Rafik Schami:
“Sansüre itaat etmektense, hiçbir şey yayımlamamayı tercih ederim...”
80. yaşını kutlarken, Suriyeli usta yazar Rafik Schami’yle yazmaya yönelişini, Almanca yazma deneyimini, sansürü, hikâye anlatıcılığının bugün hâlâ nasıl var olabildiğini konuştuk.
Rafik Schami
Suriyeli usta yazar Rafik Schami 80 yaşında. Şam’da başlayan ve Almanya’da devam eden hayatı boyunca sürgün, göç ve birlikte yaşama kültürünü eserlerine taşıyan Schami, sözlü anlatı geleneğinden beslenen romanları, öyküleri ve anlatıcı diliyle dünya edebiyatında kendine özgü bir yer edindi.
Bugün kitapları otuzdan fazla dile çevrilen Schami’nin 80. yaşını kutlarken, usta yazarla çocukluğundan yazarlığa yönelişine, Almanca yazma deneyiminden sansüre, bugünün dünyasından hikâye anlatıcılığının bugün hâlâ nasıl var olabildiğine uzanan kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.
Şam’da, farklı dillerin ve kültürlerin iç içe geçtiği bir ortamda büyüdünüz. Bugünden o çocukluk yıllarınıza baktığınızda, sizi yazarlığa en çok yaklaştıran şey neler oldu?
Esasen yazmaya başlamamın başlangıcı, akşam saatlerinde iç avlunun açık havasında komşuların sözlü anlatıları oldu. Bunlar beni büyülüyordu, böylece sokakta ve okulda bu klasik hikâyeleri anlatmaya başladım. Hikâyelerin çoğu neşeliydi. Giderek düşüncelerimi, gözlemlerimi, esprilerimi ve eski öyküleri kimseye belli etmeden bunlarla harmanlamaya giriştim. Anlattıklarım beğenildi ve yavaş yavaş geleneksel alıntıların payı azalırken, gezintilerimde elimde herhangi bir roman olmaksızın sözlü anlattığım hikâyeler kendi hayal mahsullerimden oluşmaya başladı.
Kitaplarınızın girişinde annenize ve babanıza özel bir yer açıyorsunuz, bazılarını onlara ithaf ediyorsunuz. Ailenizin, özellikle annenizin hikâye anlatıcılığı ve babanızın size kazandırdıkları, yazarlığınızda nasıl bir yer tutuyor?
Annem harika bir dinleyiciydi ve gülmeyi çok seviyordu. Bu nedenle hep onu daha fazla güldürecek hikâyeler tasavvur etmeye koyuldum. Annem bir çocuk gibi neredeyse hiç nefes almadan gülerdi. Babam bir anlatıcı değildi, kitap okumayı severdi. Ondan kitapların sessizliğini sevmeyi öğrendim. İyi bir anlatıcı olmanın önkoşulu iyi dinlemek ve kitapları sevmektir. Annemle babamın bana verdiği hediye budur.
Kimya eğitimi alıp doktoranızı tamamlıyorsunuz ancak bir noktadan sonra tümüyle edebiyata yöneliyorsunuz. Bu değişim sizin için ani bir karar mıydı, yoksa yazarlık zaten uzun süredir hayatınızın merkezinde miydi?
İçimde çocukluğumdan beri iki farklı insan var. Biri hayatın nasıl işlediğini merak eder, diğeri ise anlatmaya, kahramanların dünyasına dalmaya bayılır, her şeyi ve dertlerini geride bırakmak ister. Ben kimya, fizik ve matematik okudum. Kimya beni büyülüyordu ve hafızam çok iyi olduğu için formülleri öğrenmek bana çocuk oyuncağı gibi geliyordu. İçimdeki iki insan giderek büyüdü. Ta ki kimya doktoru olarak büyük bir holdingde çalışmaya ve edebiyat için gerekli zaman ve enerjiyi ayırmakta güçlük çekmeye başladığım zamana kadar… Karar vermek zorundaydım, zira iki karpuz bir koltuğa sığmazdı. On yedi yıl sonra kimyadan ayrılmaya ve artık yalnızca edebiyatla uğraşmaya karar verdim.
‘Almanca yazmayı hiç planlamadım…’
Almanya’ya göç ettikten sonra Almanca yazmaya başlıyorsunuz.
Almanca yazmayı hiç planlamadım çünkü göçmen edebiyatının Arap dünyasında, özellikle Suriye, Lübnan ve Mısır’da çok köklü bir geleneği vardı. Halil Cibran dünya çapında bir üne kavuştu fakat Amerika’da Arapça yazan ve eserlerini Arap ülkelerinde yayımlayan yüzlerce yazar vardı. Bunlar köktendincilikten ve başka kültürleri aşağılamaktan uzak son derece çağdaş metinlerdi. Ancak roman dosyalarım, gönderdiğim bütün Arap yayınevleri tarafından geri çevrildi. Bunların arasında dünyada 25 dilde basılan ve yaklaşık 2 milyon basılan Gecenin Öykücüleri (Şam Geceleri) gibi dünya çapında başarı kazanan romanlar da vardı. Yavaş yavaş yayınevlerinin bütün Arap ülkelerinde diktatörlüklere köleler gibi boyun eğdiklerini kavramaya başladım ve böylece Almanca yazmaya karar vermek zorunda kaldım.
Yeni bir dilde yazmak sizin için nasıl bir deneyimdi?
Almanca ve Arapça birbirinden çok farklı diller olduğu için Almanca yazmak başlangıçta bana çok zor geldi. Bu nedenle iki yıl boyunca kadın ve erkek Alman yazarların eserlerini el yazımla kâğıda döktüm. Bunu yaparken sık sık duraklıyor ve Almancada bir betimlemenin nasıl çok fazla sıfat kullanmadan mümkün olabildiği üzerine kafa yoruyordum. Arapça öyküler kelimesi kelimesine Almancaya çevrildiğinde aşırı bir duygusallığa kayıyordu. Thomas Mann ile başladım, sonra Kurt Tucholsky, Heinrich Heine ve son olarak da hayatını uzun süre sürgünde geçiren Anna Seghers ile devam ettim. İki yıl sonra artık Almanca yazabileceğimi hissediyordum.
Yeni bir dilde yazmayı ‘odaları kapalı bir evde yaşamak’ gibi tarif ediyorsunuz. Yıllar sonra o evin kapılarını açabildiniz mi, yoksa bazı odalar hâlâ size kapalı mı?
Kilitli odalar her zaman vardır veya açık odalar aniden kilitlenir. Bir örnek vereyim: Arapçada her şey için tek bir artikel vardır (el) ve bu artikel her iki cinsiyette de kullanılır. Almancada ise üç artikel vardır ve ben yorgun düşünce Arapçada dişil oldukları için sıklıkla “die Himmel” veya “die Baum” diyorum, oysa bunlar Almancada eril. Bunu çabuk kavradım ve insanların bana müsamaha göstermesine katlanamadığım için özel bir lektör aramaya karar verdim. Çok geçmeden yaptığı işe çok saygı duyduğum bir kadın Alman filoloğu buldum ve ondan üslubumu değiştirmeksizin yalnızca hatalarımı düzeltmesini istedim. Zira ben bir Alman yazar değilim, Almanca konuşan bir yazarım. Aradaki fark muazzam büyüklüktedir.
Almanca yazdığınız ilk dönem eserlerinizden biri Malula’dan Masallar. O döneme baktığınızda, bu kitabın sizin yazarlık yolculuğunuzdaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu, kimya öğrenimi gördüğüm Heidelberg Üniversitesi’nin kütüphanesinde yaptığım bir keşifti. Oryantalist Gothelf Bergsträsser (1886-1933) Şam’ın 60 kilometre kuzeyinde bulunan ve bugün hala İsa Mesih’in de konuştuğu Aramicenin konuşulduğu Hristiyan bir Süryani köyü Malule’de halk masallarını derlemişti. Annemle babam da bu köyde dünyaya gelmişler. Almanya’da yüksekokul öğrencileri için gramer semineri olarak hazırlanan derleme kısa tutulmuştu. Ben masalları, nasıl anlatılacaklarını tahayyül ederek geliştirdim, zira masal metinlerinin bazıları yalnızca yarım sayfa tutuyordu. Yarım sayfa metin anlatım olarak yalnızca iki-üç dakika sürer, bu kadar kısa bir anlatım ise köyde hiçbir zaman vuku bulmaz. Bu deneyim benim için kısa öyküleri, fıkraları, rivayetleri veya film sahnelerini bağımsız bir öykü olarak nasıl geliştirebileceğime dair güzel bir alıştırma oldu.
Şam’ın sizin için çok güçlü bir duygusal karşılığı olduğunu biliyoruz. Yıllar içinde bu bağın biçimi değişti mi?
Bir daha asla geri dönemeyeceğim kanaati bende maalesef güçlendi. Esat’ın devrilmesinin ardından da yeni iktidar sahipleri azınlıklara, Hristiyanlara, Alevilere, Dürzilere, Yezidilere ve Kürtlere haksızlık yapmaya devam ediyor. Seksen yaşındayım ve hayatımı tehlikeye atmak niyetinde değilim. Ayrıca Cumhurbaşkanı Ahmet El-Şara’nın konumunun da, taraftarlarının arasındaki daha köktenci gruplar tarafından tehdit edildiğini düşünüyorum.
‘Anlattıklarımın hiçbiri hayal mahsulü değil’
Bazı eserlerinizde farklı dinlerin ve kültürlerin bir arada olduğu bir dünya var. Bu çeşitlilik yaşadığınız hayatın yansıması mı yoksa kurguladığınız bir dünya mı?
Anlattıklarımın tek bir kelimesi hayal mahsulü değil. Bir çocuk ve delikanlı olarak bunları bizzat yaşadım. Hristiyan bölgesinde bulunan sokağımız Yahudi sokağına komşuydu ve biz eşit haklara sahip bir şekilde bir arada yaşıyorduk. Sokağımızda Kürtler, Filistinliler, Müslümanlar, Yezidiler ve Ermeniler de oturuyordu; evlerimizin kapıları geceleri bile açıktı.
Sen Anlatınca, Çöllerde Çiçekler Açıyor kitabınızın teşekkür metninde yazarlığın aslında tek başına yapılan bir iş olmadığını söylüyorsunuz. Siz kendi deneyiminizde, bir metnin ortaya çıkışında kimlerin ve nelerin belirleyici olduğunu düşünüyorsunuz?
Her birimiz yüzyılların kültürel mirasını kendi içinde taşıyor. Bir yazarın yazdığı metinlerde, okuduğu kitaplardan, dinlediği öykülerden ve başka insanların ona anlattığı yaşanmışlıklardan öğeler bulunur. Fakat bunların yazarları nasıl etkilediğine dair bir kural yoktur. Bende yazarken veya bir tiyatronun sahnesinde bir öykü anlatırken en önde gelen öğe okuyucu veya dinleyicilere duyduğum saygıdır. İkinci öğe ise çalışma kayıtlarım, yani her zaman yanımda taşıdığım ve içine düşünce ve gözlemlerimi ilk arada aktardığım küçük bir defterdir. Bu defterler bana elli yıldır refakat eder ve bir sonraki taramada daha hızlı ilerlemek üzere bu arada bir sonuca vardığım her değerlendirmenin üzerine bir çizgi çekerim.
‘İran halkıyla derin bir duygudaşlık hissediyorum’
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar savaşlar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Siz bu tabloya baktığınızda ne hissediyorsunuz? Dünyanın gidişatına dair en büyük kaygınız ne?
Ben her zaman siyasal düşünen fanatizme karşıt bir insandım ve Filistinliler ile İsrailliler arasında bir uzlaşma sağlamakta tam anlamıyla başarısızlığa uğradım. Dünyada barışın çok kolay bozulmasından dolayı son derece üzgün ve bazen de çok öfkeliyim. Trump gibi siyasetten hiçbir şey anlamayan, yalnızca bütün kıtaları ve bunların zenginliklerini yağmalamak peşinde olan bir ahmak bile bunu başarıyor. İran’a karşı başlatılan savaştaki son gelişmeler beni bu bölge, hatta bütün dünya açısından fevkalade endişelendiriyor. Çok eski bir kültürü temsil eden ve barış içerisinde yaşamayı hak eden İran halkıyla derin bir duygudaşlık hissediyorum.
Bir yazarın politik bir sorumluluğu olduğunu düşünüyor musunuz? Sizce edebiyat böyle bir yıkım karşısında gerçekten bir şey değiştirebilir mi?
Vaaz etmiyor, tam tersine okurlarına sürükleyici bir umut aşılıyorsa, evet.
‘Söz özgür olmazsa yitip gideriz’ diyorsunuz. Peki edebiyat gerçekten özgür bir alan mı, yoksa o da sınırlar ve otosansürlerle çevrili mi?
Sansüre itaat etmektense, hiçbir şey yayımlamamayı tercih ederim. İnsan şiir veya öykülerini uydurma bir isimle en küçük sayılarda bastırarak yurt dışına çıkarıp orada arkadaşlar vasıtasıyla çevirterek yayımlamaya çalışabilir. Bu yol elbette zahmetlidir ama umutsuz değildir.
‘Yaşadığım sürece hiçbir devlet ödülünü kabul etmeyeceğim’
Türkiye’de de ifade özgürlüğü ve sansür tartışmaları gündemde. Gazeteciler, sanatçılar ve komedyenler hakkında soruşturmalar açılıyor, bazı içerikler dijital platformlardan kaldırılıyor ve birçok kişi belki de otosansür uygulamaya mecbur bırakılıyor. Siz de eserlerinizin farklı ülkelerde yasaklanması ve sansüre uğramasıyla karşılaştınız. Bu tabloya nasıl bakıyorsunuz?
Bu, yalnızca Türkiye’de değil, bütün Arap ülkelerinde ve bu arada Almanya’da bile böyle. Bu gelişme çok endişe verici ve açıkça eleştirilmek zorunda. Böyle şeyler yaşanmaya başladığından bu yana Alman medyasından gelen bütün siyasi söyleşi taleplerini reddettiğim gibi, en son olarak Federal Almanya Üstün Hizmet Madalyası’nı da geri çevirdim ve yaşadığım sürece hiçbir devlet ödülünü kabul etmeyeceğim. Arap yayınevleri, metinlerimde bulunan bütün erotik cümleleri ve diktatörlüğün eleştirildiği bölümleri metinden çıkarmak istediği için, uzun bir süre kitaplarımın çevrilmesine izin vermedim. Ta ki arkadaşım Khalid Al Maaly bir yayınevi kurarak kitaplarımı sansürsüz basmaya başlayana değin… Kitaplarım bütün Arap ülkelerinde yasaklandı, fakat arkadaşımın yirmiden fazla Arap ülkesinde kitap fuarlarına katılması benim şansım oldu, zira resmi merciler fuarlarda denetlemede bulunamıyor. Bu uygulamayı, aksi takdirde fuara katılmayacaklarını açıklayan Batılı yayınevleri kabul ettirdi. Arapça kitaplarımın telif ücretlerini, cesaretini sürdürebilmesi için arkadaşıma hediye ediyorum.
Sosyal medya ve dijital dünya, okuma alışkanlıklarını köklü biçimde değiştirdi, kitaplar eskisi kadar ‘merkezde’ değil. Sizce iyi hikâye kendine her zaman/her devirde yer bulur mu?
Evet, kesinlikle.
Onlarca yıl boyunca yazmayı sürdürdünüz. Yazma motivasyonunuz yıllar içinde değişti mi?
Hayır, bana enerji sağlayan kaynağım da, yani insanlara başka bir dünyaya yaptıkları seyahatlerde kapsamlı bir mizah anlayışıyla refakat etme özlemim de hiç değişmedi.
Kitaplarınız otuzdan fazla dile çevrildi ve çok farklı coğrafyalarda okunuyor. Bu geniş okur kitlesiyle kurduğunuz ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Okurlarınıza neler söylemek istersiniz?
Kitaplarımın bu kadar çok ülkede okunması hayatımın en büyük sürprizi oldu. Dünyanın her yerinde insanlara, hatta kitaplarımın hem baskılı olarak hem de internette okunabilmesi nedeniyle Arap ülkelerinde yaşayan insanlara bile özlemlerimden ve hayallerimden bahsedebilmek beni çok duygulandırıyor. Fakat hiçbir riyakârlık söz konusu olmaksızın size bir şey söylemek istiyorum: Hayatımda ilk kez yabancı bir yayınevi – Türk yayınevi Ayrıntı – bir romanımın haklarını, romanım henüz çıkmadan satın aldı. Ayrıntı Yayınları’na Das Mosaik der Frauen (adını taşıyan romanla çok büyük başarılar diliyorum.
Bugün geriye dönüp baktığınızda, yazdığınız eserler için ne söylemek istersiniz?
Kimya doktorluğu titrini anılarımın bir rafında istirahate terk etme ve sefalete yuvarlanma riskini üstlenme kararım doğruydu. Maalesef bu sefaleti yaşadım da… Beş yıl boyunca bir çatı katındaki küçük evimi ayakta tutabilmek için pek çok yan işler yapmak zorunda kaldım. Kitaplarım Almanya’da senelerce geri çevrildi. Sonunda altı kitabım küçücük bir yayınevi tarafından çıkarıldıktan sonra da edebiyat eleştirileri bunları dikkate almadı. Ancak dünya çapındaki başarım Erzähler der Nacht (Gecenin Öykücüleri) bu suskunluk duvarını yıkıp geçti. Bundan sonra edebiyat eleştirilerine ihtiyacım kalmamıştı, zira her roman için 120-150 edebi sohbet akşamı düzenliyor ve romanlarımı tüketiyordum.
Önceki Yazı
Ebru Erbaş ile söyleşi:
“İfade olanakları açısından Türkçenin eksiği yok, fazlası çoktur.”
“Günümüzde çeviri emeği giderek değersizleştirilmeye çalışılıyor; çevirmenler en temel hakları için mücadele etmek zorunda kalıyor. Nitelikli çeviriye ihtiyaç artarken, iyiyi kötüden ayırt etmede bize yol gösterecek yetkin bir çeviri eleştirisi kurumundan da yoksunuz.”
Sonraki Yazı
Gökyüzü Düşerken:
Çocukluğun cennetinden faşizmin cehennemine
“Mazzetti’nin anlattığı trajedi, geçmişte kalmış bir felaketin tanıklığından fazlası. Şimdinin savaşından geçmişin savaşına baktığımızda, Gökyüzü Düşerken insanlığın en büyük ahlaki çelişkilerinden birini de hatırlatıyor.”