Yaşama Övgü, cesur kadın Gisèle Pelicot’un hikâyesini anlatıyor: Utanç yer değiştirmeli. Yıllarca mağdurların omuzlarına bırakılan o ağır yük asıl sahiplerine, yani suçlulara geri dönmeli.
Bazı hikâyeler yalnızca bir insanın hayatını değil, bir toplumun kendine bakma biçimini de değiştirir. Pelicot’nun yaşadıkları ve sonrasında başlayan dava süreci tam olarak böyle bir kırılma yarattı. Yıllar boyunca kimsenin fark etmediği, bir evin duvarları içinde saklı kalan korkunç bir gerçeğin ortaya çıkması, yalnızca Fransa’da değil dünyanın pek çok yerinde derin bir sarsıntı yarattı. Çünkü bu dava sıradan görünen hayatların içinde nasıl karanlık bir gerçek saklanabileceğini gösterdi.
Mahkeme sürecinde ortaya çıkan gerçekler insanın güven duygusunu kökünden sarsacak türdendi. Pelicot’nun eski eşi Dominique Pelicot, yıllar boyunca eşini ilaçlarla uyutarak saldırılara zemin hazırladığını ve başkalarını da buna dahil ettiğini kabul etti. Bu süreçte onlarca erkek yargılandı ve ağır cezalar aldı. Mahkeme sonunda Dominique Pelicot 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı; diğer sanıklar ise üç yıldan on beş yıla kadar değişen cezalar aldı.
Ancak bu davayı sıradan bir dava olmaktan çıkaran şey yalnızca suçun büyüklüğü değildi. Pelicot’nun aldığı karar her şeyi değiştirdi: O anonim kalmayı reddetti. Çoğu zaman mağdurların korunması için kapalı yürütülen davaların aksine, duruşmaların açık olmasını istedi. Çünkü onun sözleriyle, “utanç yanlış yerde duruyordu”. Ve bu yanlış yerin değişmesi gerekiyordu. Duruşmanın ilk gününde söylediği cümle bugün hâlâ dünyanın pek çok yerinde yankılanıyor: “Utanç suçlulara ait olmalı.”
Bu tavır yalnızca kişisel bir cesaret örneği değil, aynı zamanda toplumsal bir çağrıydı. Mahkeme salonunun kapıları açıldığında, aslında bir toplumun kendi gerçekleriyle yüzleşmesinin de kapıları açıldı. Kadın örgütleri, aktivistler ve sıradan insanlar günlerce adliye önünde toplandı; birçok kişi Pelicot’nun kararlılığını bir dönüm noktası olarak gördü. Çünkü bu dava cinsel şiddet ve “rıza” kavramı üzerine yeniden düşünülmesine yol açtı.
Edebiyatın bu hikâyeyle kurduğu bağ da tam burada başlıyor. Yaşananların yalnızca haber metinlerinde kalmamasını, bir anlatıya dönüşmesini, okurun olayın duygusal ve insani boyutunu daha derinden kavramasını sağlıyor. Pelicot’nun hikâyesi yalnızca yaşanan dehşetin değil, aynı zamanda direncin ve yeniden ayağa kalkmanın da anlatısı haline geliyor. Bir kadının kırılganlığı ile gücünün aynı anda var olabileceğini gösteren bir anlatı.
Bu hikâyede insanı en çok etkileyen şeylerden biri, yaşananların ardından bile nefretin her şeyi belirlemesine izin verilmemesi. Böylesine büyük bir ihanetin ve travmanın ardından bile insanlara dair umudu bütünüyle kaybetmemek kolay değildir. Ama Pelicot’nun sözlerinde sık sık hissedilen şey tam da budur: Hayatın yeniden kurulabileceğine dair inanç.
Sevgiyle yaşayan ve her zaman yalnızca mutlu bir aile isteyen bir kadının hikâyesidir bu. Bir zamanlar huzurlu görünen bir hayatın nasıl bir anda parçalandığını anlatır. Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen bir evin içinde, kimsenin tahmin edemeyeceği bir karanlığın var olabileceğini gösterir. Bu yönüyle anlatı yalnızca bir bireyin yaşadıklarını değil; güven, aile ve kırılganlık kavramlarını da yeniden düşündürür.
Mahkeme sürecinde ortaya çıkan görüntüler ve ifadeler birçok insan için sarsıcıydı. Pelicot’nun yıllarca ne yaşadığını anlamak, hatta bunu tahayyül etmek bile zor. Ama belki de tam bu nedenle onun konuşması, anlatması ve saklanmamayı seçmesi bu kadar önemli. Çünkü bu, sessizliğin kırıldığı bir andır.
Edebiyat tam da böyle anlarda devreye girer. Bir hikâye yalnızca anlatılan olaydan ibaret değildir; aynı zamanda okurun iç dünyasında açtığı kapılarla anlam kazanır. Pelicot’nun hikâyesi de bu açıdan bir tanıklık metni gibi okunabilir. Okur yalnızca bir davayı öğrenmez; aynı zamanda insanın dayanma gücünü, adalet arayışını ve iyileşme ihtimalini düşünmeye başlar.
Bu anlatının Türkçeye kazandırılması da bu yüzden kıymetlidir. Bir metnin başka bir dilde yeniden hayat bulması onun etkisini genişletir. Bu süreçte emeği geçen editör Saadet Özen ve çevirmen Ebru Erbaş başta olmak üzere, katkı sunan herkes bu hikâyenin daha fazla okura ulaşmasını sağlıyor. Böylece bir ülkede yaşanan bir gerçek, başka bir yerde de düşünülmeye başlıyor.
Belki de bu hikâyenin en güçlü tarafı, insanın ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar dayanıklı olabileceğini göstermesi. Büyük ama bir o kadar narin bir kadın portresi beliriyor karşımızda. Yaşadığı gölgelerden kaçmadan, onları görünür kılarak ayakta durmaya çalışan bir insan.
Ve belki de bu yüzden bu anlatı yalnızca geçmişe ait değil. Aynı zamanda geleceğe dair bir umut taşıyor. Yürekten dilenen şey şu: Yaşadığı travmalara rağmen çocuklarıyla birlikte hayatını yeniden kurabilmesi. Birbirlerine daha da kenetlenerek yeni bir başlangıç yapabilmeleri.
Çünkü bazen bir hikâyenin gerçek gücü anlatıldığı anda değil, o anlatının başka hayatlara dokunduğu anda ortaya çıkar. Ve bazen bir cümle, uzun bir sessizliğin ardından dünyayı biraz olsun değiştirebilir. Utanç yer değiştirdiğinde adaletin dili de değişmeye başlar.