‘Geceden kolay vazgeçerim,

ah sabahı var bu şehrin’

05.45 İstanbul

GÖKÇE BİLGİN

İletişim Yayınları
Kasım 2024
166 sayfa

2. baskı

8 Ocak 2026

CAFER SOLGUN

Ben bir katilim, o bir tutsak. Benzeyen ve benzemeyen yönlerimiz var. İkimiz de zamanın içine hapsolmuş, zamanın önümüze çıkardığı seçeneklere körlemesine dalıp duruyoruz. Plana, bilgiye, çekilen eziyete rağmen seçenekler belirsiz. Zamana uyup bizim için öngördüğü hayatı mı yaşayacağız, yoksa yeni hayata bambaşka bir yerden mi dahil olacağız?

05.45 İstanbul, İstanbul’a ve evini terk edenlere adanmış bir roman. Anlamlı bir ithaf. En azından hayat hikâyesinin bir kesitinde evini terk edip İstanbul’a gelmiş olanlar için. Benim de hikâyemin dönüm noktalarından biridir bu; genç yaşta, “genç yaşta” lafın gelişi, aslında çocuk yaşta evini terk etmiş ve İstanbul’a gelmiş olmak...

Aslında ömr-ü hayatımın önemli bir kesiti “bir evim olsa” özlemiyle geçti içimde bir yerlerde. “Evim olsa” derken, öyle tapulu ev filan değil kastım. Ev işte; yatağın, mutfağın, çalışma odan, kitaplığın, canını da sıksa faturalar, gelip gidenin filan. Huzur desek mesela, herkesin “yuva” dediğine?

Yola güvendiğim için yolculuktan çekinmem.

Neyse, mevzudan sapmayalım. Neticede evini terk etmişlere ithafen distopik bir İstanbul romanı söz konusu olan; hatta biraz bilimkurgu ve politik bir roman.

Anlatım boyunca yer yer karşımıza çıkan ve izlemeyenin, dinlemeyenin “kaybedilme” riskini göze alması gereken, George Orwell’in 1984’ündeki Büyük Birader’i anımsatan bir “Başkan” var mesela. Distopya dediğimiz, geçmiş, bugün ve gelecek olarak gerçekleşen zaman kavramının herhangi bir kesitine sığdırılamaz bir kötülükler hegemonyası; hemen aklınıza güncel “başkanlar” gelmesin yani.

Gelirse de gelsin ama; ne tuhaf ne de manasız denebilir buna. Görebildiğimiz göremediğimiz, doğrudan veya dolaylı, bugün ya da yarın; faşizmi, otoriteryanizmi, insanlığımızı baskıyla tanınmaz hale getirmeyi amaçlayan devletlere, iktidarlara yahut sistemlere karşı durmanın “zamanı” mı olur?

Hiçbir şey izlemiyoruz. Başkan’ın yüzünden başka. Onun yüzünü de her yere koymuşlar. Akla gelebilecek her yere. Öyle hemen akla gelmeyen yerlere de koymuşlar. Tek tek sayamayacağım kadar çok yerde Başkan’ın yüzü ve sesi var. Dinlememek mümkün değil. Görmemek için arada bir gözlerimi kırpıyorum. Ama korkuyorum. Yüzüne bakmadığımı görürler de beni de kaybederler diye.

Roman boyunca İstanbul eşlik ediyor size. Semtleri, sokakları, caddeleri, binaları ve insanlarıyla. Ama İstanbul romanın edilgen bir arka plan fotoğrafı değil; ilk akla gelen haliyle bir şehir anlatısı da değil söz konusu olan. Şehir hep ön planda, hikâyenin olmazsa olmaz önemde bir aktörü. İstanbul, başka bir şehir değil; “Başka bir şehir de olamaz mı?” denemez yani. Başka bir şehir olsa, başka bir roman olurdu okuduğunuz. Başka bir şehir olsa, bu roman olmazdı.

Başka bir şehir olamazdı bu romanı anlatan, çünkü, “İstanbul’da dünyanın başka şehirlerinde olmayan nice şey var” ve mesela şehrin altında ve üstünde “birbirine bağlı ama tamamen başkaymış gibi birbirinden habersiz, iki hayat var”.

İstanbul, özlenen şehirdir artık. Sokağında yürürken, evlerinin içindeyken, gürültüsüne karışmışken, dahiliyken özlenen şehirdir.

Aslına bakarsanız ikiden de fazladır İstanbul’da hayatlar. Çünkü İstanbul içinde nice İstanbul vardır; bir o kadar da hayat, hikâye...

Sizde de olmaz mı; hani bir vesileyle şehrin o güne değin hiç gitmediğiniz, belki varlığından bile haberiniz olmayan bir semtine gittiğinizde, “Burası da mı İstanbul? İstanbul içinde kaç tane İstanbul var?” şaşkınlığını yaşadığınız...

Bilir misiniz; sözümona İstanbul sosyolojisi üzerine totoloji yaparken, “İstanbul’da yaşayıp da Taksim’i bilmeyenler var azizim” diye yakınan tipler vardı bir zamanlar. Yaşadığı yerin sınırlarından dışarı çıkmadan, İstanbul’u Taksim ve çevresinden ibaret zanneden, halkla teması İstiklal Caddesi’nde yürümekten ibaret, enteresan tiplerdi. Kahvaltısını Savoy’da yapar, öğleden sonra Kaktüs’e geçer, akşam da Bilsak’a takılırlardı. Meyhane diye bildikleri, o zamanlar bu çeşitler dışında içeri kimseyi almıyorlar sandığım birkaç mekândan ibaretti. (“Ne zaman?” derseniz, işte o zaman, ‘80’li yılların sonu; durduğu yerden, kaldığı yerden hayata yeniden can vermeye geldiğimiz zamanlar işte...)

İstanbul içinde başka İstanbullar var, evet. Nurtepe’nin yokuşlarından tırmandınız mı hiç mesela? Çağlayan’ın, Kağıthane’nin, Gültepe’nin, Mecidiyeköy’ün “derelerini” bilir misiniz? Bir zamanlar in cin top oynayan Esenler’in karanlık mahallelerini; mesela Atışalanı’nı? Davutpaşa’yı? Kazım Karabekir’i? Dörtyol’u? Duvarlarında hâlâ kalubeladan kalma, solmuş “Kahrolsun Faşizm” yazıları okunan Gazi Mahallesi’ni, Sarıgazi’yi, Dudullu’yu, 1 Mayıs Mahallesi’ni, Kayışdağı’nı bilir misiniz? Siz hâlâ İstanbul’u Taksim’den, Beşiktaş’tan, Kadıköy’den mi ibaret sanıyorsunuz? Cahillik diyeceğim ya, kızdırmayayım kimseyi durduk yere...

Şehrinize ölülerimizi gömmeye geldik. Ölülerimiz için mezar arıyoruz. Şu dünya üzerinde ölülerimizi kabul edecek dost bir ülke yok mu? Tek dostumuz öfkemiz mi?

Romandan öğreniyoruz; İstanbul’u duvarla çevreliyorlarmış. Çünkü İstanbul “korunması” gereken şehirlerin başında geliyormuş hükümete göre. Geç kalmışlar ama. Neyse ki… Duvarların ardına hapsedilmiş bir şehirde yaşanır mı? Surları yıkılmış bir şehri çevreleyecek hangi duvarlar şehrin birbirine bağlı ve birbirinden habersiz hayatlarını hapsedebilir?

Gökçe Bilgin

Distopik olanı-olmayanı, bütün diktatörlerin ve diktatör heveslilerinin en “parlak” projesi, nedense ülkelerini duvarlarla çevrelemek oluyor hep. Tuhaf...

Nedense aklıma geldi duvar deyince: Çin Seddi ve ABD-Meksika sınırına örülen duvarlardan sonra dünyanın en uzun üçüncü duvarını sayın devletimiz Suriye sınırına ördü; 837 kilometre. İran ve Irak sınırlarına da örmek lazım o duvarlardan diye düşünmüşlerdir muhakkak, ama işte oralarda vakt-i zamanında Büyük İskender’e bile geçit vermemiş dağlar var. Dağlar neyse de, o kart-kurt-kürt dağlılar yok mu...

Dünya İstanbul’dan ibaret değil. İstanbul sadece bu ülkedeki bir şehir. Epeyce kalabalık bir şehir olsa da dünyadan küçük.

Köprülerin altından sular akar, zaman akar, hayatlar akar ama bazı şeyler değişmez hiç. Değişmez mi hiç? Hırsızlık, arsızlık, mafyacılık, uyuşturucu; velhasıl adli operasyonlarda durum nedir, doğrusu bilmiyorum ama “siyasi” operasyonlarda polis kapınızı sabaha karşı bir vakitte çalar hep. “Siyasi operasyon” dediğim, “yasadışı bölücü, yıkıcı örgüt” mevzuları; “terör” ve “terörist” faaliyetlerle suçlanmak yani. Gerçi bu tanımlamanın kapsamı son yıllarda çok genişledi; eskiden bilirdik kim “terörist” kim değil; şimdilerde en olmadık hallerde dahi bununla suçlanabiliyorsunuz; bir “ayrıcalığı” filan kalmadı yani “terörist” olmanın. Romanın adı bende doğrudan bunu çağrıştırdı; sabaha karşı bir vakitte kırarcasına kapının çalınması...

05.45, gecenin sonu ve az sonra başlayacak yeni günün ilk saatlerini simgeleyen bir saat. Kapınızın o saatlerde çalınmasını ya da kırarak açılmasını değil de, yazarın bir soruya cevaben söylediğine göre, “Karakterim için bu saat, karanlıkla aydınlığın birbirinden ayrıldığı bir zaman. Her yerde 05.45’te güneş doğmaz ama onun için bu, yeni bir tür yaratma zamanı”.

Karakter, Nevin bir kadın ve aynı zamanda seri katil. Bu özellikleri bir arada göreceğimiz başka bir örnek olduğunu sanmıyorum; yok. Nevin’in “yarattığı” tür ise, kurbanlarından parçalarla oluşturduğu bir robot ve adı da var: Murat.

Nevin ile Murat’ın “röportaj” tekniğiyle kaleme alınmış, dile gelmiş diyaloglarının tanığı, İstanbul ve okur olarak da siz oluyorsunuz. Hesaplaşma, yüzleşme, umut, umutsuzluk, kaçış ve iç dünyanızda yankılanan sorular, çağrışımlar, zihninize, göğüs kafesinize gizlenmiş kalbinize çarpan distopya gerçekleri...

Kolumdaki saate baktım. 05.45. Duvardaki saate baktım. 05.45. Masanın üzerinde duran saate baktım. 05.45. Pencereden kafamı uzattım, sokağa baktım. Meydandaki saati görecekmişim gibi sokağın içine doğru uzattıkça uzattım kafamı. Dışarısı nemli ve sessizdi. Aynıdır, dedim. Şimdi tüm saatler aynı zamanı gösterdiğine göre başlayabilirsin artık, dedim. Her yerde tam bu saatte günün aydınlandığını kabul edersen söylediklerimi daha kolay anlarsın.

 
 
 


Bilimkurgu, distopya, politika, şehir, seri katil, robot... Bu özellikleri birbirine galebe çalmadan bir araya getiren bir roman, 05.45 İstanbul. Kolay değil. Zoru başarmış ve Türkçe edebiyatta yeni bir mecranın önünü açmış olmak takdiri hak ediyor. “Masallar dinlemeye gelmiş olmak” da okur olarak bizim payımız ve payemiz.