Wiesław Myśliwski için şahsi bir portre denemesi
“Myśliwski’nin antropolojisinde insan okuyan veya dinleyen değil, anlatan varlıktır. Bir Myśliwski kişisinin anlatılanı dinlerken bile en önem verdiği şey, sıranın ona ne zaman geleceğidir.”
Wiesław Myśliwski
Wiesław Myśliwski’nin geçtiğimiz günlerde doksan dördüncü doğum gününden henüz birkaç gün geçmişken ölümüyle Polonya edebiyatında bir devir kapanmış oldu.
Myśliwski yarım asırı aşkın bir süre edebiyatta varlık gösterdi, uzun sayılabilecek aralıklarla yedi roman yazdı, yeni çıkan her romanı Polonya’da büyük bir olay olarak görüldü.
Roman kahramanları genellikle Leh köylüleridir, olaylar kırsal bölgelerde geçer. Eleştirmenler tarafından ülkesinin köy edebiyatının büyük ustası sayılır. Tarihsel dönüşümlerin yaşandığı sıralarda kırsal kimliğe ve onun sakinlerine eğilir. Myśliwski’deki kırsal kültür, insan varoluşunun ebedi değerlerinin ve bireyin kaderini şekillendirmesine katkıda bulunan evrensel kuvvetlerin vücut bulmuş halidir.
Ölüm haberini işime kısa bir ara verdiğim sırada almıştım. Ünlü isimlerin, hele bir de uzun yaşayıp dünyaya doymuş insanlarsa bunlar, öbür dünyaya intikal ettiklerine dair haberlere çok aldırmam. Sevenlerinin ve ne kadar çok sevdiğini kanıtlamak isteyenlerin sosyal medyada “çok üzgünüz”, “bizi yalnız bıraktın üstad” gibi yorumlarla paylaştıkları patos yüklü gönderilerin toplu bir gürültüyle oluşturduğu parasosyal yas evinden sıkılırım, oralardan uzak durmaya çaba gösteririm. Eserleriyle tanıdığımız bu kıymetli insanların cenazelerini sanki onların çok yakınıymışız, son sularını biz vermişiz gibi sahiplenmemiz, sanatseverler topluluğunun en samimiyetsiz tavırlarından biri gibi gelir bana. Halbuki insanı en çok üzebilecek şey, o çok keyif aldığımız eserlerin yenilerinin artık gelmeyeceğinin kabulü olabilir. Sanattan gelen, sanat eserine yönelik bir duygu olmalıdır bu. En fazla. En fazla diyorum çünkü yazarlık mesleğinin artık ortadan kalktığı, edebiyatın dünyanın yüzünden kazındığı ve artık hiç kimsenin yazı yazmayacağı gibi bir felaket haberi kulağıma çalınsa bunun bende yaratacağı en büyük etkinin alelade bir düş kırıklığı olacağını tahmin ediyorum. Dünyanın, tatlısı ve ekşisi çok dengeli bir meyveyle, yağmurdan sonra kırda çıkılmış bir gezintiyle veya bir dosta duyulan sevgiyle de çok güzel ve katlanılabilir bir yer olacağını biliyorum, bilmeliyim.
Ne var ki işime döndükten sonra bile Myśliwski’nin ölüm haberinin bende bıraktığı tesiri üzerimden atamadım, insanlarla arada bir boşluğa hafifçe dalarak konuştum, zihnim tek doğrultuya toparlayamadığım kanallara akıp durdu. Eve döndüğümde Türkçe çevirisi Neşe Taluy Yüce tarafından yapılmış üç romanıyla diğer romanlarının orijinallerini alıp koltuğa gömüldüm ve kitapları karıştırmaya başladım. Uzun süredir onun ülkesinde yaşadığım halde tanışmak girişiminde bile bulunmadığım bir adam ölmüştü ve ben buna hakikaten üzülüyordum.
Saatler geçmiş olmalı, ölümüne duyduğum üzüntüyle elini sıkıp ona teşekkür etmemiş olmamın verdiği pişmanlık bir olmuş, sıkıntımı büyütüyordu. Çok uzun süredir görüşmediğim biri bu hayattan uçup gitmiş gibiydi. Oysa daha fazla yazmasa da olurdu, yazdığı yedi romanı dönüp tekrar tekrar okuyabilirdim, bu bana yeterdi. Ama üzüntüm sahiciydi. Bir yakınlık hissiydi kederimi katlayan, onun yok olmasına mani olan.
Wiesław Myśliwski. Fotoğraf: Włodzimierz Wasyluk /Forum
Okulunu bitirmiş, birkaç işte çalışmış genç bir adam olarak Myśliwski’nin dilini hiç bilmediğim, kültürüne dairse çok az şey bildiğim memleketinde yaşamaya başladığım zaman aslında ikinci çocukluğuma adım atmıştım. Ayakta durmayı ve konuşmayı henüz öğrenmekte olan bir çocuk gibi dile, sosyal kodlara yabancı olmanın beni erken gelişim evrelerine benzer davranışlara geri götürdüğünü şimdi bakınca daha iyi görüyorum. Yabancı bir dili yetişkin yaşlarda öğrenmeye kalkışanlarda doğal olarak bu yeni dilde kendini daha aptal, daha basit hissetme eğilimi görülür. Kısıtlanan şey aslında düşünce kapasitesi değil, ifade gücüdür. Her ne kadar doğal da olsa ve patolojik olmaktan uzak da olsa bu durum insanda bir nevi benlik küçülmesine yol açar. Dil mefhumunun başlı başına her şey olmasa da birçok şey olması sebebiyle dilsel çocuklaşma kaçınılmaz zorluklara yol açar. Günlük hayatta otomatik yapılan her şey habitusun çöküşe geçmesiyle beraber zorlu birer maceraya dönüşür. Şimdi elimde Myśliwski kitaplarıyla, çok uzun zaman önce fırından ekmek almaya gittiğim sırada “İki ekmek alabilir miyim lütfen?” gibi basit bir cümlenin Lehçesini defalarca tekrar edişimi hatırlayınca bile hafif bir paniğe kapılıyorum. İkinci çocukluğum dediğim zamanlarda kalmış o sürekli yanlış yapma ihtimalinin zayıf ateşi bile beni irkiltmeye yetiyor. İşte o zamanlar Myśliwski benim Polonya edebiyatından okuduğum ilk yazarlardan biri olmuştu ve birinin koskoca bir kültürün kapısında durup saf ve düşünceli bakışlarıyla beni içeri davet ettiğini ilk kez o zaman, onunla hissetmiştim. Onun ölümü bana çocukluğumun son bulduğunu hatırlatmıştı, üzüntüm bundandı. Taş Taş Üstünde’yi elime aldım ve okuduğum en iyi girişlerden olan o birkaç cümleyi kim bilir kaçıncı kez yeniden okudum:
Mezar yaptırmak… Söylemesi kolay. Yaptırmayan, böyle bir mezarın kaça mal olduğunu bilmez. Neredeyse bir ev parası. Gerçi mezar dediğine de bir tür ev diyorlar, ama öbür dünyanın evi, o başka. Ebediyet için olsun olmasın, insan, benim diyeceği bir köşeye sahip olmalı.
Daha ilk birkaç cümleden romanın kahramanının kim olduğunu, daha da önemlisi kim olmadığını anlıyoruz. Kuvveti benim için burada saklı. Roman, kahramanı Szymek’in sohbeti andıran, boyuna yolundan sapan monologundan oluşuyor. Szymek çabuk parlayan, heyecanlı bir adam, zamanında partizanlık, berberlik, polislik, memurluk yapmış ve bir kazadan sonra ölüm, hayatın anlamı gibi derin meselelere dalınca bir aile mezarlığı inşa etmeye karar vermiş. Mezar dikme isteğinin ardında yatanın aslında bir şeyler anlatma isteği olduğu gözden kaçmıyor. Hikâyelerini capcanlı bir dille ve keskin bir zekâyla anlatıyor Szymek, felsefi meselelere de dalmaktan çekinmiyor, bunu da halk bilgeliğinden gelen o tazelik ve basitlikle yapıyor. Köyde tırpanın sapına bir halka takmayı akıl eden ilk kişinin dedesi olduğunu, bunu da savaş sırasında bir yerlerde gördüğünü anlattığı kısım şöyle devam ediyor:
Bunu düşünmekte ne var. Bir parça meşe çubuk, ucuna iki delik aç, herkes bunu düşünebilir. Zaten düşünülmesi gerekmeyen şeyler vardır, hani hep olan şeyler. Atın kamçısı gibi. At koşmak istemezse şaklatırsın bir tane. Bu kesinlikle atla beraber olmuş bir şeydir. Ya da evin damı, arabanın tekerleği, pabucun tabanı da öyle.
Türkçeye çevrilmiş bir diğer romanı Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez’in kahramanı ve anlatıcısı ise bekçiliğini yaptığı yazlık yerdeki kulübelere sezon dışı bir zamanda ondan fasulye satın almaya gelmiş, kimliğini bilmediğimiz misafire hikâyelerini anlatırken aslında bizimle konuşur:
Fasulye almaya mı geldiniz? Bana, öyle mi? Ne de olsa her dükkânda fasulye bulmak mümkün. Neyse, madem geldiniz buyurun. Köpekten korkar mısınız? Korkmayın. Sadece sizi koklarlar. İlk geleni koklamak gerekir değil mi ya? Benim iyiliğim için. Yok, ben öğretmedim. İçlerinden böyle geliyor. Köpek de insan gibi, anlaşılmaz bir varlıktır. Köpeğiniz var mı acaba? Mutlaka bir tane alın. Köpekten çok şey öğrenirsiniz. Tamam, otur Reks, otur Pati. Yeter.
Türkçeye en son çevrilen romanı İğne Deliği’nin anlatıcıları ise yazarın ilk gençlik yıllarını geçirdiği Sandomierz adlı kentte, romana adını veren İğne Deliği (Ucho İgielne) adlı, hemen önünde çok basamaklı bir merdivenin olduğu Dominikan kapısının önünde karşılaşan biri yaşlı, diğeri genç iki kişidir – aslında aynı hayatın iki ayrı zamandaki halleridir bu iki kişi. Bu tuhaf karşılaşma boyunca yaşlı adam, geçmişine doğru açılan daracık, iğne deliği gibi bir kapıdan geçer gibi genç haliyle konuşur, genç adam ise henüz onu bekleyen hayatın eşiğinde bu anlatıyı dinleyerek sırasının gelmesini bekler. Sesleri birbirine karışan anlatıcılar aslında bize dallı budaklı olsa da yekpare bir hikâyeyi anlatmakla kalmaz, farklı şahsiyet halleriyle beraber zamanın da iç içe geçtiği bir varoluşu sözcüklerle somutlaştırmış olur.
Onu beklenmedik bir biçimde beklemiştim. İçimi bir titreme sarmıştı, büzüşmüştüm, o anda ne burada ne de başka bir yerde olmak isterdim. İlk basamağı bastonuyla yokladı ve güvensiz bir biçimde bir ayağını basamağa koydu, sonra diğerini de koymaya cesaret etti. Aynı zorlukla, bir sonraki ve ondan sonraki basamakları da indi. Beceriksiz ama inatçı diye düşündüm. Neden ihtiyarlar inatçı olurlar ki, kendilerinden sonra yaşayacak olanları affetmeyecekleri için mi?
Myśliwski’nin edebi gücünün ardında yatan şey edebiyata antropolojinin bir parçası gibi davranması olabilir. Edebiyatı kullanarak bütün bir insanlık deneyimine ışık tutmaya yeltenmiş ve ortaya taklit edilmesi çok zor bir üslup ve yapı çıkarmayı bilmiş. Myśliwski’nin eserlerinden herhangi birini okuyup onun ve kahramanlarının anlattıklarına etraflıca düşünmeye zaman ayıran okurun söz, bellek ve gerçeklik kavramlarına kafasını yazarla beraber takması işten bile değildir.
Doğru, Myśliwski’nin eserleri yazılıdır, kâğıda basılı ürünlerdir. Bununla beraber insanda bir konuşmaya kulak verdiği hissi uyandırır. Edebi terminolojideki öyküyü veya romanı değil, basbayağı yaşamın içine doğmuş ve orada boy atmış hikâye denen şeyi kanlı canlı okuma imkânı verir bize yazar. Bu üslubun elbette ki çağımız düzyazı eserleri içinde başka örnekleri var. Ben de şahsen mektup, günlük veya uydurma buluntu eser tarzıyla yazılmış kurgu eserler okumayı çok severim. Myśliwski’yi bunlardan ayıran onun bir sözlü roman ustası olmasıdır. Onun kendi sesinin yanında anlatıcılarının sesini de capcanlı duyarız. Söz, onun eserlerinde yazıyı aşar. Bunun sebebi sonradan şehre göçmüş bir köylü çocuğu olarak sözü halktan, yazıyı eğitimle öğrenmesi olabilir ama bu da yetmez – bütün köylülerden muhteşem birer yazar çıkmasını bekleyemeyiz elbette. Muhteşem bir dinleyici ve üretici olması da kalemine yansır. Dinlediğim bir röportajında Polonya’daki sıkıyönetim sırasında kuyruklarda çok beklediğini ve o sırada uzun uzadıya dinlediği insanların –ekserisi kadın– içlerini hiç beklenmedik biçimde büyük bir samimiyetle döktüklerini söylemişti. Romanlarının anlatıcılarında da bu samimiyet vardır. Anlatı bir çizgi üzerinde ilerleyen olaylar dizisi halinde ilerlemez, böyle aktığı zamanlarda bile bu çizgi belirsizdir. Hiç bitimi yokmuş gibi görünen hikayeler anlatan yazar, bıraksalar nefesi tükenene dek konuşmayı sürdürecekmiş gibidir. Myśliwski’nin antropolojisinde insan okuyan veya dinleyen değil, anlatan varlıktır. Bir Myśliwski kişisinin anlatılanı dinlerken bile en önem verdiği şey, sıranın ona ne zaman geleceğidir. Söze ve anlatıya bu denli önem veren bir yazarın eserlerinin keskin hatlı birer sonunun olmasını beklemek de bu yüzden doğru olmaz. Onun anlatısı menderesler çizer, dolambaçlıdır. O dolambaçlı nehrin üzerinde akıntıya kapılan okur nehir yatağının nerelerde kıvrımlandığını anlayamaz çoğu kez ve roman, son bulduğunda bile bir o kadar daha olsa yine kendini okutacakmış hissi verir.
Bu yüzden Myśliwski’nin romanları bellek kavramının ta kendisinin bir kitaba sığdırılmış halini anıştırır. Bellek Myśliwski’de bir kayıt cihazı değildir, her şeyin sınıflandırıldığı ve alfabetik ya da tarihe dayalı bir sıraya göre dizildiği bir arşiv odasına da benzemez. Fragmanlardan oluşan ve rastgele parçaları dağınık bir biçimde köşe bucağa fırlamış, doğal bir haldedir. İnsan yaşantısından geçmiş meseleler anlatılır durur, bu olaylar birbiri üstüne biner, iç içe geçer, ayrılıp birleşir. Geçmişin gizlerini hatırlamanın ve bu hatıraların ne kadarının doğru ne kadarının yalan olduğunu bilmenin hiçbir önemi yoktur. Anlatıcıların çok samimi ve dürüst görünürken ara sıra o en önemli, her şeyin ardında yatan saf gerçeği saklıyor gibi göründükleri de olur ama bu da pek bir önem arz etmez. Güvenilir veya güvenilmez bir anlatıcının varlığı onun eserlerinde hayati bir mesele değildir. Hayati olan asıl şey bütün bu gerçeğin ve yalanın dolanın nasıl anlatıldığıdır. Belleğin neyi ifşa ettiği, neyi sakladığı veya bütün çabasına rağmen ortaya çıkaramadığı yazarı ilgilendirmez, bunu nasıl yapıp yapmadığıdır önemli olan. Romanın belleğine giren okur da gerçekliği kafasına takmanın ne kadar beyhude olacağını çok geçmeden kavrar.
Krzysztof
Gieraltowski/ Forum
Myśliwski her ne kadar köy romancısı olarak anılsa da onun bu türe kattığı en büyük yenilik köyü ve kırsal alanı birbirine benzeyen, belli geleneklere bağlı yaşayan insanlar toplamından ziyade her biri diğerinden çok farklı bireylerden oluşan bir ortam olarak ele almasıdır. Burada da düşünen insanın bin yıllardır üzerine kafa yorduğu gerçeklik mevzusu çıkıyor sahneye. Gerçeklik, Myśliwski’de sürekli karşımıza çıkan bir mevzu olsa da aslında peşinden koşulması anlamsız bir şey gibi görünür. Onun yansıttığı dünya, her insanın içindeki apayrı dünyalardan ibarettir. Her insan ayrı bir gerçekliktir ve bu gerçekliklerin hepsi hakikidir. Tekil bireyin gerçekliği de yekpare bir bütünden ibaret değildir, çoğuldur. Onun karakterleri etraflarına bambaşka gözlerle bakarlar ve o bakışların her biri bambaşka bir gerçekliği görür ve görünen her gerçeklik başlı başına bir dünyadır. Doğal olarak bir dünya değişince bütün dünya değişmiş olur.
İnsanın en zor zamanlarında en çok ihtiyaç duyduğu şey olan umut, edebiyatı sevmemizin en büyük nedenlerinden biri belki de. Bize umut veren romanları seviyoruz, kapkaranlık bir dünya yaratan bir kitabı kapattığımızda bile yaşamın devam ettiğini bilmemiz ruhumuza sıcak ışığını salmaya yetebiliyor. Bir yazardan insanlara umut aşılamasını istemek ona büyük bir sorumluluk yüklemek olur; yine de Myśliwski’nin okurundan umudu asla esirgemediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Savaş sonrası eski bir köşkten geriye bir tarlanın ortasında tek başına kalakalan kapıda, Naziler tarafından kurşuna dizilmeye götürüldüğü sırada ormanda mantar görünce sevinen köylüde bile görebiliyoruz bu umudu. Bunlar bizim önünde iftiharla duracağımız kapılarımız, bizim çocuklarımızın toplayacağı mantarlardır.
Uzun sayılacak ömrüne muazzam eserler sığdıran Wiesław Myśliwski’nin eserlerinin daha çok insan tarafından okunmasını, çevirisi henüz yapılmamış kitaplarının da bir gün Türkçeye kazandırılmasını dilerim.