değil. Bizim pratik çözümlerle ilerleyen çabamızın teorik olarak nereye denk düştüğü ayrı bir akademik başlık. Elbette metinle kurduğumuz mesafeye, birikimimize göre şekillenen bu teorik izleri teşhis etmek çeviribilimin alanına giriyor. Bizimki daha çok içselleşmiş refleksler ve eğilimler meselesi.

Peki, böyle sert bir hikâyeyi okurken insan ister istemez söyleniyor, öfkeleniyor, kendini tutamayıp bazen ağır yorumlarda bile bulunabiliyor. Siz bu kitabı çevirirken kadın kimliğinizi, okur Ebru Erbaş’ı durdurmak zorunda kaldınız mı?

Ben çeviri sürecinde daha ziyade Gisèle’in vakur ve soğukkanlı mizacını, sözünün sadeliğini ve zarafetini ve hepsinden önemlisi, kendisini tantanasız açabilme cesaretini aktarabilmeye çalıştım. Olayın dehşetli, sarsıcı boyutlarını zaten metni çevirmeye girişmeden büyük ölçüde biliyordum; belki o açıdan hazırlıklı olduğumu da düşünebiliriz. Dolayısıyla, metni üretirken çok sert ve yoğun duygulara savrulmadım, ki zaten bir metinle çevirmenin kurduğu ilişki, okur olarak metnin akışına, duygusuna kapılmaktan çok farklı. Okur metne kapılıp sarsılabilir, bir nevi katarsis yaşayabilir ama çevirmen için bu süreç, deyim yerindeyse daha “epik” ilerler. Biz duygulardan ziyade o duyguyu yaratan teknik ve dilsel mekanizmaları çözmeye odaklanırız: “En doğru karşılık hangisi? Bu cümledeki o sakin ama delici tonu nasıl verebilirim?”

Özetle, bu kitabı ya da herhangi bir kitabı çevirirken okur Ebru Erbaş devrede olmadığından, kendisini durdurmak zorunda da kalmadım. Öte yandan, bu sorunuzdan okura metnin duygusunu geçirebilmiş olduğumuzu anlıyorum ve bunu başarabilmişsek sevinirim.

Böyle sanki biraz zorlamış gibi oluyorum ama metin o kadar sert, konu bir o kadar hassas ki, sürecin sizdeki yansımasını da duymak istiyorum. Çevirmen Ebru Erbaş’ın bir kadın yaklaşımıyla metne “müdahaleleri” olduğunu söylememiz mümkün müdür?

Hayır, bilerek ve kasten müdahalede bulunmadım ve buna gerek de kalmadı. Zaten önümüzde duran, bir kadının en yalın ve en çıplak haliyle kurduğu sözdü. Yukarıda değindiğiniz gibi, her metnin üreticisinin izini taşıması kaçınılmaz ama günümüz çeviri etiğinde çevirmenin metne böylesi kasıtlı müdahalesi sınır aşan bir tutum olurdu. Bazen farklı gerekçelerle böyle müdahalelerin gerektiği yerler olunca da bunu mutlaka belirtiriz ve çevirmenin notuyla gerekçelendiririz. Ama dediğim gibi, bu metinde öylesi bir müdahale gerektiren nokta olmadı. Sonuçta, eğer bir kadın izi varsa bu kasıtlı bir müdahaleden değil, Gisèle’in sesiyle kurduğumuz kaçınılmaz ortaklıktan doğmuştur.

Şunu da sorup bu bahsi kapatacağım: Bu kitabı bir erkek çevirse kayıplar yaşanır mıydı sizce? Neler değişirdi ya da?

Bence cinsiyeti fark etmeksizin, nitelikli bir çevirmenin elinde metinde teknik olarak kayıp yaşanmazdı ya da yaşanmaması gerekirdi. Ama kadınların mücadelesine mal olmuş bu sözün, bütüncül olarak metni aşan etkisinde ve ruhunda belki kayıp yaşanabilirdi. Tecavüz, mağduru dilsizleştiren, onu kendi bedenine ve diline yabancılaştıran bir suç. Bu dehşet verici travmayı bir başka dile yine benzer bir toplumsal bagajı ve duyarlığı taşıyan kadınların aktarması, bence metne çeviri tekniğinin ötesinde bir “kız kardeşlik” katmanı ekledi. Bir erkek çevirmen de teknik olarak kusursuz bir iş çıkarabilirdi ama biz –11 yaşından beri okul arkadaşı olduğumuz– Saadet Özen’le o dili Türkçede kurarken, ortak bir mücadelenin özneleri olarak bir “sözü geri kazanma” eylemine katıldığımız hissiyle çalıştık.

Ebru Erbaş

Gisele’in tonuna; sakin, yalın dilini Türkçede nasıl tınlatacağımıza, bazı özgün terimleri nasıl karşılayacağımıza, cümleleri nerede kesip nerede akıtacağımıza birlikte karar verdik. Türkiye’deki kadına yönelik şiddet literatürüne ve diline de naçizane bir katkı olmasını istedik.

Peki, ilkokul yıllarına kadar gitmişken biraz oralarda kalalım. Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde okudunuz. Lise yıllarından beri çevirmenlik yaptığınızı gördüm. İlk nasıl başladınız çeviriye? Çevirdiğiniz ilk kitap hangisiydi?

Fransızcayı Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde öğrendim, ki biz 5 yıl ilkokuldan sonra, 11 yaşında başlayıp ortaokul ve lise dahil 8 yıl okuyan nesiliz. Çeviriyle okulun çeviri kulübünde tanıştım ve ilk çeviri ödülümü de lisedeki yarışmada kazanmak, ileride bu mesleğe yönelmek için bir heves tohumu attı. Harbiye’deki okulumuzdan çıkar çıkmaz soluğu Taksim’deki Fransız Kültür Merkezi’nde alırdık. Asıl yaşam alanımız olan Fransız Kültür’ün kütüphanesinde keşfettiğim Henri Michaux’dan çevirdiğim beş şiir Varlık dergisinde yayımlandı. Basılan ilk çeviri işim ve bildiğim kadarıyla Türkçeye çevrilmiş ilk Michaux şiirleridir. İlk iki çeviri kitabım ise 1992’de İletişim Yayınları’nın Cep Üniversitesi dizisinden çıktı: Georges Picca’dan Kriminoloji ve Pierre Pichot’dan Psikolojide Kullanılan Testler.

Peki üniversite yıllarınız?

Marmara Üniversitesi’nin Fransızca Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde okurken büyük bir çeviri bürosunda çalışmak beni teknik ve pratik açıdan çok geliştirdi. O zamanlar fiilen aynı ofiste, usta-çırak ilişkisiyle yetişme imkânı vardı ve orası benim için gerçek bir okul oldu. Mezun olduktan sonra birkaç yıl medyada çalıştım; ardından uzun yıllar Profilo Holding’te yöneticilik yaparken diplomasiden hukuka, kurumsal iletişimden kişisel hatırata kadar ve farklı dillerde metinlerle çalışmak aslında çevirmenlik donanımıma da katkı sağladı. Bu arada bir de çocuk kitabı yazdım. Edebi çeviri daha düşük yoğunlukta da olsa, hayatımda varlığını hep sürdürdü. Ülkemizin koşullarında sadece çeviri geliriyle yaşamı idame ettirmenin mümkün olmayışı beni böyle çok yönlü bir kariyere sürükledi. 2018’den beri, artık tam zamanlı olarak sadece çeviri ve yazı işleriyle uğraşıyorum.

2014’te de Atiq Rahimi’nin Kahrolsun Dostoyevski romanının çevirisiyle NDS Edebiyat Ödülü’nü almıştınız. Mathias Énard’ın Pusula romanının çevirisiyle de İKSV tarafından verilen Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’nü kazandınız. Bu ödülde seçici kurulun gerekçeli kararında çeviri sürecinde titizlikle yaptığınız araştırmalar, kültürel kodlamalara ve çeşitli kavramların ve özel isimlerin Türkçeleştirilmesine gösterdiğiniz özen özellikle vurgulandığı gibi, metin boyunca verilen alıntılarda, ilgili metinlerin önceki çevirmenlerinin emeklerine verdiğiniz dikkatin altı çiziliyor. Tebrik ediyorum yeniden. Hem Kahrolsun Dostoyevski ve Pusula romanlarını biraz anlatmanızı rica ediyorum sizden hem de çevirmenler için verilen bu ödülleri nasıl değerlendirdiğinizi de merak ediyorum.

Atiq Rahimi’nin Kahrolsun Dostoyevski romanının bende yeri ayrıdır. Bana ilk büyük çeviri ödülümü getiren eser olarak özgüvenimi kazanmamı sağladı ve sonrasında tamamen çeviriye odaklanma kararımda da etkisi oldu. Kahrolsun Dostoyevski, Afgan asıllı Fransız yazar Rahimi’nin; ölümün kol gezdiği Afganistan’ı, suçu, vicdan azabını ve cezayı sorguladığı bir tür “Afgan Suç ve Cezası”. Aklın terk ettiği, Tanrı’nın çok fazla hissedilen varlığının bir süre sonra tanrısızlığa dönüştüğü çağdaş Afganistan’ı iyilik ve kötülük kavramları üzerinden sorgulayan ve Rus edebiyatından izler taşıyan bu roman ilk baskısını 2012’de yapmıştı ama aradan geçen zamanda maalesef ülkemiz de benzer bir süreçte gerilediği için, bugün bu hikâye bize dair çok daha fazla şey anlatıyor. Nitekim okur nezdinde güncelliğini koruyor ve okunuyor.

Mathias Énard ise Fransız edebiyatının yaşayan en önemli yazarlarından biri; “érudit” (âlimane) ve metinlerarası tarzıyla, nehir cümlelerle örülü anlatımıyla bilinir. Daha önce çevirdiğim, yazara ün kazandıran ilk büyük romanı Mıntıka ile Goncourt ödüllü başeseri Pusula aslında birbirini tamamlayan iki yapıt olarak kurgulanmış. Énard, Mıntıka’da Akdeniz havzası ve Ortadoğu coğrafyasındaki tüm savaşların, nefretin ve yıkımların tarihine dalarken, Pusula’da yine aynı coğrafyanın ürettiği tüm güzellikleri, sanatı, uygarlığı ve ortak inşaları gözler önüne sermek istediğini söyler. Bu iki cilt, havzanın iki kadim metnine nazire yapar: Mıntıka, Homeros’un İlyada destanına, Pusula ise Binbir Gece Masalları’na.

Pusula’nın kahramanı Franz Ritter, Doğu müziğinin Batı üzerindeki etkilerini inceleyen, Viyanalı bir müzikologdur. Eser, gizemli bir hastalığın pençesindeki Ritter’in uykusuz bir gecesi boyunca İstanbul, Suriye ve Tahran gibi topraklara uzanan anıları ve çağrışımlarıyla akar. Batının Doğu kurgusunu sorgulayan bir oryantalizm antolojisi niteliğindeki yapıt, aynı zamanda çift katmanlı bir aşk romanıdır.

Énard’a göre Doğu ve Batı, karşılıklı üretilen imgelerden oluşan, köklü ve ortak bir inşadır. Yazar emperyalizm hakikatini göz ardı etmeden Batının kendi klişeleriyle dalga geçer ve asıl uygarlığın bizatihi ötekiyle temastan doğduğunu vurgular. İki yıl yaşadığı Suriye’deki savaşa tepki olarak bu romanı yazan Énard, eseri Suriyelilere ithaf etmiştir; bu yönüyle Pusula, acıya ve yıkıma güzellikleri hatırlayarak direnmenin romanıdır. Ben de yazarın çok sevdiği İstanbul’da bu duygularla çevirdim ve “Doğulu”, orta sınıf bir kız olarak aldığım “Batılı” eğitimin, bu kitabın meselesini kavramada çevirmen sezgilerimi keskinleştirdiğini düşündüm. Üstelik, şarkiyatçılığın özünde bir çeviri disiplini olduğunu hatırlatan Pusula, bu boyutuyla bir çevirmenler antolojisi olarak da okunabilir. Yoğun metinlerarasılık nedeniyle, bahsi geçen yüzlerce eserin mevcut Türkçe çevirilerini araştırmak epey zamanımı aldı. Teknik düzeydeyse en büyük zorluk ve iddia, Énard’ın o uzun nehir cümlelerini bölmeden, Türkçenin sözdizimine ve ritmine uygun, akıcı ve lezzetli bir kıvamda aktarabilmekti.

Pusula’dan sonra beni çok heyecanlandıran işlerden biri de 2021’de Institut Français’nin başlattığı Çeviri Ödülü’nün ilk edisyonuna layık görülen, Mahir Güven’in Ağabey romanı oldu.

Ah, doğru; onu atlamışım. Affedin lütfen.

Estağfurullah. Paris’in varoşlarında yetişen, babaları Suriyeli, anneleri Fransız iki erkek kardeşin hikâyesi üzerinden Suriye savaşına ve IŞİD’e uzanan; milliyet, aidiyet, kültür ve kimlik gibi kavramları sorgulayan bu sarsıcı roman, Avrupa’da yeraltı edebiyatının güçlü bir örneği olarak karşılandı ve Goncourt İlk Roman Ödülü dahil, önemli ödüller kazandı. Çeviri açısından, yazarın Paris’in banliyö ve göçmen argosundan beslenen özgün dilini uygun söyleyişlerle karşılayabilmek zorlu bir sınavdı. Argoya, sokak diline ve farklı alt kültür jargonlarına uygun karşılıklar üretirken güncel dilin canlılığını yansıtabilmek, anakronizme ya da sadece çeviri metinlerde yaşayan o yapay “lanet olsun dostum” tarzı bir temsile düşmemek için çok titizlendim. Mesele salt bir söz dağarcığından da ibaret değil; o dile özgü kalıplara ve söyleyiş tarzlarına nüfuz ederek kendi armonisinde akıtabilmek önemli. Türkçede bu alanda kaynaklarımız hem kısıtlı hem de büyük ölçüde güncelliğini yitirmiş durumda. Ulaşabildiğim tüm yazılı kaynakları taradıysam da, çoğu kez aradığımı sosyal medyada; ikinci el oto satıcılarının forumlarından YouTube’daki varoş gençliği videolarına kadar envaiçeşit ortamda buldum. Tüm bunları kişisel tarihimden gelen aşinalıkla harmanlayarak bir kıvam tutturmaya çalıştım. Mahir Güven sokağın diliyle yüksek Fransızcayı harmanlıyor, ancak dili eleştirmenlerin göremediği bir kanaldan daha besleniyor: Türkçe. Güven, Fransa’da büyümüş olsa da; kulağında annesinin, ninesinin türküleri, masalları ve ozanların dizeleri var. Bunlardan devşirdiği imgeleri ve Türkçenin müziğini, temposunu Fransızcaya ustalıkla yedirerek özgün bir tat yakalamış. Sonuçta ortaya benzerine az rastlanır sahicilikte bir “enkaz kültürü” romanı çıkarmayı başarmış.

Biraz da ödülleri konuşalım.

Evet, sorunuzun çeviri ödülleriyle ilgili kısmına gelirsek; 2016’da Romain Puértolas’ın Bir İkea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakirinin Olağanüstü Yolculuğu romanının çevirisiyle aldığım NDS Liseliler Edebiyat Ödülü’nü de sayarsak, çeviri alanında ülkemizdeki en önemli ödüllerin tamamına layık görülme şansına eriştim. Ayrıca üç dönem NDS Edebiyat Ödülleri jürisinde (2009-2011 ve 2023) görev yaptıktan sonra, 2024’te ilk kez düzenlenen “Türkiye’nin Goncourt Seçimi”nin koordinatörlüğünü üstlendim ve 2025 itibariyle de Institut Français Türkiye Çeviri Ödülleri jürisindeyim. Yani sanırım konunun iki tarafında da yer almış olarak bir değerlendirme yapabilirim.

Günümüzde çeviri emeği giderek değersizleştirilmeye çalışılıyor; çevirmenler en temel hakları için mücadele etmek zorunda kalıyor. Nitelikli çeviriye ihtiyaç artarken, iyiyi kötüden ayırt etmede bize yol gösterecek yetkin bir çeviri eleştirisi kurumundan da yoksunuz. Bu elverişsiz koşullarda İKSV, Institut Français, Notre Dame de Sion gibi önemli kurumların başlattığı ödüllerle nitelikli çeviriyi desteklemesi ve çevirmenin rolünü tanıması çok kıymetli; zira Çevirmenler Meslek Birliği’nin (Çev-Bir) sloganını hatırlarsak, “Biz çevirmezsek dünya dönmez”. Çeviri kadim bir meslektir ve tarih boyunca tüm medeniyetlerde aydınlanma dönemleri hep çeviriyle başlamıştır.

Bu vesileyle, edebiyat ödüllerinde genel olarak torpil veya kayırmacılık yapıldığı yönünde, bilhassa sosyal medyada dönen spekülasyona da değinmek isterim. En azından çeviri ödülleri açısından bu ithamların tamamen haksız olduğunu söyleyebilirim. Çeviri jürileri gerçekten yoğun bir emekle ve hakkaniyetle, özel bir titizlik göstererek çalışıyor. Zira diğer edebiyat ödüllerinden farklı olarak, çeviriyi değerlendirmenin gayet somut ve nesnel kriterleri mevcut. Jürinin önünde bir kaynak metin, bir de hedef metin oluyor ve dileyen herkesin bunları karşılaştırması mümkün. Bu durum öznel beğenilere ve soyut yargılara fazlaca alan bırakmadığı için, jüriyi mesnetsiz ithamlardan da koruyor bence ve bu açıdan bir ölçüde işini kolaylaştırıyor. Öte yandan, karşılaştırmalı raporlar hazırlamak gibi yoğun bir iş yükü de doğuruyor. Üstelik bu ödülleri kazanan çeviriler üzerine karşılaştırmalı akademik makaleler de yayımlanıyor; yani jüriler böylesi bir denetim mekanizmasının sorumluluğunu da hissederek bilhassa titizleniyor. Özetle, çeviri ödülü jürilerinin dürüst, hakkaniyetli ve titiz çalıştıklarına tanığım. 

Şimdi yine çeviri sürecine döneceğim biraz. Gisèle Pelicot’nun özelinde durum biraz farklıymış tabii; metnin yazımıyla çevirisi neredeyse eşzamanlı ilerlemiş. Peki diğer çevirilerinizde nasıl bir hazırlık süreciniz oluyor? Önce metni okur musunuz? Yoksa “heyecanı kaçmaması için”, okurken mi çeviriyorsunuz?

Genellikle yayınevleri yeni eserlerle ilgili kararlarına altlık için, yayın kuruluna sunulmak üzere bizden kitap raporları ister. Bu durumda aday kitapları ayrıntılı okur ve ön araştırmamı zaten yapmış olurum. Benim yayınevlerine önerdiklerim de haliyle okuyup incelediğim eserler; ya da editörler tarafından teklif edilenleri de önceden okumuş olabiliyorum. Yayınevinin önerdiği eseri önceden okumamışsam; dilini, üslubunu, anlatımını kavrayacak kadar bir ön okuma yapar, hikâyesini ve yazarını araştırırım. Ancak kitabı sonuna kadar okumuyorum. Evet, dediğiniz gibi finalin sürprizinin kaçmasını istemiyorum, çünkü bu, çeviriyi ilerletmek için de motive ediyor.

Kurmaca metinlerin yanında Paul Lafargue’ın Tembellik Hakkı, Stephane Garnier’nin Kedi Gibi Düşünmek ve Davranmak, Michel de Montaigne’in Hayvanlara Övgü, Srđa Popović’in Devrim Planı, Alexis de Tocqueville’in Demokratik Zorbalık  kitaplarını da çevirdiniz. Buraya eklemeyi unuttuklarım da vardır tabii. Çeviri süreçlerinde yayınevlerinden elbette size çok fazla öneri geliyordur ama sizin çevirmek isteyip de sunduklarınız oluyor mu?

Kurmaca metinler ağırlıklı olmakla birlikte, kurgu dışı kitaplar da çeviriyorum. Lisans eğitimim siyaset bilimi üzerine olduğundan, sosyal bilim metinleri çevirmeyi de seviyorum. Kitap çevirisi haricinde, yukarıda değindiğim gibi, beyaz yakalı yıllarımda farklı alanlarda edindiğim birikim de aslında beni besliyor. Örneğin bir roman çevirirken aradığım edebi çözümü, bazen hukuk dilinden ya da tıbbi metinlerden aşina olduğum bir kalıpta bulabiliyorum.

Ülkemizde özellikle Fransızcadan çevrilecek eser seçimi hemen daima editörlerin ve yayınevlerinin kararları doğrultusunda ilerliyor; teklifleri sunan taraf büyük çoğunlukla yayınevleridir. Köklü Frankofoni geleneğimiz sayesinde, belli başlı yayınevlerinin Frankofon editörleri var ve yayınları takip etmek, araştırmak, çevrilecek eserleri ve sonrasında çevirmen adaylarını belirlemek onların işi. Bununla birlikte, istisnai olarak önerisi benden giden ve yayımlanan üç işi anmak isterim:

1) Jérôme Ferrari, Sentinel Adası, Yolcularla Yerlilerin Masalları: 2024’te kazandığım Archipelagos Araştırma Bursu kapsamında keşfettiğim ve çok severek raporladığım bir eserdi. Şansıma, Everest Yayınları da bu kitapla ilgileniyormuş; güzel denk geldi ve geçtiğimiz aralık ayında yazarın Türkçedeki ilk eseri olarak yayımladık. Goncourt Ödüllü Jérôme Ferrari, keskin, derinlikli ve ironik kalemiyle böylece ilk kez Türkçeye kazandırılmış oldu. Kitap, dış dünyayla hiçbir teması olmayan Sentinel Adası metaforu üzerinden, kitle turizminin bir yöreyi nasıl dönüştürdüğüne dair çarpıcı bir hiciv. Korsika’nın bir sahil kasabasında “turizm mucizesi” sayesinde zenginleşen, tuhaf Romani ailesinin üç kuşaklık çöküşünün ironik hikâyesi, aslında bizim de hikâyemiz. Acımasız gözlemciliğiyle, Ferrari dertlerimizin ve kültürlerimizin ortaklığını da önümüze sermiş.

2) Jules Renard, Havuçkafa: 1894 tarihli bu klasik, edebiyattaki masum çocukluk ve kutsal annelik kalıplarını yıkan ilk eserlerden biri. Renard, “Victor Hugo ve niceleri çocuğu hep bir melek olarak gördüler. Asıl onda şeytani ve gaddar olanı görmemiz gerekir. Çocuğa dair yazılanlar da ancak bu bakış açısıyla yenilenebilir” diyerek çocukluğa çığır açan bir gerçekçilikle yaklaşır. Romanda, taşra zengini Lepic ailesinin sevgisiz ortamında günah keçisine dönüşen, kızıl saçlı, zeki Havuçkafa’nın, yetişkinlerin ikiyüzlülüğüne karşı kurnazlığı ve derin sezgileriyle verdiği hayatta kalma mücadelesi anlatılır. Yazarın kendi çocukluğundan esinlenen bu acıklı hikâye güçlü bir ironiyle dengelenir. Halen dünya çapında güncelliğini koruyan, sinemadan operaya pek çok türe uyarlanan bu sarsıcı roman da benim yayınevine sunduğum ve çevirmekten büyük mutluluk duyduğum işlerden biriydi.

3) Sedef Ecer, Milli Servet: Bu kitabı da Ağabey romanını çevirdiğim, sevgili Mahir Güven’in tavsiyesiyle keşfetmiş ve çok sevmiştim. 1985’ten bu yana Fransa’da yaşayan, dramaturg, senarist ve yazar Sedef Ecer’in 2021’de kaleme aldığı bu romanı Fransa’da büyük ilgi gördü; halen tiyatro uyarlaması da başarıyla sahneleniyor. Milli Servet, sarsıcı bir anne-kız ilişkisi ekseninde, Türkiye’nin yakın siyasi ve kültürel tarihinin çalkantıları üzerine, büyüleyici ve çok gerçekçi bir hikâye.

Peki, çevirmeyi çok istediğiniz ya da “keşke ben çevirseydim” dediğiniz bir kitap var mıdır?

Aklıma içimde ukde kalmış, belirli bir kitap gelmiyor. Ben bu soruya başka bir açıdan yaklaşmaya çalışayım: Şöyle çok satan, hep satan ve defalarca baskı yaparak çevirmenini maddi açıdan ihya edecek birkaç kitabı, çevirmenin hakkını veren bir yayıncıya çevirip kenara koymayı isterim ki, çok sevilesi ama az okunacak olanları daha rahat çevirebileyim.

Elbette sevdiğimiz kitapları çevirmek için hevesleniyoruz, ancak çevirmen gözüyle baktığımda, salt okur gözüyle beğenmekten biraz farklı ölçütler devreye giriyor. Çeviri tekniği açısından metnin sergilediği özgün nitelikler, çevirmenden beklediği yaratıcılık ve hatta özel zorluklar da cazip gelebiliyor. “Bunu benim çevirmem ne fark yaratır?”, “Metne bir şey katabilir miyim?” ve “Bu süreçten ben de zenginleşerek çıkabilir miyim?” gibi sorular. Ayrıca, çevirmenin maddi ve manevi haklarını gözeten yayınevleriyle ve işine heyecanla, titizlikle yaklaşan, yetkin editörlerle çalışmak istiyoruz. Ancak son kertede bu bizim işimiz; yani ekmeğimizin peşindeyiz ve ne yazık ki, mevcut piyasa koşullarında yukarıdaki kriterleri karşılayan edebi işler hayatı idame ettirmeye yetmiyor; benim çok sevdiklerim pek satmıyor özetle. Dolayısıyla, çarkı döndürebilmek ve seve seve yüksek edebiyat çevirmeyi sürdürebilmek için, arada çok satacak birkaç işle de değirmene su taşımak gerekiyor. Bu açıdan editörlerin de zorlu metinlerden erinmeyen, emektar çevirmenleri kollaması, gözetmesi gerektiğini hatırlatayım.

Söyleşimizin başında bahsini ettiğimiz Flotow kitabına dönersek; bu kitapta, Carol Maier ve Françoise Massardier-Kenney’den (1996) referansla, feminist düşüncenin etik çerçevesinde çalışan çevirmenlerin, “kadın kimliğiyle özdeş” çevirmen ve eleştirmenlerin metne ve erek kitlesine olan sorumluluklarını açıkça dile getirdiğinden bahseder. Siz yine çok kıymetli çevirmen, editör, akademisyen Saadet Özen’le birlikte çalıştınız bu metin özelinde. Bu noktada nasıl sorumluluklar aldığınızı düşünüyorsunuz?

Önceki sorunuzda değindiğim gibi, biz bu sözü dilden dile aktarırken adeta bir savunma hattı oluşturma sorumluluğuyla hareket ettik. Bu çerçevede, metnin üretiminin ötesinde, bizden çıktıktan sonra okurunu bulmasında ve genel olarak Gisèle’in sözünün kamuoyuna ulaşmasında belki rutin işleyişimizden farklı bir gayret ve heyecanla, yani sadece bir kitap tanıtımını aşan, bir dava ve hak mücadelesi ruhuyla köprülük rolü üstlendiğimizi söyleyebiliriz.

Bu bağlamda bir başka çevirimi, Neige Sinno’nun Hüzünlü Kaplan kitabını da hatırlatmak isterim. Sinno o sarsıcı eserinde, maruz kaldığı ensest travmasını anlatırken kendi dilini nasıl kurabileceğini tartışır; edebiyatın bu dehşeti aktarmadaki çaresizliğini irdeler. O kitabı da bir kadın yazmıştı; ben çevirdim ve editörümüz de yine bir kadındı. Gisèle Pelicot’nun kitabında da aynı “sacayağı” mevcut: Gisèle’in anlatısı, benim çevirim ve Saadet Özen’in editörlüğü. Bu metinlerin üretim ve aktarım sürecindeki “kadın kolektifi” elbette politik bir tercih. Sinno’nun dilin yetersizliği üzerine kurduğu o entelektüel çaba, Pelicot’nun “utanç taraf değiştirmeli” diyen duruşuyla birleştiğinde, bize toplumsal bir direniş hattı çiziyor.

“Kadın kolektifi.” Ne güzel dediniz! Biraz metnin içine girelim istiyorum: Bir özyaşam hikâyesi bu. Çarpıcı, dokunaklı, duygusal gibi sıfatlarla tanımlanamayacak kadar zor bir metin. İç bulandırıcı, öfkelendirici, çıldırtıcı belki. Kaç kez okudunuz metni? Her seferinde neler hissettiniz?

Yukarıda değindiğim gibi, biz çeviriye giriştiğimizde bir yandan metnin yazımı sürüyor, bölümler bize bittikçe gönderiliyordu. Dolayısıyla, ön okuma imkânımız olmadan, gelişiyle çeviriyorduk. Kaba çeviri bittikten sonra, ben tüm metni kaynak metinle karşılaştırarak baştan okudum ve gözden geçirdim. Redaksiyondan döndükten sonra bir kez daha okudum. Benden başka, tabii redaksiyonu üstlenen editör ve düzeltmen de okudu.

Hissiyatıma gelince; yine değindiğim gibi, biz metni farklı teknik kaygılarla irdelediğimiz için farklı hislere kapılıyoruz. Doğru karşılığı bulma kaygısı, cuk oturan bir cümle kurunca gelen keyif ve tatmin duygusu gibi. Hatta bir yönüyle okur gözüyle okuyamamanın yani metnin teknik boyutlarına fazlasıyla dalmanın, dışarıdan bir gözle bakamamanın eksikliğini yaşadığımız da oluyor; kestiremiyoruz mesela, metni akıtabildik mi, okunma konforu nasıldır? O noktada da iyi bir editörün gözü ve katkısı daha da değerleniyor.

Metinde sizi zorlayan kısımlar nelerdi? Kelime seçimi, duygusal boşluklar, tarafsızlık, vs.

Metinde beni en çok, yukarıda anlattığım gibi, zamanla yarışır tempoda ve parça parça, metnin tamamını görmeden ilerlemek zorladı. Terminolojik olarak Fransa’daki bazı kolluk rütbelerinin, yargı sistemindeki bazı rollerin ve uygulamaların Türkiye’de ve dolayısıyla Türkçede birebir karşılığı olmadığından, editörle bunları nasıl karşılayacağımızı kararlaştırmamız gerekti. Yine kadına yönelik şiddete ve cinsel suçlara dair özgün terimleri ve jargonu, mesela bazı edimleri hangi sözlerle karşılayacağımıza dair seçimler yaptık.

Gisèle Pelicot

Esasen çeviri işinde kolay metin yoktur ve bunu zamanla tecrübe edersin. Hatta en basit ve yalın görünen metinleri çevirmek, o yalınlığı yakalamak bazen tumturaklı metinlerle başa çıkmaktan zordur. Ancak bu metin özelinde, bu genelgeçer zorluğun ötesinde çok özel bir zorlukla başa çıkmamız gerekmedi.

Gisèle Pelicot’yla iletişime geçtiniz mi peki? Ya da buna gerek duydunuz mu?

Çeviri sürecinde kaynak metnin yazarının yaşaması ve ulaşılabilir olması elbette büyük şans ve benim de başka projelerde bazı seçimleri netleştirmek, belki gözden kaçmış aksaklıkları gidermek gibi maksatlarla yazarlarla iletişime geçtiğim olmuştur, ancak bu kitabı çevirirken yazar Pelicot ile iletişime geçmemizi gerektirecek özel bir güçlükle karşılaşmadık; özel bir sorumuz olmadı. Öte yandan, kitabın rafa çıkmasından sonra, yani bu aralar Gisèle’i Türkiye’de ağırlamak, ülkemizin kadınlarıyla ve kadın hareketiyle buluşturmak istiyoruz ve bu yönde girişimlerimiz sürüyor. Kitap çok sayıda ülkede eşzamanlı yayımlandığı ve büyük ilgiyle karşılandığı için yazarın da etkinlik programı yoğun ama yakında bir fırsat yaratacağımızı ümit ediyoruz.

Ah, ne güzel haber! Umarım gerçekleşir. Sizce peki, bu çeviride bir şey eksik kaldı mı? Bunu sizin yetkinliğinize dair bir noktadan değil, Türkçe açısından soruyorum. Pelicot’nun bahsettiği, bir hukuk diline geçiş meselesi aslında. Sizce Fransızca ve Türkçe açısından bu metin özelinde neler zorlaştı ya da kolaylaştı?

Bence ve daha doğrusu editörümüzü de katarak, bizce çeviride eksik bir şey kalmadı. Yine de beşer şaşar; tüm dikkatimize ve özenimize rağmen gözden kaçırdığımız, dilimizin sürçtüğü olmuşsa şimdiden affola. Dikkatli okurdan uyarı gelirse teşekkür eder, hemen düzeltmek isteriz.

Türkçeninse zaten ifade olanakları açısından eksiği yok, fazlası çoktur, ki benim de çeviri işinde iddiam budur. Bugüne dek de mahcup etmedi; eksiğimiz olmuşsa, bilakis benim yetkinliğime dair bir nedenledir. Hukuk diline geçiş meselesinde de; Türkçe zorlaştırmaz. Hukuk terminolojimiz ve jargonumuz zengin, oturmuş ve olanaklıdır. Benim de eğitimim ve profesyonel tecrübem itibariyle hâkim olduğum bir alandır ve bu metinde özellikle hukuk dilini doğru karşılamaya özen gösterdim. Gisèle’in kendi sesinden çıkıp mahkeme tutanaklarının soğuk diline girdiği virajlardaki ton değişimini yansıtmaya çalıştım.

Pelicot’nun kitabında sık sık kendisinin de vurguladığı ve insanların şaşkınlığından da bahsettiği üzere, “çökmemiş olması”, güçlü duruşu onun diline de yansıyor mu sizce? “Yenilmez olmaktan başka çarem yok” derken, cümlelerinde de bu gücü görüyor muyuz?

Evet ve belki de Gisèle’in asıl gücü, insanı sinirlendirecek kadar sakin olması; bu tavrıyla alışılagelmiş “mağdur” imgesini yıkması. Başına gelenleri anlatırken tantanaya, ajitasyona başvurmuyor; belki anlaşılmamayı da göze alarak kendi hattını belirliyor. Sahici ve vakur bir yerden konuşuyor. Öyle ki, bazen okurlar, “Neden bu kadar sakin? Neden hâlâ kocasını anlamaya çalışıyor?” diyebiliyor. O ise bir yandan mahkemenin açık görülmesini, tüm dünyada adının böyle bir olayla ilişkilendirilmesini göze alırken, bir yandan da tepki alacağını bilse bile, hayatına dair hafızayı korumaya çalışıyor. Hiçbir teorik altyapısı yok, öyle bir yöne sapmak gibi bir niyeti de yok ve belki de en çarpıcı yönü, bedenin hafızasıyla hareket etmesi. Biz de “utancın taraf değiştirmesini” talep eden bu yalın ve net sesin Türkçedeki yankısı olmaya çalıştık.

Şimdi yine çok kıymetli ama çeviri hikâyesi de epey ilginç ve güzel olan İtlerle Kurtlar romanını konuşalım istiyorum. Irène Némirovsky’nin hayattayken kendi adıyla yayımladığı son roman. Yanılmıyorsam Orhan Veli bu romanın çevirisine başlıyor ama tamamlayamadan hayata veda ediyor. Sonra yarım kalan çeviri İkdam gazetesinde tefrika ediliyor ve çeviriyi Selahattin Hilav devralıyor. Gazetenin iki ay sonra kapanmasının ardından bu çeviri macerası da yarım kalıyor. Sonra Tetes’in kurucusu sevgili Kaya Tanış’ın bu metinleri bulması sonucunda çeviri size emanet ediliyor. Bu süreci biraz anlatabilir misiniz? Değişen döneme göre, dilsel ve kültürel ne tür değişiklikler yapmanız gerekti? Çeviride koruduklarınız nelerdi? Tefrika edilen metinde gazetenin biçimsel sınırlamaları ve zaman kaygısı sebebiyle bariz değişiklikler var mıydı? Bunları merak ettim.

Sizin de belirttiğiniz gibi, İtlerle Kurtlar’ın çeviri süreci gerçekten sıradışı bir serüven. Herhalde bu metin Orhan Veli’nin kaleminden çıkan son satırlardı. Ağabeyi Adnan Veli’nin aktardığına göre, Orhan Veli 245 sayfalık kitabın çevirisinin 105. sayfasındayken hayata veda etmiş. Tetes’in kurucusu, yayıncımız Kaya Tanış bu gizemli metnin peşine düşüp arşivlere daldığında, Orhan Veli’nin vefatından 12 yıl sonra yayımlanan 1962 tarihli İkdam gazetesiyle karşılaşmış. İkdam, Orhan Veli’nin yarım kalmış Némirovsky çevirisini tefrika ederken, kalan kısmı tamamlaması için Selahattin Hilav’a emanet etmiş. Ancak gazetenin sadece iki ay kadar çıkıp kapanmasıyla bu ikinci girişim de akim kalmış. Ben de Kaya Tanış’ın bu iki büyük ismin bıraktığı parçaları toparlayıp tamamlama işini bana önermesiyle devreye girdim. Böylece 1950’de başlayan bir serüven yetmiş beş yıl sonra nihayete ermiş oldu ve eksik kalmış bir mirası tamamladık. Kişisel olarak çok değerli bir deneyim olmasının yanı sıra, edebiyat tarihimize ve çeviribilim çalışmalarına da önemli bir katkı sunduğumuza inanıyorum: Üç çevirmen, üç farklı dönem ve tek bir roman.

Şu da var: İtlerle Kurtlar, İrène Némirovsky’nin yaşarken kendi adıyla yayımlanan son eseriydi ve özgün metin de tıpkı bizdeki gibi, Fransa’da kitaplaşmadan önce tefrika edilmişti. Süreli yayınların edebiyatın başlıca platformu ve yazarların yegâne gelir kaynağı olduğu o dönemde, Türkçe tefrikanın özgün metinden yaklaşık on yıl sonra ve yazarı Némirovsky’nin dünyada adeta unutulmaya terk edildiği bir dönemde yayımlanmaya başlaması, o yılların Türkiye’sinde çağdaş Fransız edebiyatının ne kadar yakından izlendiğini de gösteriyor.

İtlerle Kurtlar'ın üç çevirmeni: Orhan Veli Kanık, Selahattin Hilav, Ebru Erbaş.

Ben bu işe öncelikle Orhan Veli’nin şairliğine olduğu kadar çevirmenliğine duyduğum büyük hayranlıkla atıldım; adeta bir zaman tüneline dalıp onunla aynı metin üzerinde çalışmak çevirmenlik kariyerimin piyangosu oldu. Öte yandan bu metin, kurgu dışı çevirileriyle ve felsefe terminolojimize katkılarıyla tanıdığımız Selahattin Hilav’ın da nadir edebi çevirilerinden biri. Hilav’ın hangi saiklerle Orhan Veli’den yaklaşık on yıl sonra bu çeviriyi devraldığı bizim için bir gizem olsa da, bu özel buluşma hem iki yetkin çevirmenin yaklaşımlarını karşılaştırmak hem de dilin aradan geçen zamanda yaşadığı evrimi izlemek açısından eşsiz bir imkân sunuyor. Hilav’ın Orhan Veli’ye nazaran daha serinkanlı, tabiri caizse tam bir “temiz iş” denebilecek bir yaklaşım sergilediğini söyleyebiliriz.

Bizim temel tavrımız, önceki iki çevirmenin dokusunu bozmadan metni bütünlemek oldu. Orhan Veli’den kalan 1950’lerin İstanbul Türkçesinin o canlı konuşma tınısı ve özgün söyleyişleri belge değeri taşıyordu; onlara hiç dokunmadık. Sadece yazım ve noktalamadaki tutarsızlıkları güncelledik ama dönemin sesini tamamen koruduk. Hilav’ın çevirdiği kısımda ise, özellikle tefrikanın sonlarına doğru bazı kesintiler ve özetlemeler yapılmıştı; bu eksikleri tamamladık. Kendi çevirdiğim son sayfalarda ise yapay bir “1950’ler Türkçesine benzetme” çabasına girmeden, bugünün Türkçesiyle ama önceki iki sesle uyumlu bir ritim ve bütünlük kurmaya çalıştım. En büyük zorluk da üç farklı dönemin izini taşıyan bu metinde bütünlük duygusunu yakalayabilmekti.

Némirovsky’nin üslubu yalın ama katmanlıdır; incelikli ve derin psikolojik gözlemlerle toplumsal panoramayı aynı kadraja oturtur. Anlatımı bir yönüyle açıklık, bir yönüyle de sezdirme üzerine kurulu. Bu tonu Türkçeye taşırken Orhan Veli’nin diyalog kurma ve gündelik söz akışını yansıtma becerisi çok yardımcı olmuş; Hilav’ın sadelik ve ekonomi arayışıyla anlamı önceleyen yaklaşımı da metne farklı bir zenginlik katmış. Ben de günümüz Türkçesinin ritmine kulak veren, akıcı bir dille, metnin hem psikolojik derinliğini hem de toplumsal gerilimini yansıtmaya çalıştım.

Tüm bunları çok daha ayrıntılı olarak kitaba yazdığımız çevirmen önsözünde ve yayıncının sunuş metninde açıklamaya çalıştık. Salt edebi değeriyle de ilgiyi hak eden bu romanın okurunu bulmasının yanı sıra, edebiyat tarihçilerinin ve çeviribilim çalışanların da radarına girmesi bizleri mutlu ediyor. Üniversitelerin çeviribilim bölümlerinden davetler alıyoruz; üzerine incelemeler, makaleler yazılıyor.

Ne güzel bir son oldu! Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

 

 

 

[*] Luise von Flotow, Çeviri ve Toplumsal Cinsiyet: “Feminizm Çağı”nda Çeviri, çev. Alev Kerimoğlu Bulut, Everest Yayınları, İstanbul, 2024.

Yazarın Tüm Yazıları
  • çevirmen söyleşileri
  • Ebru Erbaş

Önceki Yazı

İNCELEME

Saf Canavar üzerine:

Yitirilen dünya, keşfedilen evren

“Romanın temel meselesi insanın dünyadaki yerini yeniden tarif etmek değil, insanı evrenin ilişkisel ağıyla yeniden ilişkilendirmek ve onu oluşa teslim etmektir. Hatta anlatının kendisi de bu döngüsel oluşa teslim edilmiştir.”

DİLEK BEKTAŞOĞLU

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Rafik Schami:

“Sansüre itaat etmektense, hiçbir şey yayımlamamayı tercih ederim...”

80. yaşını kutlarken, Suriyeli usta yazar Rafik Schami’yle yazmaya yönelişini, Almanca yazma deneyimini, sansürü, hikâye anlatıcılığının bugün hâlâ nasıl var olabildiğini konuştuk.

EZGİ SİVRİKAYA
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist