Romancı Gökhan Tok’un dördüncü kıpkısa kitabı taze geldi: Büyük Asya Seferi. Bir önceki kitabı da okumuştum: Cehennemde Bir Ev…
Gökhan Tok, bizi Büyük Asya Seferi’ne çıkarıyor. Cümlelerin gücü aramızdaki kilometreleri kapatıyor. Uzun bir seferden dönüp, kısa kısa anlatılan öyküler bütünü elimizdeki kitap. Kibrit çakımı kadar süren öyküler bunlar. Absürt ve gerçeküstü durumlar yaratmış Tok. Fantastik öyküler, masalımsı öyküler, cinler…
Yazarı tarafından sessizleştirilmiş, epey yontulmuş öykülere kıpkısa öyküler diyorum. Zekâ dolu, anlık duyumsayışlar barındırıyor. Gözlerinizle okuduğunuz, kulaklarınızla duyduğunuz... Işıklı ve karanlık yönleri aynı anda verebiliyor. Bütün öykülerin toplamı kalabalık karakterli bir uzun öykü gibi.
Öykülerin tümünü okuduğunuzda yazarın bir söyleminin ve biçeminin olduğu net bir şekilde görülüyor. Teker teker de güzeller, ama tamamını okuyunca bir bütünlük hissi yaratıyor. Bizim edebiyatımızda öykünün içine her şeyi tıkıştırma eğilimi var. İster istemez tık nefes oluyor ortaya çıkanlar. Bu kitapta fazlalıklar atılmış…
Öyle, kendisi kadar öyküler. Kısa menzilde çok etkili. Kendi zamanları kadar sürüyor her biri. Öykülerin kendi zamanına inanın, yanıltmayacaktır sizi. Kendine özgü bir estetiği var Tok’un. Öyküler yan yana durduğunda bir peteği andırıyor adeta. Göz göz, petek petek, oda oda…
Kısacık öykülerde bile çok iyi betimlemeler var. Bu da kısa öyküyü yoğun atmosferli hale getirmiş. Bazılarını tekrar tekrar okuyacağınıza eminim. Üç beş kalem darbesiyle şahane portreler çizen usta çizerler gibi Tok’un karakterleri. Yer yer fantastik ve gerçeküstü kurgular. Bütün kıpkısa öykülerde bu kurguları yakalamak ustalık ister.
Aforizma gibi cümleler de var. Örneğin: “Kötülük karşımıza her zaman en sevdiğimiz şeyin kılığında çıkar” diyor. “Ağlayacak bir şey kalmadı.” diyor, “İyi Dostum Benjamin”de…
Sıradan, küçük insanların anlık öyküleri. Sefer büyük ama insan küçük… Bazı öyküler doğuştan kısadır. Bu kitaptakiler de öyle. Bazıları uzatılabilir mi diye sordum kendime ama yazarı böyle istemiş. Yani kısa kesmemiş, öyküler kısa gelmiş.
Basit gibi görünen konular çoğunun finalinde ayva gibi boğazınıza oturuyor. Sök bakalım şimdi bu ayvayı sökebilirsen.
Diyaloglar yerli yerinde. Okuyucuyu boğmadan, sıkmadan kendine davet ediyor sessizce. Kendinin olanı bize sunuyor. Bir iç sesi var. Sanki okumuyorsunuz da dinliyormuş gibisiniz. Farkındalıkları yüksek ve hâlâ şaşırabilen karakterler çizmiş yazarımız. Türün bütün özelliklerini taşıyor bu kitaptaki öyküler.
Oyuncu bir yazar Gökhan Tok. Her öyküde bir oyun yaratıyor ve devamını size bırakıyor. İster devam edin ister etmeyin, size kalmış. Okumaya durduğunuzda, açık etmek yerine sezinletiyor. Çok tutumlu bir yazar, öte yandan öyküler okundukça çoğalıyor.
Bu sayfalardan yayılan öykülerin bazıları uzun süre aklınızda kalacak. Fantastik olmasına rağmen bir ayağı hep burada, bize dokunuyor. Arkasından atlı koşturuyormuşcasına yazılmamışlar. Telaşlı değiller. Sakin, dingin metinler. Açık etmek değil de gizlemek için yazılmışlar sanki. Oburca yazılmış değiller, daha çok oruç ağızla yazılmış gibiler. Az kelime, az cümle, sıkı kurgu. Formül bu.
Kısa yazmak kolay gibi görünse de aslında epey zordur. Yazarın kafasındaki binlerce cümleden feragat etmesi gerekir. Hiçbir öykü diğerinden rol çalmıyor. Dingin bir şekilde fantastik öyküler akıyor yatağında. Farklı öyküler ama dil bütünlüğü var hepsinde. Mahcup, kırılgan karakterler var.
Bazı öyküler okuru düğümleyip, okuduğu yere mıhlıyor. Bazı öyküler “deja vu” etkisi yaratıyor. Yıllarını edebiyata vermiş bir yazarın damıtılmış hali... Çok duyarlı, dokunaklı anları bir araya getirmiş..
Şu da var; Gökhan Tok kim bilir neleri dışarıda bıraktı da bunları bizimle paylaştı, sormak gerekir diye düşünüyorum. Büyük Asya Seferi’nin bütününün kendine has bir atmosferi ve ruhu var. Az şey değil. Bu öyküler demeti hiç solmasın. Yazarımızın yelkenleri hep rüzgâr dolu olsun…